sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Nisan 22, 2010

Bak Büşra, işte Mine!




Leman çizeri Bahadır Boysal’ın uçuk karakteri, türbanlı, çılgın kız “Büşra” 19 Mart’tan bu yana beyazperdede boy gösteriyor. Büşra için, “Yılın en çok konuşulacak filmi” dendi. Çok da konuşuldu. Yapımcı, yönetmen, senarist ve başrol oyuncusunun ilk uzun metrajı olan film; eleştirmenler tarafından “vasat” değil, tam not alarak “çok başarılı” olarak değerlendirildi. Karikatür Büşra’yı ete kemiğe büründüren filmin başrol oyuncusu Mine Kılıç, tüm zorluğuna rağmen çok iyi bir iş çıkardı. Biz de Mine’yi karşımıza aldık, konuştuk. Sorularımıza cıvıl cıvıl cevaplar verdi.

Büşra filmi sonunda vizyona girdi. Koşuşturmalı günler sona erdi diyebilir miyiz?
Mine Kılıç: Asıl koşuşturmaca şimdi başlıyor demek daha doğru! Şu aralar bir televizyon programından diğerine yoğun bir süreç yaşıyoruz. İşin PR kısmı benim hoşlanmadığım bir süreç ama olabildiğince anlatmaya çalışıyoruz işte filmimizi.

Seni biraz daha yakından tanıyabilir miyiz? Kaç yaşındasın, kimsin, neler yapıyorsun?
Ben 24 yaşındayım, oyunculuk eğitimi aldım ve mesleğim bu oluverdi! Saplantılı değilim bu meslekle ilgili. Olay, keyif aldığın bir şeyi keyif aldığın sürece yapmak benim için. Büşra’da başrol oynayıp arkasından kamera arkasında sanat grubunda çalıştım. Renk skalası genişledikçe güzelleşiyor hayat. Sanırım asıl odağım sinema, sinemayla ilgili her alan keyifli benim için ama şu an oyunculuk var önümde. Sonrasında ne gelecek bilmem, yazıyorum da aynı zamanda. Kamera arkası da ilgimi çekiyor. Bakalım ilerde nereye götürecek yol…

Oyunculuğa nasıl başladın? Ben, seni ilk kez Dengesiz Herifler klibiyle tanımıştım!
Oyunculuğa mezun olduktan hemen sonra gelen bir dizi teklifiyle başladım. Arkasından bir sezon tiyatro geldi ve sonrasında da “Büşra”. Birkaç kısa film ve meşhur klibimiz!

Büşra, sanıyorum ilk uzun metrajın. Filmle yolun nasıl kesişti?
Filmle yolum barda kesişti! Arkadaş grubumla eğlenirken filmin yapımcısı fiziksel benzerliğim sebebiyle Büşra hakkında konuşmak için benden mail adresimi istedi ve oyuncu olduğumu bilmiyordu. Kafa bulduğunu düşünsem de kaybedecek birşey yok diyerek verdim adresi. Sonrasında uzun bir deneme sürecinin ardından bende karar kılıp “Büşra sensin” dediler. Ben de “Eyvallah” dedim, başladık bitirdik.




Tereddüt ettin mi hiç teklif sana geldiğinde?
Ettim. Gündemin türban sorunu ile çok meşgul olduğu bir dönemdi. Ama ekibin niyetini ve derdini ne anlatmak istediğini anlayınca sindi içime. Zaten karikatürden beyazperdeye uyarlama fikri çok hoşuma gitmişti.

Henüz çok taze ama şu ana kadar gelen tepkiler nasıl? Olumlu ya da olumsuz, seni en çok sevindiren ya da üzen yorumlar neler oldu?
Beklemediğim kadar yapıcı eleştiriler alıyoruz. Benim için önemli olan kimsenin sıkıntısıyla prim yapmadan birşeyler söyleyebilen bir projenin içinde olmaktı ve bunu başardık sanıyorum. Atilla Dorsay ve SİYAD üyelerinin film hakkında yaptığı yorumlar beni gerçekten heyecanlandırdı. Önyargılarla dolu, henüz filmi izlemeden yapılan olumsuz eleştirilereyse üzülüyorum ama bu yaptığım işin eleştirilmesinden kaynaklı bir üzgünlük değil. İnsanların bir türlü iyi niyetli olmayı becerememesine takığım.

Çekimler sırasında seni zorlayan bir sahne oldu mu?

Yaz aylarında türbanla saatlerce çekim yapmak biraz sıktı.

Peki, başına ilginç ya da komik bir şey geldi mi?

Gece üçte Maçka’da bir parkta çekim yaparken, seti travestinin basması komikti mesela! “Niye bunu çekiyorsunuz laaaaaaaaaaannnn, beni çekiiiiiin!” diye ortalığı dağıttı. Polis gelene kadar durdurduk çekimleri.

Bundan sonra nasıl bir oyunculuk kariyeri çizmeyi düşünüyorsun?

Kariyer planlaması yapmadım. Seçici olmaya çalışacağım, mümkün olduğunca farklı karakterler seçmeye gayret edip ağır ağır ama sağlam ilerleyeceğim diye umuyorum

Oyunculuk dışında nelerle uğraşıyorsun?
Fotoğraf, dalış, yazmak, en çok da düşünmekle uğraşıyorum!

Bu röportaj Hürriyet Kampüs ekinde yayınlandı.

Pazartesi, Mart 08, 2010

Who the fuck is Alice?




Başlık "herkesin hayal gücün kendine" de olabilirdi. Hatta burda cahil sanıliyim de "ay kız cehaletinden Tim Burton'a bok atmış" desinler diye "herkez" de yazabilirdim. Lakin bu yazacaklarım, aylardır büyük hayallerle Alice'i bekleyip de yerine soluk benizli ağlayan leblebiyi gören bir kızın feryadıdır. Tim, sana fena bozuğum söyliyim. Buna ancak "Nightmare After Alice" derim. Benim ilk okulda okuduğum bu kitabın üzerine bir gram bişey koymamışsın güzel abim. En son da İngilizcesini okuduğumdandır heralde, s.kik İstinye Park'ta türkçe dublajla izlemek zorunda kalıp hezeyana uğradım, beklentilerim taşa dönüştü. Burda senin suçun yok tabii. Bir de internetten 3D eğlencesiyle ibaresine kandım. Son anda bileti geri verip "Veda"ya gidecektim ama boyfriend'im sakin günündeydi. Sakin demişken, Sakin'le bi röportaj yapmam lazım. Neyse Alice'in hatrı da var, tabii girdik filme.

