Pazartesi, Kasım 29, 2010

bu ingiliz çocukları pek asi canım



İngiliz hükümetinin burslarda kesinti ve harçlara zam yapması sonucu Trafalgar Sq ne hale gelmiş bakalım. Aferim çocuklar, bizim İTÜ'lüler de işte bi laf edip 1,5 yıl hapis cezasına çarptırılıyorlar falan.

Onlar da bizi görebiliyor mu?







Olaf Breuning, New York'ta yaşayan İsveçli bir fotoğrafçı. Sitesini ziyaret edin ve en az fotoğrafları kadar başarılı enstalasyonlarını da görün. Adamın bütün işleri komik, neşeli, kafa açıcı. Sevdim.

Çarşamba, Kasım 17, 2010

başımızı sokacak bi yurt olsa

Eskiden 18 yaşını doldurunca pılını pırtısını toplayıp evden ayrılan Fransız gençleri, şimdilerde ekonomik kriz nedeniyle yaşı kaç olursa olsun aile yanında kalmaya devam ediyor. Hal mecburiyetten böyle olunca, onlar da "madem eve çıkmaya bütçemiz yetmiyor, daha fazla öğrenci yurdu istiyoruz" diyerek bir kampanya başlatmışlar. Bu da kampanyanın afişi:

Çarşamba, Kasım 10, 2010

everybody could make ads

McCann Erickson; The perfect advertising = Sex + Kids + Animal derken kime ne göndermede bulunmuş, hedef kitle kimdir, mesaj kimlere gidiyor çok açık olmamakla birlikte güzel bir viral hazırlamış. İster müşteri, ister diğer reklam ajansları olsun herkes alacağını almıştır sanırım.





Cumartesi, Ekim 30, 2010

Diego'ya...



Senden ne zaman vazgeçtim?

Bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim.

Kötü günümde yanımda olmadığın zaman vazgeçtim.

Canın sıkıldığında benimle paylaşmadığını, kırılacak veya tedirgin olacak olsam bile düşüncelerini açıkça söylemediğini anladığım zaman vazgeçtim.

Gözlerime baktığında kalbinle bakmadığını ve bana hala söylemediğin şeyler olduğunu hissettiğimde vazgeçtim.

Her sabah benimle uyanmak istemediğini, geleceğimizin hiçbir yere gitmediğini anladığım zaman vazgeçtim.

Düşüncelerime ve değerlerime değer vermediğin için vazgeçtim.

Ağrılarımı dindirecek sıcak sevgiyi bana vermediğinde vazgeçtim.

Sadece kendi mutluluğunu ve geleceğini düşünerek beni hiçe saydığın için vazgeçtim.

Tablolarımda artık kendimi mutlu çizemediğim ve tek neden "sen" olduğun için vazgeçtim.

Bencil olduğun için vazgeçtim.

Bunlardan sadece bir tanesi senden vazgecmem için yeterli değildi, çünkü sevgim yüceydi.

Ama hepsini düşündüğümde senin benden çoktan vazgeçtiğini anladım.

Bu yüzden ben de senden vazgeçtim.

Frida Kahlo

Çarşamba, Eylül 01, 2010

işte festival: Burning Man!



Festival mi görmedik? Gördük, hem de nicelerini ama sorsanız en çok hangisine gitmek isterdin diye, işte cevabım bu. Üstelik Glasto'yu bile 2. sıraya yerleştiririm Burning Man için. ABD'nin Nevada eyaletinde Black Rock City çölünde yapılan gerçek bir kollektif festival. En merak ettiğim kısmı ise, festival sonunda Burning Man'in adına yakışır şekilde yakılması.



http://www.burningman.com/

Perşembe, Temmuz 29, 2010

Kürt sorunu beni yaşlandırdı



Toplumca derin, sancılı bir süreçten geçiyormuşuz. İnegöl ve Dörtyol'da yaşanan olaylar, Kürtlerin kurul kararıyla Ordu'da fındık toplamaya alınmaması, bir Türkün artık rahatça doğuya gidememesi gibi olaylar ülkenin bir iç savaşa doğru gittiğinin göstergeleriymiş. (Gerçi bizim beyaz Türkler ellerinde mojitolarıyla Diyarbakır'a turistik geziler düzenlemiyor muydu?) PKK'nın 30 yıldır silahla yapamadığını AKP "açılım"la bir yılda yapmış.

Bunların farkındayım zaten. Velhasıl her sabah ofiste çalışıyo gibi görünüp üç gazete okurum köşecileriyle beraber. Gel gör ki dostum ben yaşlandığımı hiç fark etmemiştim lan?

Bilen bilir, ben eskiden çok sıkı solcuydum. Lisedeyken 60 kişiyi Emirgan Korusu'nda toplayıp okulda devrim yapmayı vaad etmişliğim vardır. Etraftan geçen orman 31'cilerini de o akılla sivil polis zannedip topluluğa matematikten bahsederdim. Tehlike geçince bir dahaki toplantı için beden eğitimi dersinde 4-C sınıfında toplanmayı önermiştim. Ne de olsa solcu adam beden dersine katılmaz, boykot edebileceği en kolay derstir. Sonracıma, silah arkadaşım vardı bi tane. Bahçeden okula doğru bakar "Oğlum sallandırıcaz orak çekiçli bayraa müdürün odasından di mi lan?" derdik, sonra omuz atıp birbirimizi ajite ederdik. Dershane sınavlarından kaçıp (hatta bir keresinde solcu olduğuna emin olduğum bi hocadan izin de almıştım eyleme gitmek için)1 Mayıs ve 8 Mart'a gitmişliğim de vardır. Çok etkili bir öğrenci lideriydim sözün özü. Bence bütün örgütlerin bende ve müritlerimde gözü vardı.

Neyse, çok coşkulu günlerdi. Ben gençtim. "Ülkede iç savaş var" tespitlerim son tahlilde babamın ağzıma sıçmasıyla son bulurdu. "Kim sokuyo bu saçma sapan fikirleri kafanıza, yeni nesil nato kafa nato mermer" derdi.

