Whop etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Whop etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Temmuz 21, 2009

Kontrollü kaos robottur!





Rende, tencere, kahve makinası gibi mutfak gereçleri, eskimiş elektrik süpürgeleri, artık kullanılmayan tuvalet sifonu, boyası çıkmış, tekerleği patlamış bisiklet, boş bira kutuları, ütü, vida, telefon kablosu ve yuvarlak telefon çevirme aparatı, çaydanlık, el feneri ve artık kullanılmayan miyadını doldurmuş bilimum endüstri gereçleri… Şimdi hepsini gözünüzün önüne getirin. Tek tek değil, bir arada düşünün. Hurda? Şimdi bunların hepsini garajınızın içinde düşünün. Kaos? Bu kadar çöpün içinde kaybolmak niyetinde hiç değilsiniz. Ne yaparsınız? A) Hepsini çöpe atarsınız. B) Bunlardan robot yaparsınız.


Paul Loughridge, elbette B şıkkını seçiyor ve kendi garajını “kontrollü kaos” olarak tanımlıyor. Kaosun kontrollüsü ise robot kisvesine bürünmüş yaratıcılık olarak karşımıza çıkıyor. Mucitin robot yapım sürecinde ise sıkı sıkıya bağlı olduğu üç kural var: Plastik kullanmamak, parçaları bir araya getirirken kaynak yapmamak ve robotları boyamamak. Plastik kullanmama kuralının ise bir istisnası var. Eğer 1940’lardan kalma vintage bir oyuncak parçası plastikseniz Loughridge’in retro robotlarının bir parçası olabilirsiniz.


Amerika’nın ünlü Silikon Vadisi’nde grafik tasarımcı olan sanatçının en büyük ilham kaynağı envai çeşit çer-çöpü bulabileceğiniz bit pazarları. Loughridge, artık hurda diyebileceğimiz alimünyumdan yapılmış araba kornası susturucusu bulabilmesi sayesinde robot yapabiliyor!


Yaptığı işleri “Lockwasher” markası altında sergiliyor. Bunun nedeni ise “Lok-rij” olarak okunması gereken soyisminin ilkokulda bir arkadaşı tarafından bu şekilde telafuz edilmesi. Şimdi 51 yaşında olan artist, oturup oyuncak robot yapmasının nedeniniyse hala çocuk olmasıyla açıklıyor. Paul’ün 11 yaşındaki kızı Emma “Babam bazen robotlara dalıp akşam yemeğini bile unutuyor” diyerek şikayetini belirtiyor. Belli ki babasını robotlarla paylaşmak istemiyor.


“Bilirsiniz erkekler asla büyümez”


Elbette her erkek hayatında bir kez olsun bir ışın silahı olsun ister. Paul de, robotlarla haşır neşir olma kariyerine ilk olarak ışın silahları yapmakla başlamış. Bunu roketler izlemiş. Sıra robotlara geldiğinde ise Otostopçunun Glaksi Rehberi’nin sıkılgan robotu Marvin gibi depresif değil, aksine her biri birbirinden eğlenceli karakterler seçmiş. Erkeklere robot arabalar, kadınlara balerin robotlar yapmış. İşte, Paul’ün “Gündelik hayatın çöplerinden yaptım” dediği robotlarından bazılarını sizin için seçtik.


Shutter Bug: 1953 model Ansco Shur-Flash fotoğraf makinesinden oluşan kafanın üzerindeki antenimsi gözler İsveç köftesinden esinlenilerek yapılmış. Bu robot böceğin bisiklet parçalarından yapılmış olan altı bacağını kafayla bağlayan ve gövde görevini gören parça ise bir arazöz.


Ernestine and Stereo Dog: Ernestine’in at kuyruğu saçlarına dikkatle bakıldığında alimünyum kablolar görülüyor. Şapkası antika bir ampülün parçası. Kalan detaylarda lamba, semaver, kahve makinası parçası ve musluk açma kapama düğmesi ilk bakışta göze çarpıyor. Sevimli köpeğimiz ise temel olarak Harley Davidson çamurluğu ve tekerlek göbeğinden oluşuyor.


Robot Dog Yellowtail: İşte favori köpeğimiz! Lockwasher’da boya yapmak yasak. Bu köpek kendinden boyalı. Kamp feneri gövdeyi bobin gözler tamamlıyor ve bizce elektronik bir kemiği hak ediyor.


Eli the Aluminum Elephant: Bu filin burnu çaydanlığın ters çevrilmesiyle elde edilmiş. Kollar bisiklet manivela kolundan. Boyama yok ama gördüğünüz gibi göz alıcı ışıltıya kavuşana kadar parlatılmış.


Beer2-D3: Yıldız Savaşları’nın fıçı şeklindeki robotu R2-D2’ye arkadaş olarak tasarlanmış ve fotoğrafından da gayet net anlaşılabileceği gibi bir bira kutusundan yapılmış olan B2-D3 robotumuz kendini İspanyolca ve İngilizce olarak ifade edebiliyor. Konuşamasa da yazılı ve görsel anlatımları mevcut.


Sir Lube of Can-o-Lot: Monthy Phyton’ın cesur şovalyeler için yazılmış “Camelot” şarkısını sonuna kadar hak etmiyor mu? Peynir rendesinden yapılmış miğferinin ardından yeterince korku salıyor.


Sandy: Sıcak yaz günlerinde sahil kenarında ne giyinmeli Sandy’den öğreniyoruz. Geniş bir gölge sağlayan şapka ve UV filtreli güneş gözlükleri yüksek koruma faktörlü güneş koruyucu kremlerle tamamlanmalı, diyor kendileri.


Trouble Shooter: Duş hortumu kollar, fener kafa ve sebze tartısı gövde. Renkler biraz solsa da kırmızı hala gözalıcı bir kırmızı.


Schauer: Çim sulama arazözünden yapılmış radar alıcıları pek yakışmış. Radara ne takıldı da gözlerini o kadar açtı bilemiyoruz. Kollar kıyma makinesi koluna benziyor ama emin değiliz. Ne fark eder ki?



Scotty Robo-Dog: İskoçyalı bu köpeğin gövdesi bildiğiniz termostan oluşuyor.

http://www.lockwasherdesign.com/

kaynak: monomundo.com

Çarşamba, Nisan 08, 2009

Rock’n Roll ruhuyla Topshop!




Dünyanın en çok rağbet gören markalarından biri olan Topshop’un moda tasarımcıları arasında yer almak için illa Londra Moda Okulu’ndan mezun olmanız gerekmiyor. Keşke gerekseydi, şansımız biraz olsun artabilirdi. Onun yerine buğulu bakışlarınız, uzun bacaklarınız ve bütün gözleri üzerine toplayan kişilik sahibi bir giyim tarzınız varsa da olur. Kate Moss gibi.