Özetle, ilk okulda olsaydım, yine de bir burun kıvırırdım. Zira biz sinema çıkışında ilk 10 çocuğu durdurup sorduk:"Sevdiniz mi" bir cevap alamdık, zaten çoğu annesini kucağında uyuyakalmıştı. Leblebi suratlı Alice beni bile uyuttu. Filmdeki en büyük hayal kırıklığım da Kırmızı Kraliçe'nin kartlarıydı. Ben onları öyle hayal etmemiştim, kalorifer böceği gibi olmuşlar kırmızı kırmızı. Kaldı ki hayatımda ilk kez kırmızı kraliçenin tarafını tuttum. kadın haklı "ben büyüğüm taç benim hakkım" diyor. beyaz ukalanın taç talebi neye dayanıyor? sadece bu ülkede değil, dünyada güzelsen aç kalmazsın prensibi geçerli kılınıyor. Johhny Depp'ten bahsetmicem, çocuğun günahı yok. Rol bu demişler, güzelce oynamış. Son söz niyetine, favori karakterim hala Cheshire kedisi. Tırtıl da sülüğe benziyodu. Ama insan konutukça rahatlarmış demek ki yazdıkça sinirim geçti. Bir de üç boyutlu orjinal dilde gidiyim bakiyim. Belki severim.

bu yazı bunla daha anlamlı biter:

i don't know why she's leaving, or where she's gonna go
i guess she's got her reasons but i just don't wanna know
'cos for 24 years i've been living next door to alice
-alice who the fuck is alice-
24 years just waitin' for a chance
to tell her how i feel and maybe get a second glance
now i gotta get used to not living next door to alice
-alice who the fuck is alice-

Perşembe, Şubat 11, 2010

herkesin wonderland'i kendine










farklı kafalardan, farklı wonderland'ler. farkı Tim Burton'ı.

trendhunter.com

Pazartesi, Ocak 25, 2010

2009'un en sinema posterleri















ve IPM ödülleri goes to... Up ve Ugly Truth en iyi teaser, Imaginarium of Doctor Parnassus, A Xmas Carol, Terminator Salvation en iyi film, Antichrist ve Alvin and the Chipmunks: The Squeakquel en creepy film posterleri seçildiler. Benim feyvoritim Alvin and the Chipmunks ve Terminator Salvation.

Kaynak: IPM Awards

Cumartesi, Mayıs 10, 2008

Daft Punk Electroma (2006)


Ozon tabakası dostu iddiası taşıyan deodorantlar kozmetik reyonlarını dolduradursun, biliminsanları suyla çalışan ve atmosfere zarar vermeyen araçların hayalini kuradursun, insanoğlunu robot olmaktan kurtarabilecek yegane çare uçakların motorunu çıkarıp hareketli kanat takmaktan geçiyor olmalı. Daft Punk Electroma işte bizim gibi biçare kullara dünyayı hemen bu gece kurtaracak çözümü bulmak için kafa patlatmaya itiyor.

Filmin ortasında bütün vücudunuzu saran kaşıntının tek anlamını bütün öğleni güneş altında yatarak geçirmenizde aramanız doğal. Güneş alerjisi. Hatta filmin 35. dakikasında cilt kanserine yakalanma olasılığınız yüksek. Peki ya robotlaşma korkusu? Hep robotlarımız olsun istedik. Robottan tavşanlar, köpekler, Dr. Who’lar ve mutfağımıza havuç sıkacakları yaptık. Bir gün kendi yarattığımız robotların esiri olma fobisini beyazperdeye onlarca kez yansıttık. Peki yaşama suda merhaba deyip karada iki ayak üstünde durmayı başarması milyonlarca yıl süren bizlerin evrim sürecini robot olarak tamamlama fikri ne kadar gerçeküstü?

Bu soruya sizden önce Fransız elektronik müzik ikilisi Daft Punk kafa yormuş bile. Daft Punk Electroma, Amerika’nın sonu gelmez çöllerinde başlayıp ve sonlanan, küçük bir kasabada ortalanan bir yol filmi. Filmde Daft Punk üyesi iki robot, insan olma sevdasıyla yola çıkıyor. Sıcak başka bir sıcak, siz kameranın bu yanında güneşin yavaştan yabancılaşmaya başlamış yüzünün hepten değişmiş haline tanık oluyorsunuz. Uzun süre çölden ibaret yolda tek yaşam belirtisi yavaşça yolunda ilerleyen bir traktör. Onu kullanan da bizimkiler gibi bir robot. Gelinen kasaba, bizim kasabamıza hiç yabancı değil. Etrafta uçmaya başlamış yürüyen merdivenler ya da kurşundan yapılmış gökdelenler yok. Köşede salaş bir café var, yola taşmış masaları müşteriler doldurmuş, garsonlar içecek servisi yapıyor. İki polis sıcaktan bunalmış işini yapmaya çalışıyor. Bir kadın bebek arabasıyla karşıdan karşıya geçiyor. Yaşlı bir adam evinin bahçesinde bastonuna yaslanmış etrafı izliyor. Baston olmasa onun yaşlı olmasını anlayamazdınız, çünkü bir robot asla yaşını göstermez.

Kasabanın biraz dışında bir laboratuvara giden Daft Punk robotları en büyük isteklerine kavuşmak üzere: Yarım saatliğine de olsa insan kılığına bürünebilmek. Özel bir maddeden yapılan yapay yüzle insandan çok kuklaya benzeseler de yüzleri gülüyor ve bu sizi bir robotun insan olmaktan duyduğu mutluluğu her hücrenizle hissetmenizi sağlıyor. Dışarı çıkan ikili kasabada diğer robotların içine karışıyor. Diğerleri şaşkın ve endişeli. Büyük ihtimalle oğlan olan küçük bir çocuk robot şaşkınlıktan dondurmasını kızgın aslfata düşürüveriyor. Eriyen sadece dondurma değil, ikilinin insan yüzleri aynı zamanda. Çünkü insanın güneşe direniş devri çoktan kapanmış. Devir torunlarımız robotların devri.