Şimdi büyüdüm, Top Shop çıkışlarında Taksim'de bir eyleme denk gelirsem uğruyorum eski günlerin hatrına. O kadar... Ama bu akşam büyüdüğümü Kürt sorunuyla anladım. Babam, beni karşısına aldı. Sanki vasiyet bırakıyormuş gibi sitemkar bir ses tonuyla "Kızım, ülkede iç savaş var." dedi. Ben böyle bakakaldım. Saçmalama baba yaa, bizim ajansta bi tane Maho var, çok iyi çocuktur Batman'lı ama görsel çok şeker. Biz gayet iyi anlaşıyoruz" dedim. İşte örnekler saydı döktü önüme. Gittiği beyin cerrahı profesör bile "Bu sorun iç savaşsız çözülmez" diyormuş, ülke işte bu hale gelmiş. Uyanık olmalıymışım, Kürtler yoksa bizi öldürebilirmiş. "Yaa ama baba benim dedem, dolayısıyla sen, ordan ben de Kürt değil miyiz.." Höst, dilini bilmez, kültürünü bilmeyiz, hayatımızda oraları görmemişiz nerden Kürt oluyomuşuz, hem her sabah kalkınca yüzümüzü yıkarken "Lahavle ne mutlu Türküm diyene" diyormuşuz falan pişman etti söylediğime söyliceğime..

Son noktayı koymam zaten beni yerimden kaldırıp klavye başına geçirtti. Baba yaa ben lisedeyken, "ülkede iç savaş var" dediğimde "daha toysun" diyodun ama? Anladığım odur ki kişisel siyasi tahliller insanın yaşına göre değişiyor. Ben yaşlanıyorum, babam giderek delikanlı oluyor. Ne göz kenarı çizgilerim, ne evlenme ne de kariyer telaşım; bir Kürt sorunu yetti gerçeği suratıma çarpmaya.

Çarşamba, Temmuz 07, 2010

gözaltına alınmışım



sabah ofise gelirken köşedeki büfeden gazetemi aldım. öğleden sonra toplantı var, topuklu giymişim. bi yandan yürümeye çalışıyorum bi yandan yere kapaklanmadan başlıklara göz atmaya çalışıyorum; "İstanbul Utancı", "Sahtecilik" falan derken bi baktım ilk sayfada üçüncü manşetten benim imzamın haberini vermişler. imzam gözaltına alınmış. üstelik kendi gibi 160 bin arkadaşıyla birlikte...

hakikaten üzüldüm, içim buruldu. ben ilkokulda giydiğim asit kafalı tişörtü bile hala atamazken, bütün sevgililerimi evladım gibi sahiplenmişken imzamın... bire bir, her şeyiyle bana ait olan ve beni ve benim fikirlerimi temsil eden bu yegane varlığın gözaltında olması beni şaşırtmadı, öfkelendirmedi (zira alışığız) ama hüzünlendirdi.

hayır, bi suçu da yok çocukların. 160 bin imza bi araya gelmişler, "Akkuyu'da nükleer istemiyorum" "Türkiye nükleer istemiyor" demişler. Bu imzalar meclise ulaştırılmaya çalışılırken de yolda gözaltına alınıyorlar. Greenpeace'te Erhan, Hilal ve Yiğit var. Onları alın göz altına, allah alla benim imzamın ne işi var orda. üstelik ıslak bile değil.

ıslak imza demişken, ergenekon diye bir örgüt uydurup cahil tabanlarına bu ülkenin asker, yazar gibi vatanserver kişilerini terörist gibi göstermeye çalışan hükümet fena yan bastı. bir kere, dursun çiçek'in olduğu iddia edilen ıslak imzanın aynısı imza makinasıyla atıldı. savcınınki bile atıldı. sonra, Çiçek "askeri belge öyle değil, böyle hazırlanır" diyerek iddianameyi hazırlayanlara ne kadar cibilliyetsiz olduklarını bir kez daha gösterdi. sonra Taraf gazetesinin zikir babalarından,kocası CIA ajanı olduğu iddia edilen Yasemin Çongar Amerikan NPR radyosunda, şok şok şooook diye yayınladıkları "Balyoz Harekat Planı"nı kendilerine başbakan RTE'nin verdiğini itiraf etti.

şimdi kimse benim karşıma, "al kardeşim, bu senin imzan. serbest bıraktık" diye çıkmasın, fena bozarım.

Pazartesi, Haziran 28, 2010

Bakire misin G20 mi?





Gelişmiş 20 ülke patron temsilcilerinin sermayenin gidişatı ve küresel ekonomi üzerine kelam edecekleri G20 toplantıları fotolarda göreceğiniz üzere Toronto'da başladı. Gururlansam mı bilemedim, fakir devletleri çeşitli yaptırımlar ve sözde küresel ekonomik çözümlerle daha da fakirleştirecek bu gelişmiş 20 ülke arasındaymışız. Nasıl oluyor ben anlamadım, etrafımda ben dahil birçok insan kriz nedeniyle maaş alamazken, bindiğim her taksi şoföründen "öldük abla, battık, ben de taksiye girdim" lafını duyarken biz hangi ara geliştik, kaçırdım.

Bu sadece işin ekonomik boyutuna şaşkınlığım. Geçen gün Beşiktaş ışıklarda karşıdan karşıya geçerken az kalsın araba altında kalıcak olmasına aldırmadan gözleri şortuma takılı "kancık, her bi yanı açık" diyen bi teyzemiz var bizim. eminim her mahallede de var bundan. ben tabii iyi niyetli bi ülke evladı olarak, teyzenin bastonunu kafasına geçirmek yerine gülümsedim sadece. işte biz G2o'deyiz ya çok şaşkınım.