Neredeyse 8 sezondur Topshop’la işbirliği içinde olan süper model Kate Moss’un yeni koleksiyonu Christmas bahanesiyle vitrinlerdeki yerini aldı. Yeni tasarımların tanıtım modelliğini de tabii ki 34 yaşını geride bırakan Kate’in kendisi üstlendi. Fotoğrafçı ikilisi Mert ve Marcus elinden çıkan karelerde asi modelin dumanlı gözleri ve yataktan yeni kalkmış imajı yaratan dağınık saçları yeni kreasyonun da ruhunu yansıtıyor: Rock’n roll-glam.


Moda üzerine verdiği söylevlerde dışarı çıkarken özellikle hazırlanmadığını, o anki duruma göre eline geçeni giyindiğini söyleyen Kate’e inanasımız gelmiyor tabii ki. “Sıkça çıktığım seyahatler sayesinde kocaman bir vintage koleksiyonu oluşturdum. Severek giyindiğim bir sürü 2. el kıyafetim var ki her birinin ayrı bir hikayesi olduğuna inanıyorum.” diyen Kate, son koleksiyonunu hazırlarken dünyanın her bir köşesinde karşısına çıkan vintage kıyafetlerden de etkilenmiş. Demek oluyor ki modelin ikinci el kıyafetlere olan düşkünlüğü Yılbaşı gecesi birçoğumuzun Audrey Hepburn ya da Marilyn Monroe’ya dönüşeceğinin bir sinyali olabilir.


Yeni Kate Moss Topshop, eskilerin nezih sadeliğinin yanında şimdinin rock’n roll ruhunu da ortaya koyuyor. Kate’in ikonik rock’n roll görünüşü yırtık jeanslere ve skinny deri pantolonlara yansıyor. Işıltılı tşörtler, vintage etkileşimli bluzler ve süslemeli detaylardan oluşan pantolonların yanında üste iki beden büyük tiftik yününden kazaklar da “soğuk” ve “şıklık” ikileminden bizi kurtarıyor ve “Şık kadın da üşür” sloganını literatüre kazandırıyor.


Yeni koleksiyonda yer alan tüm parçalar aslında Kate’in kendi dolabının bir yansıması. Modelin geçtiğimiz haftalarda pazar çantasıyla sokakta dolaşması manşetlerde yer aldıktan sonra tanesi 2 pounda satılan bu çantaların satışında patlama yaşanmıştı. Yani buna “Kendi stilini kendin yarat” dolabı da diyebiliriz.


İşinden ziyade özel hayatıyla gündemde olan ve etrafa göre değil, kafasına göre takılmayı tercih eden Kate, sıra giyinmeye geldiğinde de yanlızca içinde bulunduğu ruh haline bakıyor. Sonradan yaratılmış bir kimlik yerine, kendi zevkine göre giyinen Kate Moss’un aşırı ve keskin duran tarzını çok sevmemizin altında modelin bizzat kendisini bulmamız saklı olabilir.

Kaynak: Whop

Cumartesi, Ağustos 02, 2008

Londra-İstanbul illüstrasyon halleri






David Shillinglaw. Başlı başına bir yetenek. Yeterli değil tabii, harika demeliydik! Londra’nın göbeğinden çıkan bu olağanüstü illustrator geçtiğimiz aylarda sessiz sedasız İstanbul’a geldi, Siemens Galeri’de işlerini sergiledi ve aynı sessizlikte Londra’ya döndü. Genç sanatçıyla Old Street’te ayaküstü karşılaşıp küçük bir röportaj için kandırmaksa başlı başına bir şanstı. David’e yönelttiğimiz sorulardan öğrendik ki bizim her yerimizde kalbimiz varmış.


Henüz çok genç olmana rağmen son iki yıldır birçok sergide senin isminle karşılaşıyoruz. Hayır, bu durumdan hiç şikayetçi değiliz ama sanat sepet olaylarıyla ilişkin ne zaman başladı? Çok eski olmasa gerek?
Aslına bakarsan biraz eski diyebiliriz. En azından benim hatırlayabildiğim kadar eski…

Peki bu ilişki nasıl başladı?
Kendimi eğlendirmek için çizmeye başlamıştım ama iş olarak da gayet güzel gidiyor! Nasıl başladığının bir cevabı da yok aslında. İçinizden bir ses “yarat” diyor, sizi dürtüyor.

İşlerinde hangi teknikleri kullanıyorsun?
Kitaplara ve kağıt parçalarına küçük çizimler yapmayı seviyorum. Özellikle eski kitaplara… Sürekli sahafları dolaşıp ikinci el kitaplar alıyorum. Bunlar benim için vazgeçilmez çizim alanları… Çizerken her nevi kalem kullanıyorum. Keçeli kalemler, tip-ex’ler, boyalar… Elimin altında ne varsa işte.

Kapılar, kutular…
Ne bulursam. Geniş alanlarda çalışmayı da seviyorum. Sprey boyalar ve markerlar bunun için ideal. Aslında o an elimin altında ne varsa onu kullanıyorum diyebiliriz. Bu arada screen printing de seviyorum. Haritalar ve diyagramlardan da oldukça yararlanıyorum. Dünya üzerinde bir yerin ya da insan vücudunda bir parçanın çizgiler, paternler ve sembollerle yeniden yaratılmasından hoşlanıyorum.

Resimlerine oldukça sade çizgiler ve basit teknikler hakim. Hayal gücün dışında hiçbir şey karmaşık değil. Sadelik sözcüğü kulağa nasıl tınlıyor?
Bana hoş geliyor. Zaten benim işlerimin temelini karmaşık şeylerin kırılıp dökülerek en basit dile ve forma dönüştürülmesi oluşturuyor. Evrensel dil denen şeyden hoşlanıyorum. Resimlerim herkese farklı bir şey ifade etse de, umarım ki en nihayetinde herkes tarafından anlaşılıyor. Anlamaya çalışmayanı da en azından eğlendiriyor.

Mükemmelliyetçilik ve hatalar senin sanatında nasıl yer alıyor? Sen hangisini tercih edersin? Dürüst ol lütfen.
Dürüstçe: İkisi her zaman el ele. Mükemmel kusurlar güzeldir.

Klasik sanatçı sorusu: Efendim, çizerken nelerden etkilenirsiniz?
Klasik sanatçı cevabı: Her şeyden etkilenebilirim. Herhangi bir şarkı, yemek, diyalog, sokakta bulduğum bir şey… Bu sorunun cevabı günden güne değişir.

“Neden?” sorusunu sever misin?
“Nasıl?” sorusunu tercih ederim.