İkili tekrar robot özlerine ve yollara düşüyor. Çöller çölleri kovalıyor. Robotlarımızın hassas kalpleri güneşe çıplak gözle bakamama, rüzgarı tenlerinde hissedememe, öpüşürken dillerini kullanamama ve en önemlisi insan olmaktan çıkma acısına daha fazla dayanmıyor ve bizi hazin bir son bekliyor.

Gerçekten de bizi hazin bir son bekliyor. Küre hızla ısınırken, insan güneşle düşman olurken bizi robot bir son bekliyor. Çünkü robotlar üzülebilir, intihar edebilir ama asla kanser olmazlar. Film üzerine çok kafa yorulabilir. Uzun yol sahneleri, alengirli kamera teknikleri, müzikler ve otobanda motor sesi dışında çıt çıkmaması gibi noktalar detaya yatırılabilir. Ama geride elimizde sadece bizi “robottan anne istemiyorum” diye haykırmalık bir hale sokan acı gerçek kalır ve artık hiçbir robotla hayat hakkında konuşasınız bile gelmez.

Cumartesi, Eylül 01, 2007

Bir zamanlar Chevreolet’lerde 45’likler dönerdi...


Erkan Can denilince aklına ilk olarak “Mahallenin Muhtarları” yerine “Gemide” gelen kitlenin içinde olan bir dergi ekibi olarak kendisiyle röportaj yapmanın formüllerini arıyorduk. Geçtiğimiz ay vizyona giren “Takva”yı bahane edebilirdik. Bir müzik dergisinin bir sinema oyuncusuyla röportaj yapmasının da “hayranlık” dışında başka bir kılıfı olabilirdi. Mesela filmin müziklerinin Toronto’da ödül alması bizce Erkan Can’la konuşmak için geçerli bir bahane. Üstelik tesadüfen olay mahalinden geçen filmin müziğinin yaratıcısı Replikas’tan Gökçe Akçelik’in de röportaja dahil olması işin tuzu biberi…
bstp: Bir sinema oyuncusuna müzikle ilgili ne sorulabilir?
Erkan Can: Müzikle aramın nasıl olduğunu sorabilirsin.

bstp: Peki, nasıl?
Can: Müzikle aramız iyidir. Müziksiz olmaz, asla! Müzik hakikaten ruhumuzun gıdası yani. Böyle bir laf vardır ya, doğrudur. Ben en çok arabada müzik dinlemeyi severim. Yüksek sesle. Terapi gibi gelir bana. Evde müzik dinlemem, aklıma gelmez.

bstp: Neler dinlersiniz?
Can: Her türlü müziği dinliyorum, “geri kalmayalım, bilgimiz olsun” babında. Müziğin verdiği duyguya bakarım. Bende güzel duygular uyandırıyorsa, dinlerim. Arabada kasetlerim, CD’lerim var. Onları dinliyorum. En çok halk müziği severim. Sanat müziğine bayılırız. Çok ağır sanat müzikleri var ya, Dede Efendiler falan… Şimdi onların sözlerini unutuyoruz ama mırıldanırız. Kulak aşinalığımız vardır. Roman müziğini çok severim.

bstp: Müzikle ilişkiniz nasıl başladı?
Can: 1975’ten bu yana folklör hayatım var. Zamanında Bursa Karagöz Halk Dansları’nı kurduk. Şimdi 25 yıldır orada folklör festivali yapılır, Altın Karagöz için. Pek sesi sedası çıkmaz ama bütün dünya ülkeleri folklörde Altın Karagöz’ü almak için muhteşem bir şekilde yarışırlar. Bu vesileyle müzikle hep iç içeydim. Eskiden bu dernekte davul, zurnayla bütün yöreleri defalarca dinledik, çaldık, oynadık.

bstp: Şarkı söylüyor musunuz?
Can: İçimizden gelirse her türlüsünü söyleriz. Zamanında diyelim, Orhan Gencebay yeni çıktığında bayıldık. ‘Hatasız Kul Olmaz’lardan önce. O zaten büyük patlama yaptı. Efendime söyleyeyim, daha ziyade Orhan Gencebay, İbrahim Tatlıses gibi otantikleri severiz.

bstp: Bursa’daki yıllarınız nasıl geçti müzik açısından?
Can: Plakçı dükkanlarımız vardı. Arkadaşlarımızla birlikte hep buralarda takılırdık. Efendime söyleyeyim; Melodi Plak, Korkmaz Plak… 1975’lerden bahsediyorum. O zamanlar Almanya’da arkadaşım vardı. Bütün müzik listelerini gönderirdi bana. Yabancı bir albümü, burada yayınlanmadan üç beş ay önce ben bilirdim. Yurt dışından dergiler, plaklar gelirdi. Kimsede yokken dinledik biz bunları, çaldık, oynadık.

bstp: Dansla aranız nasıldı?
Can: Bursa Kültür Parkı’nın içinde Coca Cola’nın bir yeri vardı. Orayı pist yaptık. Hafta sonları açık çay yapıyorduk orada. Bu partilere o zamanlar çay deniyordu. Hava iyiyse Kültür Park’ta dans ediyorduk, kızlı erkekli. Güzeldi. Bir tane diskoteğimiz vardı, Acar Oteli’nde. Ona da damsız giremiyorsun, o zaman da kız arkadaş hemen yapamıyorsun. Allah’tan mahalle bizim olduğu için yer alıyorduk tabii. İlk açılış parçamız ‘Hotel California’. Onunla açarız, onunla kaparız, biter.

bstp: O dönem neler dinlenirdi?
Can: Ne bileyim işte, Beatles’ı saymıyoruz zaten. Onlar babaydı. Queen, Rolling Stones, Suzi Qatro, Adriana Çelantonto, Deep Purple… Efendime söyleyeyim, Led Zeppelin… Bunları çaldık, dinledik zamanında. Arabalarımıza kolonlar yaptık. Kasetler, 45’likler… Plaklı zamanlardı tabii. Chevreolet’lerde 45’lik çok çaldık.