Öte yandan, biliyorum bu ekonomi toplantısı "ne alaka" diceksiniz ama fırsat buldum, giydirmem lazım zihniyetimize.. diyorum ki, bizim hastanelerimizde 6 yıl tıp okuyup kafanın içi yine tak tak bomboş kalan, kadın hastalarına hala "evli misin, bekar mısın" diye soran doktor bozuntuları var. hayır, gittim başhekime şikayet ettim, Levent Hastanesi, dur isim de vereyim. Dedim doktorunuz ne hakla bana evlilik cüzdanı sorar, hangi zihniyetle? dedi, "aaa hanfemdi, muayene için sormamız şart" lan laf mı anlamazsınız, o kadar kalın kalın kitapları o kalın kafanız nasıl aldı? biz de adam gibi doktorlar da var, kimsenin özel hayatını yargılamanın haddine düşmediğini bilen ve "bakire misin, kız mısın" gibi daha amaca yönelik sorular soran. tey allahım... derdimi anlattım ben aynen böyle, "aa haklısınız" dedi bu sefer. ama bence aman bu şirretle mi uğraşcam dedi başından savdı.

isyanım var ya.. iki yüzlü davramaya isyanım var benim. kardeşim dış borcun sumo güreşçisinin kıçı kadar olmuş, üretimi sıfır, vatandaşının pantolu var donu yok, en eğitimli doktorların bile alık, teyzelerin ekonomik sıkıntıdan yolda gördüğü açık kızlara sarmış hala ne işin var o G20'de. ben seni böyle de seviyorum zaten. ben buyum de, çekil köşene mutlu mesut beraber yaşayalım. o vakit o doktoru da teyzeyi de tayyibi de çekerim sineye.

Çarşamba, Haziran 23, 2010

Glasto, Sonisphere ve Vakit Gastesi



Sedatım, "1 saatte isimleri okuyabildim.. lanet bizde nie böle festivaller yok :S" demiş. böyle içimde bir sıkıntı, bir yandan yağmur yağar şimşek çakar; bi yandan Glasto yarın başlar, gönül ister gidemez, son bi yandan bize sunulan festivallere "daha düne kadar bi festivalin yoktu, idare etcen" dememiz dayatılır. eleştirirsin eli kolu bağlı sponsorlara, organizatörlere köstek olmuş olursun. "oh bu yaz da festivale doydum" diyemezsin. bi yandan Sonisphere festivali için yahudi güvenlikçiler kullanılıyo diye cihad çağrısı yapılır, bu festivale gidenler homo ve sapık olarak ilan edilir...

homo ve sapık. bugünkü haberde bu iki kelimeyi aynı cümlede kullanan gazeteci bozuntusunu beş VAKİT, domaltıp kıçını kırbaçlayasım var. zaten, bu yazarı Erdem tespit etmiş, fotoğrafta piksellenmiş, üsüne işenen adamın ta kendisiymiş. biz bu adamlar bizi ortaçağa geri götürecek sanırdık, saçı uzun her genci satanist ilan eden 90'lara götürdüler. gene çok şanslıyız yani.

yazıyı tatlıya bağlayıp bitimek istiyorum. one love'ımız var bebek şenliğimiz var, öyle konserler oluyo falan eğleniyoruz. bunları yapamayan ülkeler var. hem mesela Yunanistan'ın yerinde olmak hiç istemezdim. Selanik'te öyle cıbıl cıbıl eğleniyolar ama paraları yok.

tatlı kısmı şu Glasto Line Up'ı: (kendimce derledim) Gorillaz, Vampire Weekend, Hot Chip, Florence and The Machine, La Roux, Phoenix, Magic Numbers, Groove Armada (bunu biz de geçen hafta dinledik, hıh), Bombay Bicycle Club, DJ Rob da Bank, DJ Simian Mobile Disco, New Model Army, Kelis, Jamie T, Foals, Pet Shop Boys, Editors, Muse, Scissor Sisters, Stevie Wonder, Faithless, Norah Jones, Orbital, lcd soundsystem, Holy Fuck, Crystal Castles, We Have Band ve SHAKIRA. Bildiğimiz şakira.

Perşembe, Haziran 10, 2010

homofobik domatesler



"Ne yalnış, ne de yalnızsınız" sloganıyla ülkemiz gay ve lezbiyenlerinin sorunlarını dile getiren sivil toplum kuruluşu Lamdaİstanbul 6. Geleneksel Hormonlu Domates Homofobi-Transfobi Ödülleri adaylarını açıkladı. Siz de yılın hormonlu domatesini seçmek isterseniz, Lamdaİstanbul'un web sitesinden oy kullanabilirsiniz.

Bu yılki adaylar gene göz alıcı. İşte birkaç göze çarpan isim:

Davut Güloğlu:Karadenizin Ricky Martin'i olarak tanınan Güloğlu, Ricky Martin'in eşcinsel olduğunu açıklamasından sonra, artık Karadenizin Ricky Martin'i olarak anılmak istemediğini açıkladığı için....

Esra Erol:Sunuculuğunu yaptığı evlilik programına telefonla bağlanan kadın izleyicinin, bir kadınla evlenmek istediğini belirtmesi üzerine telefonunu susturup, yüzüne kapattırdığı ve "Türkiye bunu kaldıramaz, başka programlara git! Burası şov yeri değil." dediği için...

Hülya Avşar:Programına konuk ettiği Ata Demirer'e "Gay mısın, normal misin?" dediği için...

Zekeriya Beyaz:Katıldığı bir televizyon programında "Meşru yoldan cinsel ilişki helaldir. Eşcinsel ilişkiler son derece yanlıştır. ‘Genetik yoldan gelmiştir' falan bunlar uydurmadır. İşe ısındırma yollarıdır, dediği için...

Emniyet Müdürlüğü:İstanbul’da travesti ve transseksüellerin uğradığı şiddete tamamen kayıtsız kaldığı, transların sokaktaki varoluşlarını bir "kabahat" saydığı için...

Daha fazlası ve oy kullanmak için BURAYA

Pazartesi, Haziran 07, 2010

I ate Justin

How many Justin Biebers could you take in a fight?