İnsan vücudunu çok iyi tanıyorsun. Hiç doktor olmayı düşünmüş müydün?
Anatomik diyagramlardan her zaman çok hoşlandım ama doktor olmayı düşünmemiştim. Ama insan vücudu gibi karmakarışık bir yapının parçalara bölünüp açıklanması ilgimi çekiyor. Benim resimlerim vücudun psiko-coğrafi durumunu teşhir ediyor. Sanırım herkes bu resimlerde kendisinden bir şeyler bulabilir!

Senin anatomik resimlerin çok eğlenceli. İlkokul sınıflarının duvarlarında asılı olsa hoş olurdu. Sence?
Resimlerimi eğlenceli bulduğuna sevindim. Eğer, ilkokullardaki eğitim daha kişilikli olsaydı resimlerimin o duvarlarda asılması da harika olurdu.

Senin mottonun babana ait olduğunu biliyorum. “Özgürlük, kendini disipline edebilmek için bir haktır.” Bu söz yaşamında sana ne kadar yardımcı oluyor?
Çok. Babam oldukça bilge bir adam.

Başka bilgece bir sözü var mı?
Bütün insanlar sıra dışıdır. Ama en sıra dışı işler sıradan kişilerden çıkar.

Kaos senin sanatında muhterem bir yere sahip. Sistemimiz bu durum karşısında alıngan olabilir. Gönlünü almaya ne dersin?
Düzen ve kaos da iç içedir. Düzene saygı duyuyorum ama kaosu da her zaman kucaklıyorum. Hayatımda karşılaştığım en güzel şeyler hep hatalardan ortaya çıkıyor.

Senin pipisinde ve kukusunda kalpleri olan insanlarını çok seviyorum. Sence o bölgelerimizde kalbimiz var mı?
İlginç olan her yerde insanların kalbi var.

Peki şu kelimler karşısında bize ne cümle kurarsın: Robot?
Emeği ifade eden Çekçe bir kelime. Aynı zamanda bir çeşit dans.

Dadaism…
Kurt Schwitters. Dadaizmin babası. Muhteşem bir hareket.

Tahta oyuncaklar…
Çok hoş.

Jimi Hendrix…
Dahi.

Underground müzik grupları…
Eskileri tercih ederim..

Televizyon…
Kötü bir bağımlılık ve zaman kaybı. “Kitlelerin afyonu” da denmiş zamanında. Aslında kötü programlar dışında televizyonla bir problemim yok. Hatta bir keresinde ekrana resim yapmıştım. Gördüğünüz gibi kanvas gibi de kullanıp yararlı bir şeyler yapabilirsiniz.

Londra…
Evim. Güzel vakit geçirdiğim yer.

İstanbul…
Sakinlikten çok uzak, renkli ve güzel bir şehir.

Whop Magazine

Perşembe, Kasım 09, 2006

İflah olmaz duvar kankası Banksy!






Yakalanma korkusunun ortaya çıkardığı adrenalin, şehrin gri ve sönük duvarlarını “özgürce” renklendirmenin ve sanatını açık alanda yüz binlerle paylaşmanın verdiği haz, pipolu ressam pozlarına girmeden sokak sanatı icra etmenin gururu… Ebeveynler her ne kadar “serserilik” olarak nitelendirse de günümüzde graffiti bir sanat akımı olarak kabul ediliyor. 1970’li yıllarda belirgin olarak ortaya çıkan bu duvar süsleme sanatı hala pek çok ülkede illegal olarak kabul edilse de, ruhunu duvarlara teslim eden özgür gençlerle baş edemeyen bazı belediyeler tarafından yavaş yavaş kabul görmeye başladı. Hatta ülkemizde bile graffiti sanatçılarına para verip şehrin sokaklarını şenlendiren belediyelere rastlamak mümkün.

Şimdilerde hip hop müziğiyle ve bol pantolon giyip ters şapka takan gençlerle özdeşleşen
graffiti sanatı kendi kahramanlarını yaratmayı başardı. On binlerce yıl önce mağara duvarlarına bizon resmi çizen graffitinin atalarını saymazsak, bugün ilk akla gelen “illegal” kahraman Banksy.

Kendisini gerilla sanatı yapan bir ‘anti’ olarak nitelendirmemiz yanlış olmaz. O, her ne kadar bir anti-kahraman olmayı tercih edip hiç ortalarda görünmese de, günümüzde özellikle gençler arasında bir kahraman haline gelmekten kurtulamadı. Bir yandan gaz maskeleriyle pozlar verip yüzünü, ismini, cismini saklamaya devam ederken, öte yandan hemen her gün bir gazetenin manşetini süslemekten de geri kalmıyor.

Gizem her zaman merak uyandırırmış. Tarih öncesi mağara resimlerinin sergilendiği bir sergide eserlerin orijinalleri yerine kendi eserlerini koyan, süpermarket arabası kullanan bir mağara adamı çizen, şımarık popçu Paris Hilton’un CD’lerini kendi korsan CD’leriyle değiştiren, Filistin ve İsrail’i ayıran duvarın üzerine protesto etmek amacıyla deniz manzaralı graffitiler çizen, CIA tarafından tehdit edildiğini iddia eden, İngiltere sokaklarını bezeyen 300 küsur graffitisi yetmezmiş gibi dünyanın birçok ülkesinin duvarlarında izini bırakan bu esrarlı adam kim?

Büyük olasılıkla kendisini tanımanın, eserlerini anlamaktan geçtiğini düşünen bu yeni yüzyıl dehasına kulak verelim. Madem şimdilik ismi bir muamma, biz de onun neler yaptığına bakalım ve hayret etmeye devam edelim. Her şeyden önce, şehrin duvarlarına şablonlar kullanarak birbirinden etkileyici çizimler ortaya çıkarmanın kahramanlık olarak nitelendirilmesini tuhaf karşılayabilirsiniz. Bu durumda size karşı iki teşhis koyabiliriz. Ya graffiti yapmanın ne kadar tehlikeli bir iş olduğundan haberiniz yok ya da çok kıskançsınız!

Sonuçta özel ya da kamu mülkiyetine ait olan duvarlara yapılan graffitiler söz konusu. Risk burada başlıyor. Bu duvarlar, graffiti savaşçılarının babasının malı değil, dolayısıyla kanunlar burada devreye giriyor ve ne kadar güzel olursa olsun duvarları konuşturmayı yasaklıyor. Söz konusu olan kişi Banksy olunca, tehdit ikiye katlanıyor. Çünkü o, bu duvarlara Mickey Mouse çizmiyor. Kimi zaman gözleri kapalı tutkuyla öpüşen Bush ve Saddam Hüseyin’i resmediyor kimi zaman elinde taş yerine bir buket çiçek fırlatan bir protestocuyu… Dolayısıyla onun eserleri renkli, estetik ve esprili olduğu kadar kimileri için oldukça rahatsız edici.