bstp: Şimdi CD’ler var. Özlüyor musunuz plak dönemini?
Can: Plaklar ses kalitesi olarak tamam da, şimdi CD teknolojisi daha güzel yani. Plak nostaljik bir durum oldu. Başka ne dinledik baba? Tom Jhons’lar dinledik. ‘The Wall’ kimindi? Unuttum ulan, işe bak… Pink Floyd’u saymaya gerek yok. ‘The Wall’ çıktığı zaman, uçtuk. “Bu nasıl bir parça” dedik ya, helikopterler iniyor, kalkıyor. Sözleri İngilizce bilen ağabeylerimize sorardık. “Anlat bakalım, ne diyor” derdik, tercüme ederlerdi bize.

bstp: Bir sinema sanatçısı olarak, film müziklerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Can: Film müziği ayrı bir durum. Filmin atmosferini, sıkıntısını, hüznünü, sevincini kısaca tüm duygularını yansıtan bir şey. Filmde müzik olmazsa, zor. Müzik şart. Müzik bütün duyguyu yoğunlaştırır. Filmin içine çeker seni. Duygunu besler. Bir fanusun içine alır ve konsantrasyonunu güçlendirir.

bstp: Takva’nın müziklerini nasıl buldunuz?
Can: Şimdi Takva’nın müziklerini Replikas yaptı. Güzel. Çok güzel, ancak insanların gidip dinlemesi lazım. Ben nasıl tarif edeyim? Güzel diyebilirim ancak, çok güzel.

bstp: Gökçe, Takva’nın müzikleri nasıl ortaya çıktı? Çıkan sonuçtan memnun musun?
Gökçe Akçelik: Hikayenin en başından beri içindeydim. Aslında müzikle çok alakası olmayan aşamalarında da bulundum. Böyle olduğu için de çok uzun uzun, damıtarak filmin özüne inme şansım oldu. Bu açıdan çıkan sonuçtan memnunum.

by evren ünal
devami: http://www.basatap.com/

Perşembe, Eylül 21, 2006

King Kong

Sizin için oldukça sıradan olan bir gün, nasıl olur da hayatınızın en heyecan verici gününe dönüşür? Mesela her zaman geçtiğiniz yollarda yürüyorsunuz, her zamanki ağaçlar, binalar ve trafik ışıkları… Anormal bir durum yok. Siz hep yaptığınız gibi köşedeki kafede arkadaşlarınızla bir şeyler içip, aynı muhabbetleri çevireceksiniz. Sonra da evinize dönüp biraz tv izleyip yatacaksınız. Evet, oldukça sıkıcıymış.

Peki ya siz köşedeki kafeye giderken karşınızdaki binalardan dev cüssesiyle bir King Kong çıkarsa? Koca koca gökdelenleri pençe dokunuşuyla tuz buz eden, trafik lambalarını, elektrik direklerini ve ağaçları yerinden söken bir canavarın elinde arkadaşlarınızın olduğunu görseniz! Baksanıza hem de zavallıcıklar King Kong’un avucunun içinde küçücük kalmışlar. Tam bir kabus!

İmkansız denileni başararak ünlü yazar Tolkien’in ‘’Yüzüklerin Efendisi’’ eserini sinemaya uyarlayıp 17 Oscar’ı evine götüren usta yönetmen Peter Jackson, şimdi de başka bir dev projeye imza atıyor. İlki 1933 yılında çekilen ve daha sonra defalarca sinemaya uyarlanan King Kong’u bir kez daha beyazperdeye taşıyor.

Bir film yapımcısı olan Carl Denham, ekibiyle birlikte egzotik Kafatası Adası’na gelir. Adanın isminin, yerlilerin tanrılarına kurban ettikleri insanların iskeletlerinden geldiği filmin başında anlaşılır. Denham’ın ekibinde yer alan sarışın ve güzel oyuncu Ann Darrow da bu merasimden nasibini alacaktır. İlk kez sarışın bir kadın gören yerliler, Ann’i kaçırıp tanrılarına kurban etmek isterler. Adanın tanrısı ise dev King Kong’un ta kendisidir.

Ancak hikayenin örgüsü King Kong’un gorilliğine bakmadan Ann’e aşık olmasıyla değişir.

Ekiptekiler, Ann’i kurtardıktan sonra King Kong’u yakalayarak New York’a getirirler. Büyük bir iş başarmanın keyfini yaşayan ekibin amacı bu devi şovlarında çıkarmaktır. Ama Ann’in aşkıyla yanıp tutuşan bu iri cüsseli yaratık, bir yolunu bulup kaçmayı başarır ve New York sokaklarını cehenneme çevirir.

Kim bilir belki de Peter Jackson, 9 yaşına kadar her sıradan çocuk gibi büyüyünce itfaiyeci ya da pilot olmak istiyordu. Ancak 9 yaşındayken izlediği King Kong filmi sayesinde bugün dahi bir yönetmen olarak karşımızda. ‘’Hiçbir film, King Kong kadar benim hayal gücümü harekete geçirmedi. Dokuz yaşımda o filmi izlediğim için bugün film çekiyorum ben. Yönetmenliğe başladıktan sonra da tek hayalim, bu klasik öyküyü yeniden beyazperdeye uyarlamaktı. King Kong’un öyküsü, bir yönetmenin arzu edebileceği her şeye sahip. Orijinal bir anlatı, heyecan verici aksiyon, sarsıcı duygular ve akıldan çıkması imkansız karakterler. Bu yüzden bugüne kadar ayakta kalabildi zaten. Geçmişten gelen bu mirasın bir parçası olduğum için gurur duyuyorum.’’ diyor Jackson.

Gördüğünüz gibi, King Kong’u yeniden çekme öyküsü ‘’Yüzüklerin Efendisi’’nden çok daha eskiye gidiyor. Ancak bu filmi tekrar çekmek için yeterli bütçesi olmayan yönetmen uzun süre sadece bir hayalle yaşıyor. 1996 yılında Universall Stüdyoları, Peter Jackson’un ‘’The Frighteners’’ filmini oldukça beğeniyor ve O’na King Kong’u tekrar çekmeyi öneriyor. Ne var ki o dönem Hollywood’da ‘’Godzilla’’ ve ‘’Mighty Joe Young’’ fırtınaları estiği için, King Kong’un arada kaynamasını istemiyorlar ve proje askıya alınıyor.