Created by Oatmeal

Perşembe, Haziran 03, 2010

internet üçlemesi




Yukarıdaki grafiğe tıklayın yakından bir bakın. Dijital pazarlamacılar ve sosyal medya meraklılarının ilgisini çekeceğini düşünüyorum. Beni şaşırtan şey, internette geçirilen sürenin dağılımındaki değişim oldu. Online alışveriş ve haberler, pornografinin önüne geçmiş. vay.. seni görmem imkansız. pornonun düşüşüne içiyorum.

kaynak burası:

http://www.flowtown.com/blog/are-we-addicted-to-the-internet?display=wide

Salı, Haziran 01, 2010

vandalista



Portekizli çocukların nassıl güzel olduklarını, aklı baştan aldıklarını şahsen iyi bilirim. Os Gemeos ve Blu da aklımı başmdan aldılar. Tate Modern'in dış cephesinin graffitiye bulanmış haline de tanık oldum Amsterdam, Prag ve İstanbul sokaklarındakilere de... ama bu kadar iyisine.. abarttığımı düşünüyorsanız linki takip edin:

Os Gemeos + Blu

Pazartesi, Mayıs 31, 2010

my desk is 8-bit

MY DESK IS 8-BIT from alex varanese on Vimeo.



Alex Varanese

bu balonu ben şişirdim



bütün nefesimi harcadım, mutlu olsun diye pencerenin önünde sokağa bakan fesleğen.

simone decker

Cuma, Mayıs 28, 2010

bulletproof

or let it go




daha fazlası için: musicphilosophy

Salı, Mayıs 25, 2010

penis at the disco



vice mag / pool party!

Cuma, Mayıs 21, 2010

best-behavior friend



birbirinizin ayağına basmayın.

foto: sophie curtis

Perşembe, Mayıs 20, 2010

cin misin peri mi



Lara Jade henüz 20 yaşında bile değil. 15'inde kamerayı eline almasına rağmen yine de beni alıp bi peri masalı karesinin içine sokması takdirlik.

http://www.larajade.co.uk/

Salı, Mayıs 18, 2010

i swear

Pazartesi, Mayıs 17, 2010

Cuma, Mayıs 14, 2010

kırmızıyım



ellerim kırmızı, midem kırmızı, ojede kırmızıyı bıraktım çok oldu, gözlerim kırmızı. kırmızı da boğulurken mutsuz olmaktan korkma, o da hayatın bi parçası dedi biri.

başlarken



foto: vice

ey bellek!
topla beynin salonuna
sayısız sevgilileri dizi dizi
gözden göze gülüş boşalt

unutmasın hiç kimse bu gecemizi

mayakovski

Çarşamba, Mayıs 12, 2010

Çarşamba, Mayıs 05, 2010

calling all innovators



Bu tarz yarışmalar sayesinde biz de kendimizi yaratıcı zannetmeye başlıcaz yakında. Hatta büyük ajans "creative"leri isimlerinin hakkını verdiğine inanabilir. Neyse bu kötü bir şey değil, biz de işe yarar, entellektüel, insanlığı eğlendirecek, düşündürecek, günlük yaşamlarını kolaylaştıracak yeniliklere imza attıkça kendimizi bir şey zanndeiyoruz. İşte bir fırsat da Nokia'dan. Dünyanın dört bir yanından yenilikçilere ve kafası zehir gibi çalışan aplikasyon geliştiricilere çağrı yapıyor: "Nokia için aplikasyon yarat, kazan!"

Her büyük marka gibi (Garanti Bankası'nı hatırlayın)Nokia da sosyal sorumluluktan öldü ölecek. O kadar duyarlı yani. Bu nedenle geliştireceğiniz aplikasyonlar ya o çük kadar kalmış buzul üstündeki kutup ayısını kurtarmalı, ya gençlere yeteneklerini keşfetmesi için bir fırsat sunmalı, o da olmadı başbakana "mahsülümüz yerde kaldı" diye sızlayan çiftiçinin anasına kolaylık sağlayacak bir aplikasyon olmalı.

Detalar burada. Başarılar.

Cuma, Nisan 30, 2010

Fubiz'de bir Nejat




Akbank, Avea, Efes Pilsen, Hürriyet, Vodafone gibi markaların ilanlarından tanıdığımız reklam fotoğrafçısı Nejat Talaş, bugün Fubiz'de.

Perşembe, Nisan 29, 2010

KURBAN: Yoruldu, dinlendi, devam ediyor.




Türk rock denilince damarlardaki kanda bir kıpırdamayla birlikte aklımıza gelen ilk isimlerden biri olan Kurban, 4. stüdyo albümü “Sahip”i yayınladı. Maslak Deney Evi stüdyolarıyla vokal Deniz’in evi arasında gidip gelen albümün cilasında mastering gurusu George Marino imzası var. Albüm raflarda, sizi bekliyor.

Evren Müberra Ünal

Bugün, burada “Sahip” nedeniyle toplandık. Biz çok heyecanlıyız, sizin ilk hisleriniz neler?
Deniz Yılmaz: Evet, uzun bir aradan sonra yeni bir albümle tekrar dinleyenlerle bir arada olmak heyecan verici ama birinci planda merak var tabii ki, tepkiler konusunda.

“İnsanlar”dan sonra dağılıp tekrar bir araya geldiniz. Dedikodulara yer vermemek açısından sizden dinlesek, neydi olayın aslı, nasıl bir araya geldiniz tekrar?
Burak Gürpınar: Kurban yorulmuş ki, durup dinlendi. Dinlenmiş ki, kalkıp devam etti.

Sıfırdan, yepyeni bir Kurban’la mı karşı karşıyayız?
Kerem Tüzün: Yepyeni bir albüm olması nedeniyle evet ama içerik olarak diğer albümlerimizden tamamen bağımsız bir Kurban yok açıkçası.

Parçalar, kayıtlar, stüdyo, özetle tüm albüm süreci nasıl geçti?
Özgür Kankaynar: Deniz’in askerde olduğu dönem, birçok fikir kaydedip Burak ve Kerem’e gönderdim. Uzun bir zaman bu şekilde ürettik. Deniz döndüğünde, dikkatimizi çeken şarkıların üstüne gittik ve hep birlikte şarkıları son haline getirmeye başladık.
Deniz: İlk başta elimizde, “Sahip” ve “Güneş”i şarkıya dönüştürmek dışında pek bir malzeme yoktu. Asıl olay, ben askerden döndükten sonra Özgür’ün yolladığı alt yapılardaki gitarların çok hoşuma gitmesiyle başladı. Genel havası 70’lerdeki progresif rock gruplarındaki gibiydi. Özgür’e “Abi sakıncası yoksa yaptıklarını bana yollar mısın?” dedim. O da “Seve seve” dedi.