Dünyanın önde gelen müzelerine elini kolunu sallayarak girip orijinal sanat eserleri yerine kendi eserlerini koyan bu gözü kara adama “gerilla” denmesi de buradan kaynaklanıyor. Ama aklınıza yüzü kırmızı maskeli, elinde bomba olan gerillalar gelmesin. Onun maskesi bir maymun suratından oluşuyor ve elinde de genellikle şablonları oluyor. Buna rağmen girip de çıkamayacağı bir yer olmaması kendisine duyulan hayranlığı artırıyor.

Banksy’nin en büyük derdi savaşlar ve tüketim toplumuyla ilgili. İngiltere’de işlek bir caddenin duvarında polis memurlarını öpüştürmesi de tıpkı elinde çiçek fırlatan protestocu gibi şiddet karşıtlığı özleminin bir yansıması. Barışa dair en büyük eseri ise bugün savaşla anılan Ortadoğu topraklarında. Filistinlilerin karşı çıkmasına rağmen, Berlin’deki yıkılan “utanç” duvarının neredeyse 10 katı büyüklüğünde bir duvarın İsrail-Filistin sınırına inşa edilmesi Banksy’yi de rahatsız etmiş. O ilk defa kendisi için tuval olan bir duvarın yapımına karşı. Elbette protestosunu da kendi diliyle gerçekleştiriyor. Elinde uçan balonlar olan bir kız çocuğu, duvarın “öte” yanına geçebilmeyi simgeliyor. Duvarın “öte” tarafındakilere, her zaman gördükleri şehir yerine bir dağ manzarası sunuyor.

Banksy’nin en çok konuşulan eserleri arasında yer alan bu çalışmalar sırasında, Filistinli yaşlı bir adamla arasında geçen diyalog da ilginç. Banksy, duvardaki manzara çalışmasını bitirdikten sonra yanına yaşlı bir adam gelir ve duvarı çok güzel yaptığını söyler. Bunu övgü olarak algılayan Banksy de ona teşekkür eder. Oysa yaşlı amcanın derdi başkadır ve çok da nettir: “Ama biz duvarın güzelleşmesini istemiyoruz ki, hiç olmasın istiyoruz.”

Kahramanımızın son bombası ise gerçekten takdir edilmeyecek gibi değil ve direkt tüketim çılgınlığının sembolünü hedef alıyor. İngiltere’nin beş büyük müzik mağazasına girerek, çiçeği burnunda şarkıcı Paris Hilton’un CD’lerini kendi hazırladığı CD’lerle ustalıkla değiştiriyor. Elbette kapakta yine Paris’in şuh fotoğrafı var ama Banksy’nin ince zekasından nasiplenmiş bir şekilde. CD’yi satın alan Paris hayranlarını ise bir sürpriz bekliyor: Banksy’nin hazırladığı şarkılar! Evet, özellikle “Ben ne iş yaparım?” adlı şarkı, bizim şımarık sosyete kızını anlatmak için ideal bir parça. Elbetteki bu büyük “saldırı” karşısında manşetler bir kez daha Banksy ile süsleniyor: “Esrarengiz graffiti gerillası bu kez Paris’i hedef aldı!”

Görünen o ki; isminin popüler olmasını istemeyen Banksy gerçek kimliğini sakladıkça, hayranları her geçen gün artmaya devam edecek. Duvarlarda görülen espirili, sivri ve düşündürücü her resim karşısında heyecanlanılıp “Banksy bizim mahalleye de uğramış” diye şehir efsaneleri yaratılacak. Küçük çocuklar geceleri evlerinin karşısındaki duvarı gözetleyip bu gizemli adamı bekleyecek ve büyüyünce graffitici olmak isteyecek. Şimdi duvar ve sprey ikilisini yasaklayan otoriteler, yarın onun eserlerini baş tacı edecek ve dünyanın tüm şehirleri Banksy Açıkhava Müzesi’ne dönüşecek. Demedi demeyin…

Whop

Perşembe, Eylül 21, 2006

Rock camiasının yeni ev sahipleri: Çilekeş

Albüm yayınlanalı çok oldu. O günden bugüne neler yaptınız? Değişen çok şey oldu mu hayatınızda?

Görkem: Albüm Temmuz’da çıktı ve gala konserini Eylül ayında gerçekleştirdik. Onun sonrasında da İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Eskişehir, Antalya, Kayseri şehirlerinde konserlere devam ettik. Kasım ayında bir Honduras durağımız oldu, sanırım bugüne kadar gerçekleştirmiş olduğumuz en ilginç konserdi. Oradaki yaklaşık 10000 kişiye Türkçe sözlü rock dinletmiş olduk, ufak çaplı bir Orta Amerika turu da yapmış olduk. “Takım böyle tutulur” filminin müziklerini yaptık. Hayatımızda değişen çok şey olmadı daha önce de müzik yapıyorduk, şimdi ise eskiye göre biraz daha iyi şartlarda müzik yapabiliyoruz. Zaten hem kendimiz, hem de diğer müzisyenler için bu daha iyi şartların sağlanabildiği bir ortam yaratabilmeyi bir misyon olarak görüyoruz ve bunun için diğer arkadaşlarımızla birlikte çaba gösteriyoruz. Başımıza gelebilecek en güzel değişikliğin, Türkiye’de rock gruplarının çok daha iyi imkanlarla müzik yapabilmeye başladığını görmek olurdu herhalde...

Cumhur: Her geçen gün konserlerimize katılımın artması ve konserlerin daha coşkulu geçmesi en güzel değişiklikti sanırım.

Fanta Genç Yetenekler Aramızda Yarışmasına öylesine katıldığınız doğru mu?

Görkem: Aslında o zamanlarda yapmış olduğumuz besteleri profesyonel bir jüri önünde çalıp kendimizi değerlendirmek istiyorduk. Bar programı yapıyorduk fakat bir süre sonra insanların yaptığımız coverlardan çok kendi bestelerimize ilgi gösterdiğini farkettik. Albüm için önümüzde çok uzun bir yol olduğunu biliyorduk ve tam o sırada karşımıza çıkan Fanta Genç Yetenekler Aramızda yarışmasının bir “ilk adım” olabileceğini düşündük. Öylesine katılmış olmasakta, son başvuru gününde tesadüfen formunu görüp son anda katılmış olduk.

Cumhur: Öylesine katılmadık ama katılmamız biraz şans eseri oldu. Bir gün daha görmeseydik başvuru formunu katılmamış olacaktık.

Müzik yarışmalarının gruplara sizce ne getirisi oluyor? Fanta Yarışması olmasaydı şu an siz nerede olacaktınız?