Projenin askıya alınması isabet olmuş çünkü aradan geçen yıllarda efekt teknolojisinin çok daha gelişmesiyle şimdi King Kong en iyi haliyle karşımızda. İlk filmin orjinaline sadık kalan Jackson’ın King Kong’unun en ayırıcı özelliği kullanılan efektler. ‘’Yüzüklerin Efendisi’’ üçlemesinde de efektleri ustaca kullanan yönetmenin New York sokaklarını ne hale getirdiğine inanamayacaksınız.

Filmde, yönetmen Carl Denham rolünde 2000 yılında ‘’High Fidelity’’ filmindeki rock müzik delisi çatlak Barry’yi canlandıran Jack Black var.Güzel sarışın Ann Darrow’un rolünde ise ‘’Mulholland Drive’’ filmindeki başarılı performansıyla akıllara kazınan ve son olarak ‘’21 Gram’’ filmiyle adından söz ettiren Naomi Watts karşımıza çıkıyor. Başarılı oyuncuları kadrosunda toplayan King Kong’un en önemli kozlarından biri de ‘’The Pianist’’ filmiyle Oscar’ı cebe atan Adrien Brody. Bundan beş yıl önce film ilk kez gündeme geldiğinde, Ann Darrow rolü için düşünülen isim, ‘’Titanic’’ filmi ile dünya çapında üne kavuşan Kate Winslet’ti. Ancak Naomi Watts’ın da rolünün hakkını verdiğini söylemek gerek.

Filmin çekimleri ise iki farklı ülkede gerçekleşmiş. Kafatası Adası’nda geçen sahneler yönetmen Peter Jackson’un anavatanı olan Yeni Zelanda’da çekilmiş. Hatta Jackson’ın buraya milyonlarca dolarlık bir stüdyo kurarak ülkesine büyük katkı sağladığını da biliyoruz. Filmin ada dışında geçen öyküsünün çekimleri de New York’ta tamamlanmış.


Narnia Günlükleri: Bir aslan, bir cadı ve bir gardrop!

Peter,Susan, Edmund ve Lucy adlı dört çocuk Londra’da geçirdikleri güzel günlerin ardından taşrada masallara layık bir evi olan Profesör Kirke’ün yanına gönderilirler. Bu seyahatin amacı, yaşadıkları şehir Londra’nın artık eskisi gibi güvenli olmamasıdır. Zira İkinci Dünya Savaşı ile birlikte Almanlar, Ada’nın merkezine hava saldırıları düzenlemeye başlamış ve özellikle küçük çocuklar için bu şehri yaşanmaz kılmışlardır. Henüz savaşlar, ırkçılık, vahşet ve Hitler gibi kavramlarla tanışmamış olan bu dört çocuk, yaşama ait kötü şeyleri Alman bombalarından değilse bile, onun sayesinde Profesör Kirke’ün evinde çıktıkları sıra dışı yolculukta tanıyacaktır.

Hikayenin örgüsü, çocuk deyince yakalamaca ve evcilikle birlikte ilk akla gelen oyunlardan biri olan saklambaç oyunuyla başlıyor. Siz çocuk olsaydınız saklambaç oynarken ilk nereye saklanırdınız? Gardrop doğru cevap. Belki siz her seferinde sobelenmiş olabilirsiniz ama bu dört afacan saklandıkları gardropta sihirli bir dünyayla tanışıyor: Narnia!

Filmde efsanevi bir aslan, büyülü dünya Narnia’nın kötü ve karanlık güçlerine karşı savaşıyor. Narnia ülkesini 100 yıl boyunca kara kışa mahkum eden kötü kalpli Beyaz Büyücü’ye karşı ise bizim ormanlar kralının mücadelesi yetersiz kalıyor. Kahinlere göre dört insanoğlu ortaya çıkarak Narnia’nın kış mevsiminden kurtarılmasında aslana yardımcı olacak. İyi ile kötünün destansı bir anlatımla çarpışacağı filmde kara kalpli Beyaz Büyücü’ye karşı gelecek dört insanoğlunun kimler olduğunu ise doğru tahmin ettiniz.

Kitapları dünya çapında 160 milyondan fazla satan C.S Lewis’nin 7 ciltlik ‘’Narnia Günlükleri’’ adlı romanından uyarlanan film, ‘’Yüzüklerin Efendisi’’ ve ‘’Harry Potter’’ gibi edebiyat klasiklerinin sinemaya uyarlanması furyasının içinde değerlendirilebilir. Zaten C.S Lewis ve ‘’Yüzüklerin Efendisi’’ serisinin yazarı J.R. Tolkien yakın arkadaşlar. Hatta ‘’Harry Potter’’ın yaratıcısı J.K Rowlings küçük büyücüsünün hikayesini yazarken ‘’Narnia Günlükleri’’nden yararlanmış.

Aynı zamanda eleştirmen olan yazar C.S Lewis, filme de ismini veren serinin ilk bölümü ‘’Narnia Günlükleri: Aslan, Cadı ve Dolap’’ı yayınladığında tarihler 1950 yılını gösteriyordu. Yazarın zaman içinde çağdaş bir peri masalı efsanesine dönüşen hikayesinin inandırıcılığı ise 1940’lı yıllarda bizzat İngiliz Ordusu’nun Nazi’lere yönelik hava saldırılarında yer almasından kaynaklanıyor. Kitap, yayınlandığı tarihlerde insanları 2. Dünya Savaşı’nın bombalarla dolu gerçeğinden koparıp, iyi ile kötünün mücadelesinin sürdüğü alternatif bir dünyaya götürüyor. Lewis’nin kurguladığı dünyanın inandırıcılık gücü de ayaklarının savaş gerçeğine basmasından kaynaklanıyor. Mücadele, umut, coşku ve ahlaki ikilemler Narnia evreninde de bizim dünyamızdakinden farklı değil.