Peki, bu altyapıların şarkıya dönüşmesi nasıl oldu?

Deniz: Özgür’ün yolladığı altyapılar genelde basit bir davul ve bas eşliğinde, yine basit ve güzel düzenlemelerdi. Ben de, bu altyapıların üstüne vokal ve söz yazıp bir şarkı trafiği belirledim. Özgür’ün gitarlarından gaz alıp, “Yobaz-Bre Cahil”, “Das Motiv” ve “Ateş Var mı?” gibi şarkıları da ortaya çıkardım. Bir yandan bir-iki ev çalışması ve kayıt denedik. Daha sonra bunları stüdyoda taze taze hep beraber düzenledik ve çaldık. Şarkılar bir çırpıda son hallerini aldı.



Genel olarak eğlenceli bir süreç…
Deniz: Mikslere kadar eğlenceli sayılabilecek bir süreç. Sound çok önemli her zamanki gibi. Şöyle düşün, kim rahat etmediği bir kıyafetle sokağa çıkmak ister ki!

Daha önceki albümünüzde kafayı yaşam ve ölüm kavramlarına takmıştınız. Bu albümde nelere takıldınız?
Deniz: Aslında, çok genel bir bakışla konu aynı. Bu albümde yağcı, yalaka yerine; efendisine hizmet eden soykıran, yobaz, düzenbaz, ifrit gibi halkın arasına karışmamış, belli bir gücü elinde tutmaya çalışan cehennem çalışanları var.

Albümün miksleri senin ev stüdyonda yapılmış. Evden çalışmak daha rahat olduğu için mi?
Deniz: Miks sürecinin sıkıntılı ve uzun bir süreç olduğunu söylesem ve buna bağlı olarak da bütçe desem daha doğru olur.

Bundan sonraki konserlerinizde bizi pek çok sürpriz bekliyormuş. Hazırlıklı gelelim, ne gibi sürprizler?
Özgür: İmkânlar ölçüsünde albümdeki sesi ve anlatımı sahneye taşımak istiyoruz.

Konser maratonunuz belli oldu mu? Nereler var rotada? Yaz festivallerinde de izleyecek miyiz sizi?

Burak: Şimdilik tarihi belli olan iki konserimiz var. Ankara, Eskişehir ve İzmir… Ama her gün bunlara yenileri eklenebilir, o yüzden en güzeli www.kurban.com’u takip etmek.

Geçtiğimiz yaz sizi Foça Rock Tatili’nde izlemiştim, esip üfürmüştünüz. O konserde basının Kerem Tüzün ilgisi neydi öyle?

Kerem: Bilemiyorum, basına sormak lazım…

Yan yana gelebilecek en iyi kadroyu oluşturdunuz. Grup üyelerinin her biri, ayrı birer star gibi. Hadi, herkes bir biri hakkında bir şey söylesin, iyi – kötü karışmam…

Burak: Karmaşık bir birliktelik olduğu için ortaya çıkan şey de özel oluyor.
Kerem: Kardeşlerim!
Deniz: Efendim Kerem!
Özgür: Kurban ailem…



* Bu röportaj Hürriyet Gazetesi Kampüs ekinde yayınlandı. Tüm hakkı Kampüs'ündür.

Çarşamba, Nisan 28, 2010

kadınlar kaç çeşit?


Bridget Collins

kadınlar 3 çeşittir: tırnak yiyenler, pençe çıkaranlar ve tırnaklarını arkadaşının parmağından diken çıkarmak için kullananlar.

Salı, Nisan 27, 2010

en sevdiğiniz robot hangisi?




hepimiz robotları seviyoruz. bazen hafif tırsıyoruz; biz yarattık ama bi yamuk yapar mı? çoğu zaman tenekeden ama bizim nezdimizde peluş ayımızdan daha çok prim yapıyor. neden? neden? nedeeeen? sizce neden? ve sizin için robot listesi yaptım. favori robotunuz hangisi? unuttuğum var mı? peki, sesimi duyan var mı?

Oz Büyücüsü'nden Tik-Tok
Metropolis filminde Rotwang'ın robotu.
Farewell to the Master'dan Gort
Isaac Asimov'ın "I, Robot"u
Marvin "the Paranoid Android"
Robocop'tan ED-209
Terminatör'den T-1000
Wallace'n Gromit'in kısa animasyonundan Techno Trousers
Matrix'ten Sentinel (iyk!)
Edward Scissorhands
Transmorphers
Doctor Who robotları
Kemal Sunal ve Fatma Girik'in Japon İşi'ndeki robotu. (fake Fatma)
R2D2 Yıldız Savaşları

benim favorim Oz Büyücüsü'nden Tik-Tok.

değişken popüler robotlar listesi de var.

çığlığımda boğulsan



periyodik olarak çığlık attığımı fark ettim. kimsenin beni duymadığını da.

Japon illüstratör Yuta Onoda'nın tüm işlerini yutaonoda.com'dan takip edebilirsiniz.

Pazartesi, Nisan 26, 2010

denedim olmadı



denedim olmadı, gözyaşlarım durmadı.

Perşembe, Nisan 22, 2010

Bak Büşra, işte Mine!




Leman çizeri Bahadır Boysal’ın uçuk karakteri, türbanlı, çılgın kız “Büşra” 19 Mart’tan bu yana beyazperdede boy gösteriyor. Büşra için, “Yılın en çok konuşulacak filmi” dendi. Çok da konuşuldu. Yapımcı, yönetmen, senarist ve başrol oyuncusunun ilk uzun metrajı olan film; eleştirmenler tarafından “vasat” değil, tam not alarak “çok başarılı” olarak değerlendirildi. Karikatür Büşra’yı ete kemiğe büründüren filmin başrol oyuncusu Mine Kılıç, tüm zorluğuna rağmen çok iyi bir iş çıkardı. Biz de Mine’yi karşımıza aldık, konuştuk. Sorularımıza cıvıl cıvıl cevaplar verdi.