Görkem: Şart olmasa da gerçekten iyi fırsatlar yaratabildiğini gördük. Amatör adı altında geçen iyi grupların sayısı çok fazla ve gerek şirketler, gerekse prodüktörlerin dikkatini üzerlerine çekebilmek için prestijli yarışmalarda alınan dereceler o grupların bir adım önde başlamasını sağlayabiliyor. Fanta yarışmasını kazanmış olmamızdan çok, İstanbul’da gerçekleşen bir Türkiye finalinde Ankara’dan işi gücü bırakıp bizi desteklemeye gelen bir otobüs dolusu insan bize yaptığımız işi o kadar çok sevdirdi ki, sonuç ne olursa olsun biz yine buralarda olurduk gibi geliyor bana. Ancak tabi ki çok iyi bir referans olduğu kesin, birçok değerli müzisyenle, şirketlerle bu yarışma sayesinde tanışmış olduk sonuçta, daha hızlı yol alabildik...

Cumhur: Yarışmalar grupların kendilerini gösterebilmeleri için iyi bir fırsat. Ülkemiz şartlarında şirketlerin, prodüktörlerin ve basının ilgisini çekmek pek kolay değil ama yarışmalar bunun için iyi bir platform oluşturuyor.

Albüm, beklediğinizden daha uzun sürede çıkmış. Bu gecikmenin nedeni ne?

Görkem: Geç çıkmasını, hatta hiç çıkamamasını bile bekliyorduk açıkcası. Albüm çıkışı için ilk öngördüğümüz zamanlarda şirketlerin ve prodüktörlerin bizimle aynı derdi paylaşmadıklarını gördük ve tamamen kendi istediğimiz gibi bir albüm yapabilmek adına çok büyük isimleri bile teşekkür ederek geri çevirmek durumuda kaldık.Bizim için içimize sinecek ve yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda gurur duyacağımız bir iş çıkarma derdi herşeyden önemliydi çünkü. Çok daha önce, belki de çok büyük ticari başarılara imza atıp günü kurtarmak pek ilgimizi çeken bir çizgi değildi. Bu yüzden şartların bizim istediğimiz gibi olabileceği bir zamanı beklemek zorundaydık. Rock müziğe artık eskisinden daha çok yatırım yapılıyor. Biz ise ancak bu yatırımın müzikalite standartlarındaki çıtanın yükselmesi yönünde yapıldığı zaman kendimizi gerçek bir “rock grubu” gibi hissedebileceğimizi düşünüyorduk. O yüzden doğru zamanı bekledik.

Cumhur: Bu gecikme bilinçli bir tercihti ve şu an bulunduğumuz noktada doğru bir tercih olduğunu görebiliyoruz. Aradan geçen zaman bizim, dolayısıyla müziğimizin de gelişmesini sağladı.

Albümde Aylin Aslım, Fuat ve Burak Gürpınar konuk sanatçı olarak yer almış. Onlarla bu albümde nasıl buluştunuz? Albüm öncesinde de bir dostluğunuz var mıydı yoksa iş ortaklığı şeklinde mi değerlendirelim?Başka örneklerde var.Rock camiasında müzisyenler çok mu yardımsevere? Bu dayanışmayı siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Görkem: Tamamen şarkıların ihtiyacı olduğunu düşündüğümüz seslerdi hepsi. “Yetmiyor” şarkısını çalarken malum yer geldiğinde hepimiz benzer bir melodi mırıldanıp duruyorduk, kulaklarımız o sesi duymak istiyordu. Bir süre sonra o melodiyi Aylin Aslım taklidi yaparak söylediğimizi farkettik çünkü şarkının o bölümü düpedüz Aylin Aslım sesi istiyordu bize göre. Aylin albümün öncesinde de çok sevdiğimiz bir arkadaşımızdı zaten. Bu düşüncemizi ona söyledik ve birgün stüdyoya gelip bize Yetmiyor’da eşlik etti. Hiçbir müdahale olmadan tamamen bizim duyduğumuz melodiyi aynen yapıştırdı oraya = ) . Hissedilenlerin aynı olması bu birlikteliği kaçınılmaz kılan şeydi.

Ali: Fuat da benzer bir şekilde “Gözaltı” şarkısında bize katıldı. Stüdyolarda şarkıyı hep çalıyorduk fakat nakarat dışındaki bölümlerde şarkının sözlerini en iyi şekilde “Rapüstad”ın açabileceğini düşündük. Fuat’ın dünya standartlarında bir rapci olduğunu düşünüyoruz ve yaptığı işe fazlasıyla saygı duyuyoruz. Şarkı geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz 2 arkadaşımıza ithaf edildi ve bireysel silahlanmaya karşı bir tavırla yazıldı. Kaybettiğimiz arkadaşlarımızdan Adil Soydan’ın rap müziğe olan bağlılığı da bu şarkının formatını doğrudan etkiledi tabi ki. Bizler her türlü müziğin kaliteli yapıldığı zaman arkasında duruyoruz bu yüzden rock cephesinden rap’e karşı gelebilecek herhangi bir tepkiyi umursamadık, bizce çilekeş-fuat düeti olması gereken birşeydi, en önemlisi müzik orada onu gerektiriyordu. Bir iş ortaklığından çok, bizimle aynı kafada, aynı şeyleri hisseden bir müzisyenle birlikte herzaman olduğu gibi canımızın istediği gibi bir şarkı yapmaktı, öyle de oldu. Burak Gürpınar albüm sürecinin çok daha öncesinden beri desteğini gördüğümüz, çok sevdiğimiz bir arkadaşımız. “Kürar” şarkısının özelliği de yapılmış ilk davul düeti olmasıdır. Şarkı Çilekeş tarafından çalınıyor ve sonunda birçok müzik dinleyicisinin ilk duyduğu anda ayırt edebileceği bir groove, bir sound çıkıyor karşımıza : Burak Gürpınar’ın çaldığı davul tabi ki... Demoları dinlerken bu teklif bu kez Burak tarafından geldi ve duyar duymaz hemfikir olduk, çok sevinerek atladık hemen.

Cumhur: Albümde yer alan konuk sanatçıların hepsi de Çilekeş’i en az bizim kadar sahiplenen insanlar. Rock camiasında buna benzer dayanışmaların olması da çok sevindirici, çünkü bu iş en çok birlikte yapıldığı zaman keyif veriyor. Zaten genelde rock müzisyenleri arasında yapılan ortak çalışmalar genellikle arkadaşlık ilişkileri doğrultusunda, “samimice” yapılıyor. Bu yüzden ortaya çoğu zaman uyumlu ve güzel işler çıkıyor...

Albümün kayıtları ITU MIAM’da yapılmış. Özellikle tercih etmenizin nedeni var mı?

Görkem: Daha önce de bahsettiğimiz gibi albümün tamamen istediğimiz gibi olması için bazı şeylerin sağlanabildiği bir ortam talep ediyorduk. Bunların başında da kafamızdaki soundu yaratabilmek için prodüktörümüz Volkan Başaran’ın önerilerini dikkate almak geliyordu. Türkiye’de özellikle davul kaydı konusunda bazı eksiklikler olduğunun farkındaydık ve Volkan sound konusunda kesinlikle sözü dinlenmesi gereken bir insan. Bu yüzden davul kayıtlarını MİAM’da yapma konusunda çok ısrarcı davrandık, kesinlikle ihtiyacımız olan soundu çıkarabileceğimiz bir stüdyo MİAM.