Ama yazarın en büyük başarısı tüm bu gerçekliği Beatrix Potter’ın kitaplarındaki konuşan hayvanlar, Nesbit’in öykülerindeki büyülü serüvenler, Andersen Masalları’ndaki kötü kalpli kraliçe ile cüceler, yürüyen ağaçlar, konuşan hayvanlar ve mitolojik karakterlerle harmanlayıp sunmasında gizli.

Fantastik sinemanın güçlü yapıtları arasında yer alması beklenen filmin yönetmeni Andrew Adamson, Lewis’nin yapıtı için şu sözleri sarf etmiş:’’Dünyanın her yerindeki milyonlarca hayranı gibi, bu kitabın benim çocukluğumda çok önemli yeri oldu. Kitaptaki anlatım o kadar başarılıydı ki, çocukluk yıllarımda sanki Narnia gerçekten varmış gibi hissederdim.’’

Eski kuşak Adamson’un en büyük hayali, bu klasik öyküleri günümüzün yeni kuşak izleyici ve okur kitlelerine kitaptaki ‘’gerçekliği’’ ile tanıtmakmış. ‘’Shrek’’ ve ‘’Shrek2’’ filmlerine imza atarak başarısını Oscar’la tescilleyen Yeni Zelandalı yönetmen, bu amacı için yıllarca titizlikle çalışmış. ’Narnia Günlükleri: Aslan, Cadı ve Dolap’’ filminin yönetmen için en büyük farklılığı ise oyuncuların çizgi film karakterlerinden çıkıp gerçek aktörler olması. Bir nevi Adamson’un artık gerçek oyuncuların yönetmeni olduğunu söyleyebiliriz.

Orijinal ismi ‘’Chronicles of Narnia: The Lion, The Witch and Wardrobe’’ olan filmde Narnia’nın iklimini kışa çeviren Beyaz Cadı rolü için ilk önce Michelle Pfeiffer’a teklif götürülmüş. Bu iddialı filmde oynaması için tek teklif götürülen Pfieffer, ailevi nedenlerle filmde rol alamayınca, ‘’Young Adam’’, ‘’The Deep End’’ ve ‘’The War Zone ‘’ gibi yapıtlarda yer alarak bağımsız film takipçilerinin dikkat çeken kadın yıldızları arasında yerini alan Tilda Swinton rolü kapmış. Ancak Tilda’nın bu filmde yer almasının ardından Hollywood’un aranılan aktrisleri arasında yer alacağını öngörmek için kahin olmaya gerek yok. Oyuncu kadrosunda Tilda Swinton’un yanı sıra Georgie Henley, William Moseley, Skandar Keynes ve Anna Popplewell gibi çocuk oyuncular yer alıyor.

Öte yandan Nicole Kidman da uzun süre Beyaz Cadı Jadis olabilmek için yönetmene göz kırpmış. Rivayetlere göre Kidman, ‘’Narnia Günlükleri’’nin milyonlarca fanatik hayranı arasında yer alıyormuş. Oscar ödüllü oyuncuya kitabı, İngiliz Edebiyatı ve felsefe alanında lisans diploması olan annesi tanıtmış. Ve sinemanın buzdan kraliçesi sıfatını hakkıyla taşıyan güzel oyuncu, filmin setine de bir ziyarette bulunmuş ama bu ziyaretten eli boş dönmüş.

Fantastik edebiyat eserlerinin sinema uyarlamasında kullanılan başlıca ülke neresidir? Filmin çekimlerinin bir bölümünün yönetmen Andrew Adamson’ın anavatanı Yeni Zelanda’da yapılması akıllara ‘’Yüzüklerin Efendisi’’ ve ‘’King Kong’’ filmlerinin yönetmeni Peter Jackson’ı getiriyor. Jackson da Adamson gibi filmlerinin bazı sahnelerini ülkesinde çekerek, Yeni Zelanda film sektörünün gelişmesine katkıda bulunmuştu.

Filmin bizim ülkemizi ilgilendiren magazinsel boyutu ise Beyaz Cadı’nın dört kardeşi kandırmak için kullandığı şekerlemede gizli. İngiltere’nin önde gelen siyasi gazetelerinden The Independent’e bile manşet olan şekerleme bildiğimiz Türk Lokumu. Kar cadısı çocukları büyülemek için Türk Lokumu verirken, çocuklar da bu şekerlemeye bayılıp daha fazlasını istiyor. Bu sahne sayesinde İngiltere’de lokum satışlarının patlama yapacağı öngörülüyor!

13 Ocak’ta gösterime girecek olan filmin aynı zamanda birçok dalda Oscar adayı olması bekleniyor. Walt Disney Stüdyoları Başkanı Dick Cook’un film hakkındaki görüşleri ise şöyle: “Heyecan yüklü öykü akışı ve son derece iyi çizilmiş karakterleriyle bu filmin, olağanüstü bir film serisinin başlangıcı olabilecek potansiyeli taşıdığına inanıyorum.Bu uyarlamanın , izleyicinin uzun süredir özlemle beklediği film olduğunu düşünüyoruz ve beyazperdeye aktarmaktan büyük heyecan duyuyoruz.”

Bugüne kadar kitapları çok çeşitli versiyonlarla izleyici karşısına çıkan Lewis’nin Narnia Günlükleri serisi, sinema uyarlamasından önce İngiltere’de televizyon dizisi olarak yayınlandı. Çizgi filmi de yapılan eserin . BBC televizyonunda tamamen kuklalar kullanılarak hazırlanan bir versiyonu da gösterildi.

"The Chronicles of Narnia" adlı yedi ciltlik kitabın, "The Lion, The Witch and the Wardrobe" bölümünün dışında sırasıyla, "The Magician's Nephew", "The Horse and His Boy", "Prince Caspian", "The Voyage of the Dawn Trader", "The Silver Chair" ve "The Last Battle" bölümleri yayınlandı. Bu demektir ki Narnia Günlükleri de bir seri olarak beyazperdede karşımıza çıkmaya devam edecek.