Büşra filmi sonunda vizyona girdi. Koşuşturmalı günler sona erdi diyebilir miyiz?
Mine Kılıç: Asıl koşuşturmaca şimdi başlıyor demek daha doğru! Şu aralar bir televizyon programından diğerine yoğun bir süreç yaşıyoruz. İşin PR kısmı benim hoşlanmadığım bir süreç ama olabildiğince anlatmaya çalışıyoruz işte filmimizi.

Seni biraz daha yakından tanıyabilir miyiz? Kaç yaşındasın, kimsin, neler yapıyorsun?
Ben 24 yaşındayım, oyunculuk eğitimi aldım ve mesleğim bu oluverdi! Saplantılı değilim bu meslekle ilgili. Olay, keyif aldığın bir şeyi keyif aldığın sürece yapmak benim için. Büşra’da başrol oynayıp arkasından kamera arkasında sanat grubunda çalıştım. Renk skalası genişledikçe güzelleşiyor hayat. Sanırım asıl odağım sinema, sinemayla ilgili her alan keyifli benim için ama şu an oyunculuk var önümde. Sonrasında ne gelecek bilmem, yazıyorum da aynı zamanda. Kamera arkası da ilgimi çekiyor. Bakalım ilerde nereye götürecek yol…

Oyunculuğa nasıl başladın? Ben, seni ilk kez Dengesiz Herifler klibiyle tanımıştım!
Oyunculuğa mezun olduktan hemen sonra gelen bir dizi teklifiyle başladım. Arkasından bir sezon tiyatro geldi ve sonrasında da “Büşra”. Birkaç kısa film ve meşhur klibimiz!

Büşra, sanıyorum ilk uzun metrajın. Filmle yolun nasıl kesişti?
Filmle yolum barda kesişti! Arkadaş grubumla eğlenirken filmin yapımcısı fiziksel benzerliğim sebebiyle Büşra hakkında konuşmak için benden mail adresimi istedi ve oyuncu olduğumu bilmiyordu. Kafa bulduğunu düşünsem de kaybedecek birşey yok diyerek verdim adresi. Sonrasında uzun bir deneme sürecinin ardından bende karar kılıp “Büşra sensin” dediler. Ben de “Eyvallah” dedim, başladık bitirdik.




Tereddüt ettin mi hiç teklif sana geldiğinde?
Ettim. Gündemin türban sorunu ile çok meşgul olduğu bir dönemdi. Ama ekibin niyetini ve derdini ne anlatmak istediğini anlayınca sindi içime. Zaten karikatürden beyazperdeye uyarlama fikri çok hoşuma gitmişti.

Henüz çok taze ama şu ana kadar gelen tepkiler nasıl? Olumlu ya da olumsuz, seni en çok sevindiren ya da üzen yorumlar neler oldu?
Beklemediğim kadar yapıcı eleştiriler alıyoruz. Benim için önemli olan kimsenin sıkıntısıyla prim yapmadan birşeyler söyleyebilen bir projenin içinde olmaktı ve bunu başardık sanıyorum. Atilla Dorsay ve SİYAD üyelerinin film hakkında yaptığı yorumlar beni gerçekten heyecanlandırdı. Önyargılarla dolu, henüz filmi izlemeden yapılan olumsuz eleştirilereyse üzülüyorum ama bu yaptığım işin eleştirilmesinden kaynaklı bir üzgünlük değil. İnsanların bir türlü iyi niyetli olmayı becerememesine takığım.

Çekimler sırasında seni zorlayan bir sahne oldu mu?

Yaz aylarında türbanla saatlerce çekim yapmak biraz sıktı.

Peki, başına ilginç ya da komik bir şey geldi mi?

Gece üçte Maçka’da bir parkta çekim yaparken, seti travestinin basması komikti mesela! “Niye bunu çekiyorsunuz laaaaaaaaaaannnn, beni çekiiiiiin!” diye ortalığı dağıttı. Polis gelene kadar durdurduk çekimleri.

Bundan sonra nasıl bir oyunculuk kariyeri çizmeyi düşünüyorsun?

Kariyer planlaması yapmadım. Seçici olmaya çalışacağım, mümkün olduğunca farklı karakterler seçmeye gayret edip ağır ağır ama sağlam ilerleyeceğim diye umuyorum

Oyunculuk dışında nelerle uğraşıyorsun?
Fotoğraf, dalış, yazmak, en çok da düşünmekle uğraşıyorum!

Bu röportaj Hürriyet Kampüs ekinde yayınlandı.

batı stil pazarlama: "süpermarkette Shakespeare"



sucuk test günleri, broşür dağıtan palyaçolar, araba üstüne yatan bikinili kızlar derken süpermarkette Shakespeare de gördük. Londralılar gördü, biz görmedik. Ülkenin önde gelen zincir marketlerinden Sainsburry'nin iki şubesinde, ekmek ve süt almaya gitmiş sade vatandaşlar birden bire Hamlet'le karşılaştılar, bilet parası vermeden Shakespeare izlediler. Oyuncu Michael Wagg'ın Guardian'daki yazısına göre günlük alışverişini yapan yaşlı teyze, oyuna hiç aldırmadan alışverişini yapmaya devam etmiş ve kafasını bir an olsun kaldırıp oyuna bakmamış. deli sanmıştır belki? deliyle göz göze gelmek tehliklidir ya.

Çarşamba, Nisan 21, 2010

mutlu etmiceksen meşgul etme


photo: Phyllis Galembo

Salı, Nisan 20, 2010

Lomo'dan Fisheye yarışması



işte, yazın gelmesinde beni en çok sevindiren şey, güneşin yüzünü göstermesiyle birlikte lomolarımı alıp kendimi sokaklara atıcak olmam! fisheye, holga ve şimdilik benden uzak action sampler'ımı çok özledim. o yüzden her lomoya kulak kesilişim. İngiltere'de fisheye için bir interaktif kampanya başlatılmış. Verilen linkte istediğiniz template'i seçerek kendi fisheye tasarımınızı yapıyorsunuz. en iyi tasarımsa, Urban Outfitters'tan 500 poundluk online harcama çeki kazanıyor. bunun için gerçek bir fisheye kameraya ihtiyacınız yok. yok, siz "yarışma benim neyime" diyip lomography'ye gerçek bir dalış yapmak istiyosanız, istikamet Kuledibi'nde Milk Gallery. Başka yerlerde de vardır belki ama ben bilmiyorum, açıkçası merak da ediyorum.