MIAM’ı müziğin gelişimi açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cumhur: MİAM öncelikle kayıt teknolojisi yönünden benzerlerinden üstün bir stüdyo, bu da orada çalışan müzisyenlerin kafasındaki soundun gerçeğe dönüşmesini kolaylaştırıyor. Teknik aksaklıklarla ya da imkansızlıklarla boğuşmak yerine sınırları zorlamak daha iyi sonuçlar doğuruyor. Ayrıca yetiştirdikleri ses mühendisleri müzik piyasasındaki çok büyük bir açığı kapatıyor ve işini gerçekten iyi bilen teknisyenlerle çalışmak bizleri çok rahatlatıyor.

Albüm kapağındaki görselleriniz çok güzel. Christopher Brown kimdir?

Cumhur: Albüm kapağımız uzun bir çalışma sonucu ortaya çıktı ve birden fazla insanın emeği var bu işte. Kapaktaki silüet Fatih Uysal’a ait, Yine kapaktaki çilekeş logosu çok sevdiğimiz dostumuz Burak Gürpınar’ın elinden çıktı. Tasarımlar ise Özlem Ölçer ve Tarık Özbalkan’a ait. Fotoğrafları ise Christopher Brown çekti. Kendisi alanında çok başarılı bulduğumuz bir insan ve dünya çapında bir çok müzisyen ve gruplarla çalışmaları mevcut.

Albümden önce de zaten bir çok konser vermiştiniz. Dinleyicileriniz yine vardı. Konserlerinizde ve dinleyici profilinizde nasıl bir değişim gözlemliyorsunuz?

Cumhur: Albüm öncesinde de bizi takip eden ve neredeyse bütün konserlere gelip şarkılarımızı bir ağızdan söyleyen bir kitlemiz vardı. Ama bu kitle çoğunlukla Ankara’daydı. Albümle birlikte çok daha büyük bir kitleye sesimizi duyurmuş olduk. Konserlerimiz daha kalabalık olmaya başladı ve Ankara dışındaki şehirlerde de çok keyifli konserler vermeye başladık. Tabi seyircinin sesi de daha gür çıkmaya başladı doğal olarak...

.Radikal Gazetesi’nde yayınlanan bir röportajınız için tekzip yapmışsınız. Ve orada prodüktörünüz Volkan “albüm bitti ama siz hala bir şeyler talep ediyorsunuz” demiş. Neden o kadar gerilimli bir dönem yaşadınız? Nelerdi Volkan’ın bahsettiği talepleriniz?

Cumhur: Grupça yaptığımız işlerin yapabileceğimizin en iyisi olmasını istiyoruz her zaman. Bu da ciddi bir özeleştiriyi beraberinde getiriyor. Acaba şu şarkının burasını şöyle mi yapsaydık türünden konuşmalar sürekli oluyor. O dönemde de “acaba” sorusu hiç eksilmediğinden Volkan’dan bu tür taleplerimiz oluyordu.

Parçalarınızın sözleri çok karamsar ve olumsuz geldi bana. Yazım süreci nasıl geçiyor? Sözleri kim yazıyor, ortaklaşa mı çıkıyor?

Ali: Genelde ben ve Görkem yazıyoruz sözleri..Yazım süreci diye bir şey pek yok aslında..Geliyor ve gidiyor..O an içinde ne varsa, dışarı ne çıkıyorsa artık..En son Cucu gelip imla kontrolü yapıyor..

. Sizin renginiz siyah mı? Ne? Neden?

Ali: Siyah iyidir..

Müzik gruplarında amatör ruhu korumanın şart olduğu söylenir bazılarınca. Sizce?

Cumhur: Amatör ruh dendiğinde benim anladığım şey; heyecanını ve müzik yapma isteğini kaybetmemek. Bu yüzden kesinlikle var olması gerekli diye düşünüyorum.

Başka müzisyenlerle yapılan düetler genelde albümde kalır. Ama siz sürpriz yapıp Fuat ya da Aylin Aslım’ı da konserlerinize dahil ediyorsunuz. Önümüzdeki konserlerde de dinleyicileriniz böyle sürprizlere hazır olsun mu?

Cumhur: Albümdeki düetler sırf düet de bulunsun arada diye yapılmadı. Gerçekten yaptıkları işleri beğendiğimiz ve beraber müzik yapmaktan keyif aldığımız kişiler hepsi. Bunu sahneye taşımak da ayrı bir keyif veriyor bize, umarım bu birliktelikleri tekrarlayabiliriz zaman içinde.

Müzisyenler arasında kıyas yapmak müziğin gelişimine katkı sağlar mı? Başka gruplar bir kıstas olabilir mi? Sizin Manga’yla bir arkadaşlığınız var ama yine de sürekli onlarla kıyaslanmaktan rahatsız mısınız yoksa işin doğal süreci mi bu?

Ali: Ülkemizde bu müziğe dair fazla alternatif yok..Haliyle insanların birilerini birilerine benzetmesi çok doğal..iyi mi kötü mü bilmiyorum ama rock piyasası genişledikçe herkesin kafası da rahatlıyacaktır..

. Sizin ülkemizde beğendiğiniz müzisyenler kimler?

Ali: Kurban var Athena var Tamburada var..Liste çok uzun..

Müzik dışında neler yaparsınız?

Cumhur: Aslında müzik dışında yaptığımız az şey var diyebilirim. Okullarımıza devam ediyoruz, arkadaşlarımızla vakit geçiriyoruz. Pek özel bir şey yok aslında.

. Play station hobiniz varmış. Hangi oyunları oynamayı tercih ediyorsunuz? Sevgililerinizden ya bilgisayar ya ben diye tehdit aldığınız oluyor mu?

Ali: Futbol oynuyoruz genelde..Pes5 bu aralar..Gruplar arası tekliflere açığız..

Tehdit aldık mı bilmiyorum ama buna çok müsait derecede vakit ayırıyoruz sanırım..


Önümüzdeki günlerdeki programınız neler?

Cumhur: İkinci klibimizi “kendimden geriye” ye çektik. Yönetmenliğini Gürcan Keltek yaptı ve bizi tatmin eden güzel bir çalışma oldu. Yakın zamanda müzik kanallarında görebilirsiniz bu klibi. Konser bilgilerini ise www.cilekes.com.tr adresinden takip edebilirsiniz.


Seksendört'ün gizli bir tarikatı mı var?