İlgisizliğin Bol Ölümlü Trajik Kazası: Münih

Sinemanın bol Oscar’lı ve filmleri bol gişe hasılatlı yönetmeni Steven Spielberg, bu kez herkesin boyunu aşan bir konuyu sinemaseverlerin karşısına dikiyor. 1972 yılında Münih Olimpiyat Köyü’nde 11 İsrailli sporcunun öldürülmesi ve sonrasında gelişen olayları beyazperdeye yansıtan yönetmen, konunun hala çözülememiş politik yönünü bir kenara bırakarak ‘’öldürmek’’ fiilinin insani boyutuyla ilgileniyor. Batı Almanya’nın Münih kentinde düzenlenen Olimpiyat Oyunları’nda Musevi asıllı yüzücü Mark Spitz’in yedinci altın madalyasını kazanmasından bir gün sonra Filistinli teröristlerin İsrailli sporcuların kaldığı kampı basarak İsrailli 11 sporcuyu öldürmesiyle sonuçlanan korkunç saldırıyı ve İsrail’in buna gecikmeden verdiği cevabı konu alan filmde, bu ‘’zor’’ görevi üstlenen intikam tugayının yaşadığı çelişkiler gözler önüne serilecek. Belki de filmden çıkanların kafasında ‘’Hangi ideal ülkü bir insanı öldürmenin verdiği acının önüne geçebilir?’’ sorusu uyanacak.

Filmde, Filistinli teröristleri öldürmek için oluşturulan İsrailli intikam grubunun liderliğini yapan Mossad ajanı rolünde aktör Eric Bana var. Bana, bugüne kadar oynadığı filmlerle belirli bir çizgi yakalamış; farklı rollerin hakkından başarıyla gelebilen bir oyuncu. 2003 yapımı yeşil yaratık ‘’Hulk’’ta Bruce Banner ve 2004 yapımı ‘’Troy’’ filminde Hector olarak karşımıza çıktıktan sonra hatırı sayılır oyuncu listesinde ilk sıralara doğru yola koyulmuştu. Özellikle Troy filminde Brad Pitt ve Orlando Bloom’un gölgesinde kalacağı düşünülürken, aksine büyük bir sükse yapmıştı.

‘’Münih’’ kadrosunda Eric Bana’nın yanı sıra Daniel Craig, Geoffrey Rush, Matheieu Kassovitz ve Ciaran Hinds gibi uluslar arası oyuncular yer alıyor. İzleyiciler, Ciaran Hinds’i ‘’The Phantom of the Opera’’ (Opera’daki Hayalet) filminden hatırlayacaktır. Ünlü İngiliz besteci Andrew Lloyd Webber’in müzikalinden sinemaya uyarlanan filmde Hinds, ‘’Firmin’’ rolünde karşımıza çıkmıştı.

Oyuncu seçiminde her zaman gerekli özeni gösteren Spielberg, bu filmde özelikle senarist seçiminde titiz davranmış. Senaryo yazımı için ilk olarak ‘’Forest Gump’’ ve ‘’The Insider’’ gibi gişede başarı göstermiş filmlerin senaristi Eric Roth’un kapısını çalan usta yönetmen, hemen ardından bu fikirden vazgeçiyor. Bu yan çizmenin altında yatan neden ise Roth’un senaryo diline egemen olan gerilimli hava. Başlı başına diken üstü bir konuya sahip olan ‘’Münih’’ filmini niteliği gereği sahip olduğu gerilimli havasından kurtarıp, daha dramatik ve yumuşak bir atmosferde çekmek isteyen Spielberg, bunun için “Angels in America” gibi duygusal çalışmasıyla tanınan Tony Kushner ile anlaştı. Burada nasıl bir farkla karşılaşılabileceğini filmin ilk 15 dakikasına egemen olan katliam görüntülerinden anlayabilirsiniz. Katliamın vahşi havasını izleyiciyi fazla zorlamadan nasıl verebileceğini kara kara düşünen yönetmen, çıkış yolunu senaryoyu hümanist Kushner’a devretmekte buluyor.

Büyük bir bütçeye sahip olan ve Oscar sezonuna yetiştirilen film ise başlı başına bir tartışma konusu. İsrail ve Filistin’in barış sürecinde perdeye yansıtılan film için Steven Spielberg eleştiri oklarına tutuldu. Her iki tarafa da yaranamayan yönetmen, filminin olabildiğince tarafsız olabilmesi için tarihi belgelerden ve o dönemi yaşamış olan insanların görüşlerinden yararlanmış. Ele aldığı konunun patlamaya hazır bir mayın tarlası olduğunun farkında olduğu için bununla da yetinmeyip, Haham’dan tutun da Amerikalı eski diplomat Dennis Rose’a kadar pek çok kişiden fikir almış. Hatta eski ABD Başkanı Bill Clinton da senaryoyu bizzat okuyarak Spielberg’e akıl hocalığı yapanlar arasında. Sadece bu isimlere bakarak bile ‘’Münih’’ filminin ne canşikar bir konuya sahip olduğu hakkında bir fikir edinilebilir.

Gerçi bilen bilir, hassas konulara dokunmak Steven Spielberg’in vazgeçemediği hobileri arasında yer alır. “E.T.: The Extra-Terrestrial” ve “Raiders of the Lost Ark” gibi fantastik filmlere imza attıktan sonra, ‘’biraz da riskli konulara el atayım’’ diye düşündüğünden midir bilinmez, soykırım olgusunu konu edinen “Schindler’s List’’ ve hemen ardından başka bir savaş filmi olan “Saving Private Ryan’’ ile karşımıza çıkmıştı. Özellikle “Saving Private Ryan’’ filminde izleyicinin sabır sınırlarını aşarak uzun süren kanlı sahneler çekmişti. Ancak bu iki politik film, Spielberg’in sinemasına yeni bir boyut kazandırdı. Artık karşımızda ‘’Jurassic Park’’, ‘’Hook’’, ‘’Jaws’’ gibi fantezi filmlerin dışında tamamen gerçek olaylara dayanan, insanları rahatsız eden ve toplumun hafızasının ayarlarıyla oynayan filmlerle duran, kısaca sinemanın her alanında varlık gösteren bir yönetmen olarak dikilmeye başladı.

Geçtiğimiz ay 59 yaşını deviren sinemanın ‘’dahi çocuğu’’nun ilk uzun metrajlı filmini 12 yaşında çektiğini düşünürsek bu kadar başarılı filmlere imza atmasını doğal karşılayabiliriz. Fesatlık yapmaya hiç gerek yok. 3 Oscar ödülü, 3 Oscar Ödül adaylığı ve 3 Directors Guild of America ödülü almasının manasını 3 rakamının Spielberg’in uğuru olmasında değil, sinemayla geçen 47 yıl içinde aramak gerekli.