Benim benzersiz Lomo deneyimim burda:p İstinye'de Ramazan

Lomography üzerine yazdığım detaylı bilgi için: Hem Plastik Hem Fantastik

Perşembe, Nisan 15, 2010

Kompleksli amcalara günlük doz



Onur Özdemir, Özdemir Dereli, Cenker Kökten ve Soner Özışık. Çok sakin dört çocuk. Boğaziçi Taşoda Stüdyoları’nda başlayan hikâyelerinin üzerinden 10 yıl geçmiş. Edepsiz Komedya, Sentetik Sezar ve İkarus Başarsa artık hit. Sahnelerinde sükûnetten eser yok. Keşke sabaha kadar çalsalar diyen geniş bir kitle biliyoruz.

10 yıldır bir arada olan bir grupsunuz. Ne badireler atlattınız? Yoksa hep süper uyumlu muydunuz?

Cenker: 10 senedir beraber olduğumuz için, birbirimizin en yakın arkadaşlarıyız aynı zamanda. Bir nevi aile gibi olduk artık. Beraber büyüdük sayılır, herkes birbirini çok iyi tanıyor.

Soner: Mesela ben, 2001’de katıldım gruba. Hala devam ediyorsak, atlattığımız badireler uyumumuzu bozamayacak kadar küçük şeylermiş demek ki.

Bugünlerde inanılmaz yoğunsunuz; Ankara, İzmir, Çanakkale konserleri derken epey koşuşturuyorsunuz. Konserler dışında neler yapıyorsunuz?

Soner: Yeni albüm için hazırladığımız şarkıların demolarını kaydetmeye uğraşıyoruz.

Özdemir: Ben, bir yandan da Y.T.Ü.’de Sanatta Yeterlilik alanında doktorama devam ediyorum. Ayrıca burada ders veriyorum.

Biz, sizi zaten Peyote günlerinizden beri takip ediyoruz. Albüm sizin için müzikal hedeflerinizin neresindeydi?

Soner: İlk albümünü yayınlayan her grupta olduğu gibi, hedeflerimiz çok büyüktü. Bunların bazılarını gerçekleştirdik, bazılarının zaten gerçekleşecek gibi olmadığını anladık. Bazılarınıysa unutup yeni hedefler koyduk kendimize.

Cenker: Hedeflerimizden şimdiye kadar bir albümlük olanını gerçekleştirebildik!
Özdemir: Yaşlılığımda dönüp arkama baktığımda gurur duyabileceğim bir ilk albümümüzün olması beni mutlu ediyor.

Bir müzik grubunun başarılı olması için ne gerekiyor?
Özdemir: En başta iyi şarkılar gerekiyor. Beraberinde samimiyet ve gülümseyen yüzler.
Soner: Aynen, bizim başarı kriterimiz iyi şarkılar yapmak.
Cenker: Bir de grupların hem kendini, hem de dinleyiciyi bir şekilde tatmin etme dengesini tutturabilmesi gerekiyor.

Peki ya popüler olması için ne gerekiyor?

Cenker: Popülerlik bazen ne kadar iyi olduğundan çok, ne kadar görünür olduğunla alakalı. Soner: Kestirmeden ve kısa zamanlı popüler olmaksa amaç,“Gel seni popüler yapalım” diyecek birilerinin çevresinde dolaşmak, bu cümleyi duyduktan sonra da o kişinin senden istediklerini eksiksiz yapmak gerekiyor.

Özdemir: Ek olarak; sağlam bir medya desteği, isteyene de magazin haberi.

Müzik piyasasında en iyi hikâye anlatan gruplardan birisiniz. Nelerden topluyorsunuz, nasıl biriktiriyorsunuz bu hikâyeleri?

Cenker: Ben ormana gidip mantar topluyorum, sonra onları Onur’a veriyorum!

Özdemir: Kaynak herhangi bir şey olabilir. Tanıdığımız, tanımadığımız birisinin başına gelen bir olay, televizyondaki bir haber, okunan bir kitap, duyulan bir çığlık ya da kahkaha…




Sentetik Sezar’a bir klip çekmişsiniz ve çok da güzel olmuş. Ne zaman izlemeye başlayacağız?

Cenker: Nisan’ın ilk haftası yayına girmesi planlanıyor.

Klipte siz neden yoksunuz?

Cenker: Bu klip tamamen bizden bağımsız bir şekilde parçayı seven ve buna klip yapmak isteyen Serdar Gözelekli ve ekibinin işi. Beğenirsek yayınlayacaktık ve çok beğendik.

“Denek Hayatım” hızlı tren faciasında yaşadığımız hislere tercüman olmuş. Başka hangi durumlarda sadece denekten ibaret olduğumuzu düşünüyorsunuz?

Soner: Kendisini, sorumlu olduğu insanlardan daha üst noktada gören, her şeyi onlardan daha iyi bildiğini düşünen ve soyut, saçma sapan kavramlardan başka bir dayanağı olmayan kişi ve kurumların zorlamaları karşısında hepimiz, her zaman denek halinde yaşıyoruz. Ama bir süredir biz deneklerin bu kompleksli amcalara daha fazla sözü geçmeye başladı.



Son dönemde sizi en çok eğlendiren şey ne oldu?

Soner: En çok eğlendiren şey kesinlikle “Yemekteyiz”deki Hasan Bey oldu. En çok sevindiren şey de Billboard dergisi tarafından yapılan “Son 10 Yılın En İyi 50 Türkçe Albümü” listesinde 6. sırada yer almamız oldu.