Geçtiğimiz yıl rock müzik açısından verimli bir yıl oldu denilebilir mi? Duman, Athena, Kurban, Replikas, Direct, Şebnem Ferah, Vega ve nicesi yeni albümlerini yayınladı. Bildik isimlerin dışında pek çok yeni grupla da tanıştık. Çilekeş, Teneke, 110, Deja-Vu, Dorian ve Badem bunlardan birkaçı… Televizyon ve radyolardan çok daha önce internet yoluyla tanıştığımız seksendört grubu da ikinci kategoride albüm çıkaran gruplar arasında. Aslında albüm çıkmadan önce de verdikleri sayısız konserle kendi dinleyici çevrelerini oluşturmuşlar. Grubun adı da sizi yanıltmasın. Çocuklar 84’lü değil, yaş ortalamaları 23. Ve bir çok rock grubuyla ortak özellikleri Ankaralı oluşları. Ama Ankara’dan ayrılmaya pek niyetleri yok. .

Daha albüm çıkmadan herkes sizi tanıyor. İnternette neredeyse hakkınızda 3000 yorum var. Sizin için oluşturulmuş gizli bir tarikat falan mı var yoksa?

Tuna: Bir tarikattan haberimiz yok. Zaten “Ölürüm Hasretinle” parçasının demosu da ilk olarak internette yayıldı. Aslında 3000’den daha fazla yorum var. Bu albümden önce de böyleydi. Kolay anlaşılabilir bir anlatım dilimiz olduğundan, her kesimden çok fazla sevenimiz var.

Sizi bilenler "Sex&Dirt" olarak biliyor. İlk önce böyle kullanıyordunuz, sonra niye bu "seksendört" e evrildi?

Serter: Evet, grubu ilk kurduğumuzda İngilizce besteler yaptığımız için sex&dirt olarak anılıyorduk. Ama Türkçe müzik yapmaya başlayınca böyle olmasını daha uygun bulduk.

İlki daha anlamlı sanki. 84 uğurlu rakamınız mı yoksa?

Serter: Yok, aslına bakarsan uğurdan daha fazlasını içeriyor.

Hacettepe olarak tanınmanızın nedeni ne? Parçanızdan mı kaynaklı yoksa Hacettepe Üniversitesi’nde verdiğiniz muhteşem konserlerle bir ilgisi var mı?

Erdem: Gerçekten de Hacettepe Üniversitesi’nde verdiğimiz tüm konserler çok iyi geçti. Bu ismi biz kendimiz takmadık ama sanırım bu sebepten dolayı böyle anılıyoruz.

Albüm süreci nasıl geçti?

Okan: Albüm üzerinde neredeyse bir yıl çalıştık. Albümü Ankara ÇSM STUDIO' da Tuna ve ben kaydettik. Mixaj’ı da bize ait. Parçaların oluşma evresi de önce Tuna ve erdem iskelet bir şeyler hazırlayıp gruba sunuyor, son hali, Serter ve benim katılmamla stüdyoda oluşuyor. Albümdeki 10 şarkının sözleri ve bestesi bize ait.

Albüm çıkarma aşamasında karşılaştığınız zorluklar nelerdi?

Erdem: Tabi grubun kendi albümünü kendisinin kaydetmesi zor bir şey sonuçta.Teknik ekipman eksiklerimiz vardı ama bu bizi daha çok gaza getirdi. Planlı ve programlı ve gayet eğlenceli bir şekilde kaydettik. Tabii mix aşaması artık delirme belirtileriyle sonlandı.

Hangi parçalara klip çekmeyi düşünüyorsunuz?

Tuna: İlk klibi ‘Ölürüm Hasretinle’ parçasına çektik. Elimizden gelse hepsine çekmek isteriz ama bu olanaksız. Hepsini çok sevdiğimiz için şu an karar aşamasındayız.

Internet sitenizin tasarımı çok güzel olmuş. Tasarımı kime ait?

Okan: Teşekkür ederiz. Sitenin tasarımı Ankara'dan arkadaşımız olan Gürkan Erol'a ait. Biz de çok beğendik, sonuçta sitemizin bizi yansıtması sevindirici.

Canlı bir forumu da var. Dinleyicilerinizin sizi sitenizde online görme ihtimali nedir?

Serter: Şu an için ihtimal yok. Ama sitemiz tam anlamıyla oturduğu zaman böyle bir platform oluşturmayı düşünüyoruz.

Peki, sitenizde gördüm: 84 mania nedir?

Erdem: 3 sene öncesinde fan klüplerimizden birisinde başlatılan bizimle ilgili tüketim araçlarını içinde barındıran bir proje.

Bugünlerde artık insanlar albüme para vermektense internette paylaşım programlarından albüm indiriyorlar. Müziğin bu şekilde nette dolaşımına ve sınırsızca paylaşımına nasıl bakıyorsunuz?

Serter: Grubun tanıtımı ve müziğin paylaşımı için internet çok faydalı bir iletişim aracı. Fakat bizde bunun da yasal olarak yapılması gerekiyor. Diğer ülkelerdeki veya Avrupa’daki örnekler gibi çok cüzi miktarlarla ücretler talep edilebilir. Fakat bu işin korsandan farkı yok. Ülkemizde yapacak hiçbir şey yok gibi görünüyor. Sadece bilinçli bir dinleyici kitlesi oluşması gerekiyor.

Bugüne kadar nerdeyse 500 konser vermişsiniz. Çok iyi bir rakam. En çok zevk aldığınız konser hangisiydi?

Okan: Şu zamana kadar çok iyi ve kötü şartlarda konserler verdik. Hepsinin tadı başkaydı. En çok zevk aldığımız konserler, Hacettepe Üniversitesi şenlikleri, Bolu İzzet Baysal Üniversitesi, Fethiye Kayaköy.

Kıyaslama yapacak olursak büyük şehirde yaşayan dinleyicilerle, ufak şehirde yaşayanlar arasında ne gibi farklar gözlemlediniz?

Serter: Büyük şehirde olanak ve alternatifler çok olduğu için seçici olmak gibi bir şansları var. Ufak şehirlerde ise böyle bir lüks fazla yok. Ve biz bu yüzden Anadolu’da konser vermeyi çok istiyoruz.

Ankara'nın havası mı suyu mu? Niçin hep iyi gruplar ve fazlasıyla müzisyen Ankara'dan çıkıyor? Sizce bu "ciddi" şehir sizin müziğinizi nasıl etkilemiştir?

Okan: Ankara'da müzisyen olabilmek için gerçekten çok çalışmanız gerek. Ankara seyircisi çok seçici davranıyor. İstemediği grubu dinlemeyerek onları daha çok çalışmaya teşvik ediyor. Kötü yanları olsa da müziğimize pozitif etkisi var Ankara'nın.

Ankara'dan İstanbul'a yerleşmeyi düşünüyor musunuz?

Tuna: Hayır!

Rock müziğin ülkemizdeki gidişatını nasıl buluyorsunuz?

Serter:Biz olmasaydık her şey çok güzel olacaktı. Ama biz çıkınca ortalık karıştı!

Sizin beğendiğiniz yerli gruplar hangileri?

84: Ünlü, Athena, Kurban, Metropolis, Çilekeş, Duman, Kangroove…

Çarşamba, Eylül 14, 2005

Göksel'i konuşuyoruz


Şimdiye kadar çıkardığı 3 albümle kendine has tarzını yaratan Göksel'in , ''Arka Bahçem'' isimli yeni çalışması piyasaya çıktı. Daha şimdiden ''Bi Seni Konuşurum'' adlı şarkı İstiklal Caddesi'ndeki müzik marketlerin yeni marşı oldu. Şimdiye kadar ailemizin şirin kızı olarak sevdiğimiz Göksel, yeni albümünde ''tuttuğunu koparan'', ''kadınsı'' yanını bizlere gösterecek. İşte Göksel'le yeni albümü üzerine yaptığımız söyleşi...

Son albümünüzden bu yana neler yaşadınız? Neler katıldı hayatınıza?

Evlendim!! Onun haricinde çok büyük bir değişiklik yok gibi görünse de kendimle ilgili değişimler yaşadım. Ben kendimi geliştirmeyi çok seviyorum. Okuyorum, gitar çalıyorum, daha iyi çalmaya çalışıyorum. Aynı zamanda ruhsal bir gelişim de yaşadığım bir dönemdeydim. Çünkü kendimi rahat bırakmaktan yola çıkarak, kendim üzerine çok kafa yordum.

Yeni albümden bahsedebilir misiniz bize; daha önceki albümlerden ne gibi bir farkı olacak?

Bildiğiniz, o kırılgan, çocuksu halim devam ediyor. Ama bu albüm enerjimin çok yükseldiği bir döneme denk geldi. O yüzden diğerlerine göre daha hareketli. Bir de kimselere göstermediğim ''tuttuğunu koparan, kadınsı'' tarafım yansıdı bu albüme.

Peki buna ne yol açtı birden? Bu değişimin nedeni ne?

Aslında bir değişim yok. Ben zaten hep böyleydim. Sadece zaman zaman ruh halim değişiyor, hep böyle dalgalanmalar yaşıyorum ben.

Depresyonla hüzünlendik, Firar’la hopladık zıpladık. Bu albümle bizi nasıl bir ruh hali bekliyor?

Tamamen cesur ve özgür olmaya davet eden bir albüm bu. Zaten albüm cesaret veren bir parçayla başlıyor. Ben nasıl hayata sıkı sıkı tutunuyorsam, beni dinleyenler de bu hissi alacak. Yeni bir başlangıç yapmak isteyen herkese önerebileceğim bir albüm.

Parçalarınızın söz ve müzikleri size ait, duygusal durumunuzun albümlerinize nasıl etkisi oluyor? Mesela bu albümünüzde evliliğinizin yansımaları var mı?

Gülüyor- Tam olarak evliliğimin yansıması denemez ama, artık bambaşka bir hayatın içindeyim. Evlilikle birlikte kendimi daha çok sorguladığım bir döneme girdim. İçten gelen, yani kendimle ilgili bir özgürlük arayışı içine girdim. Ve tüm bunlar, yaşadıklarım, duygu değişimlerim şarkılarımı etkiliyor tabiki.

İlk şarkınızda daha cesur ve daha güçlü olmaya karar verdiğinizi söylüyorsunuz. Önceden cesur olmanızı engelleyen şey neydi? Ya da şu an sizi daha cesur kılan şey ne?

Gülüyor- Aslına bakarsanız bu Türk toplumunun genel sorunu. Adını koymadığımız bir takım yasaklar var hani, tabular falan..O tabuları kıramıyoruz biz. Bunda aman ayıp olmasın, kimseyi kırmayayım endişesi de etkili oluyor tabiki. Mesela kırmamak için ayıp olmasın diye söylemediğmiz o kadar çok şey var ki..Bir kere hayır bile diyemiyoruz. Oysa hayır diyebilmek çok önemli.Ben de sonuçta 80 kuşağının bir üyesi olarak burda doğdum, büyüdüm. Tüm bunları fazlasıyla yaşadım. Ben, ''İçimde patlamaya hazır bir bomba var'' diyorum ama aslında sokakta yürüyen milyonlarca insan patlamaya hazır.

Peki yerleşmiş süregelen bu kabukları kırmanız birden nasıl oldu?

Demin tabulardan bahsettim ama bunları yıktığımı söylemedim. Sadece farkına vardım. Kendimi çok sorguluyorum, artık eskiye göre kendimi daha rahat bırakmaya çalışıyorum ama ''tamam, başardım!'' diye bir şey yok. Ama yeni bir şeye başlamak için karar vermek çok önemli, karar verince her şey yoluna giriyor. Ve ben de artık kararımı verdim!

Değişik bir müzik tarzınız var. Pek çok farklı kesimden insana hitap ediyorsunuz. Yaptığınız müziği siz nereye koyuyorsunuz?

Aslında öyle bir yer yok. Yeni bir yoldan gitmeye başladım ben. Kendi tarzımı oturttum ve bu da beni mutlu ediyor. İlla bir isim koymak gerekirse alternatif pop diyebiliriz.

Müziğinizin oluşumunda sizi etkileyen müzisyenler var mı?

Vega’dan Suzan’ın bende etkisi vardır kabul ediyorum. Onun dışında etkilenmek değil ama çok beğenerek dinlediğim pek çok müzisyen var. Hümeyra’dan Sezen Aksu’ya kadar severek dinlediğim çok sanatçı var. MFÖ, Bülent Ortaçgil..Son dönemde de Joss Stone diye bir kızcağız var-Gülüyor-Kızcağız diyorum çünkü çok genç henüz. Onu ve Maroon 5’ı çok beğendim.

Daha çok arabesk parçaların coverlarını tercih ediyorsunuz?

Arabesk parçaları cover yapmaktan korkmuyorum.

Peki özel bir tercih mi arabesk parçalar?

Ben arabesk müziği çok seviyorum. Mesela Orhan Gencebay'ın şarkılarının çoğuna bayılıyorum. Bu arada şöyle bir eleştiride bulunmak istiyorum. Alternatif müzik yapanların bir kısmı arabeski tamamen reddediyor. Bu, bana çok yanlış geliyor. Sonuçta biz burda doğduk, büyüdük. Arabesk müzikten etkilenmememize imkan yok. Bu müziği görmezden gelmek bizi bambaşka yerlere, batı özentiliğine kadar götürür. Çok güzel enstrümanlarımız var, bence bunları kullanmaktan çekinmemeliyiz. http://www.studyoimge.com/yazikazani_alt.aspx?yaziID=3594