Özdemir: Yemekteyiz programından Hasan Bey.

röportaj: evren müberra ünal
* bu röportaj Hürriyet Gazetesi Kampüs ekinde yayınlandı. kaynak, bi önceki cümlede gösterildi.

Salı, Nisan 13, 2010

Çıkmaz sokak Milk’e çıkar!




Son dönemlerde yolunuz Galata’ya düştü mü hiç? Düşmeli! Sokaklardaki rengârenk graffitileri, yeni yeni açılan tasarım dükkânlarını ve çıkmaz sokaktaki şehrin yeni sokak sanatları galerisi Milk’i görmek için düşmeli. Yeni dediysek, Milk ilk yılını geride bıraktı bile. Şu sıralar dokuz Türk graffiti artistin işlerinden oluşan “My Name Is” sergisi ile epey yoğun. Mart ayında custom oyuncak konusunda usta bir sanatçı olan DasMo; ardından Merve Morkoç, Ayşe Küçük ve Ufuk Atan’ın solo sergileri ile yoğunluk devam edecek. Milk’in kurucuları Can Başyiğit ve Elif Çevik’i sergi açılışında yakaladık, bırakmadık.

Evren Müberra Ünal

Nihayet bizi standart sergi salonlarından kurtardınız ve hayatımıza renk kattınız. Milk’in peşine nasıl düştünüz?
Can:
Milk’in peşine ilk Elif düştü!
Elif: Takip ettiğim lokal ve yabancı sanatçıların işlerinin sergilenebileceği; aynı zamanda da grafiti, street art, animasyon gibi farklı tarzlarla ilgilenen kişilerin beslenebilecekleri hiçbir yer yoktu. Milk, tamamen bu ihtiyaçtan doğdu.
Can: Böyle bir galeri fikri, Elif’in uzun zamandır yapmak istediği bir şeydi. Ben de ona bu süreçte destek oldum.

Elif, senin bir yandan reklam ajansında çalıştığını da biliyoruz. İki işi bir arada yürütmek zorluyor mu seni? Ajanstakiler duymayacak, söz: Hangisi daha keyifli?
Elif:
(Gülüyor) Birini tercih etmem oldukça güç. Sonuçta her ikisi de birbirinden besleniyor. Bağımsız iki iş yapıyor olsaydım belki daha yorucu bir süreç olabilirdi. Ama tabii ki Milk’te daha fazla zaman geçirebilmeyi isterdim. Bazen açılışlarımızı bile kaçırabiliyorum!

Bu sene Kırmızı Reklam Ödülleri’nde “En İyi İllüstrasyon” kategorisinde başarı ödülü aldınız. Bekliyor muydunuz böyle bir başarı?
Can:
Kırmızı Organizasyonu tarafından iki defa aranıp “Geliyor musunuz?” onayı alındıktan sonra, ben bu işte bir iş olduğunu anlamıştım.
Elif: İşin arkasında oldukça yetenekli bir ekip var. Bizden çok onların başarısı!

Milk’de yer alacak sanatçıları hangi kriterlere göre seçiyorsunuz? Eminim siz çok zevklisiniz, fakat bazen sizin çok beğendiğiniz bir artistin işlerinin burada rağbet görmediği oluyor mu?
Can:
Açılışını yaptığımız her sergi birbirinden farklı istatistiklerde birbirinden farklı gruplara hitap etti. Ama bizim koyduğumuz 200 kişilik kalabalık kontenjanın hep üstündeydik. Değil mi Elif?
Elif: Evet, açılışlarımız kalabalık oluyor. Milk’e çok sayıda başvuru oluyor. Sergi programımız sınırlı olduğu için herkese yer veremiyoruz. Sergi anlamında hiç böyle birşeyle karşılaşmadık ama dükkânda bulunan bazı ürünlerde bahsettiğin sorunu yaşıyoruz.

Yeni jenerasyonun Milk’e ilgisi nasıl?
Elif:
Oldukça iyi, giderek de iyileşiyor.

Bu ay Milk’de Türk sokak sanatçılarının katılımıyla “Hello My Name Is” projesine yer veriyorsunuz. Kimler var, nasıl işler sergilenecek?
Can:
Sonunda benim küratörlüğünü yaptığım bir sergi var karşımızda! Şaka bir yana, “Hello My Name Is” bu kültürün tam göbeğinde yer alan bir sticker. İşlerini görüp şaşıp sokakta hareket edemediğimiz sekiz birbirinden iyi sprey üstadı, 100 x 70 şeklinde büyütülmüş bu sticker ‘ın üstüne kendi tarzlarını yansıtacaklar. Aynı zamanda sokakta gece gündüz iş üstündeyken çekilmiş fotoğrafları, boyarken kullandıkları kişisel eşyaları da serginin bir parçası olacak.

Ülkemizde maalesef yurt dışında olduğu gibi graffitiyle şenlenmiş sokaklar göremiyoruz. Sizin bildiğiniz gizli sokaklar var mı? En güzel graffitileri nerede gördünüz, hem Türkiye’de hem yurt dışında?
Can:
Bu sorunun cevabı yeni çıkmış bir kitap aslında. Tunç Dindaş tarafından çıkartılan “Turkish Graffiti” bize sadece İstanbul değil, Türkiye’nin dört farklı ucundan birbirinden iyi parçaları derliyor. Sokaktaki ömrü çok olmayan bu güzel işlerin ölümsüzleşmesini görmek bizi çok mutlu ediyor.

Milk Gallery’nin bir de dükkân bölümü var. Neler var dükkânda?
Can:
Dükkân bölümümüzde belli bir standarda ulaşmış Türk tasarımcılara, Rojo Magazine bünyesinden kitap ve dergilere, eski sergilerden derleme sanatçı ürünlerine yer veriyoruz. Önceki sergilerden kalan işleri yerimizin yettiği ölçüde hala görülebilir kılmaya çalışıyoruz.







Adres: Şahkulu Mah. Balkon Çıkmazı No: 8/A Galata – Beyoğlu
Web: whatismilk.com

* Bu röpotaj Hürriyet Gazetesi Kampüs ekinden alındı.