Spielberg, hasılat rekorlarını elinde tutan yönetmen olma sıfatını ustalıkla kullandığı görsel efektler dışında, düşlerinizde bile göremeyeceğiniz hayal ürünü kahramanları gerçekmişcesine sinemaya yansıtmadaki ustalığıyla da kazandı. Drew Baryymore’un henüz erkeklerin hayallerini süsleyen bir kadın olmadan önce, minicik bir kız çocuğuyken çevirdiği ‘’E.T’’ filmini hatırlayın. O filmden sonra uzaylılarla arkadaş olmak için camlarda ufo bekleyen çocukların varlığı bile yönetmenin bu konudaki başarısına bir delalettir. Ya da ‘’Jaws’’ filmini izledikten sonra ayağını değil sığ denize, havuza sokamayan bir nesil de bu kapsamda örnek verilebilir.

Kıyamet gününden farkı olmayan bilimkurgu – gerilim filmi “War of the Worlds” başta olmak üzere, yönetmenin imza attığı bir çok film altın yumurtlayan tavuk misali gişe rekorları kırdı. Öte yandan oldukça vefalı bir kişilik olan Spielberg, bir başka ünlü yönetmen Stanley Kubrick'in ölmeden önce yıllarca üzerinde çalıştığı; ancak bir türlü çekimlerine başlayamadığı “Yapay Zeka - A.I. Artificial Intelligence” filmini bir Kubrick sorumluluğu edasıyla tamamlamayı başararak yine beklenen hasılatı yapmıştı.

Ancak tarafsızlığımızı koruyarak ustanın hüsranla sonuçlanan filmlerinin olduğunu da belirtelim.“ Empire of the Sun ” ve “ Always ” gibi aslında güzel konulara sahip olduğu halde izleyicinin ilgisini çekmeyen filmler de Spielberg sinemasında yer aldı. Ama bu dönem de kısa sürdü ve yönetmen 1989 yapımı “ Indiana Jones and the Last Crusade ” ile daha parlak günlerin yolunu açtı.

Sayısız sinema filminin yanı sıra çeşitli çizgi filmlere de imza atan Steven Spielberg, pc oyunlarından kafasını kaldıramayıp, dış dünyayla bağlantısını kesen oyun canavarlarıyla da tanışıyor. Sadece sinema yönetmenliğiyle yetinmeyen Spielberg, orijinal üç bilgisayar oyunu için Electronic Arts (EA) ile de bir sözleşme imzaladı. ‘’Münih’’ gibi ciddi işlerinin yanı sıra bundan böyle gelecek nesil oyunlar üzerine projeler yürütecek olan yönetmen "Oyun sektörünü incelerseniz eğlencenin odağında ve yeni fikirlere açık olduğunu görürsünüz.’’ diyerek bu sektöre de iyiden iyiye göz kırpıyor.

Ana konumuza geri dönerek Steven Spielberg’in son filmi ‘’Münih’’ üzerine yaptığı açıklamaya da yer verelim: “Tarihsel olaylara olup bittikten sonra geri dönüp bakmak kolaydır. Kolay olmayan ise, yaşanmış olayların o anları yaşayan insanlara nasıl göründüğünü gösterebilmektir. Münih katliamına İsrail’in verdiği cevabı bugüne kadar hep politik veya askeri terimlerle düşündük. O trajedinin intikamını almak üzere görevlendirilmiş insanların gözünden bakmak, bu korkunç olaya insani boyut ekleyecektir. O insanların üstlendiği görevi başarırken ne kadar acımasız bir çözüme başvurduğunu canlandırırsak, yapılan eylemin doğruluğu konusunda kuşkuların doğmasına yol açabiliriz. Bu sayede, günümüzde ulaştığımız trajik ilgisizlik konusunda önemli şeyler öğrenebileceğimize inanıyorum.” diyor usta. İzleyelim ve görelim. Belki de filmi izledikten sonra trajik ilgisizliğimiz nihai sona ulaşır. Kim bilir?

The Brothers Grimm



Şimdi yaslanın ve geçmişinize dönün…

Eğer çok sevdiğiniz büyükannenizin bir gün kurt olup sizi yemesinden endişe ediyorsanız ya da bir kır gezisinde eşek, horoz, köpek ve kedi dörtlüsünü bir arada görmek size doğal gelmiyorsa ve onların cin olmasından şüpheleniyorsanız çocukluğunuzun o pek de masum olmayan masallarına geri dönün. Çünkü tüm bu tuhaflıkları Grimm Kardeşler’in masallarına borçlusunuz.

Sinemanın şövalye düşkünü anarşist yönetmeni Terry Gilliam, nam-ı diğer Kaptan Kaos yine yapacağını yaptı ve çocukluğumuzda içimizi ürperten masallara imza atan Grimm Kardeşler’i beyazperdede karşımıza dikti. Ama saolsun Gilliam filmde Grimm Kardeşler’e kötü bir oyun oynayarak çocukluk günlerimizin intikamını alıyor.

Nasıl bir filmle karşılaşacağınızı merak ediyorsanız önce filmin yaratıcısının sabıkasına bakmakta fayda var. Kendi deyimiyle Huckleberry Finn ve Tom Sawyer tadında bir çocukluk geçirmesi Gilliam’ı hayal dünyası filmlerinin feriştahı yapmış. Hollywood sinemasını yakından tanımasına rağmen tercihini İngiltere’den yana kullanmış. Londra’da ‘’Do Not Adjust Your Set’’ (Televizyonunuzun ayarlarıyla oynamayın) adlı komedi şovuna katılmasıyla ilk filmlerinden olan Monty Python’un adımlarını atıyor. Burada biraz duralım. Monty Python sıra dışı bir komedi filmi olmasıyla ün salmış bir yapıt. Kimilerince sinema tarihinin en absürt ve saçma filmi; kimilerine göre ise komedi sinemasının en başarılı örneklerinden. Doğru tespit ise absürt komedi sinemasının en başarılı örneği. Ata binmek için ‘’at’’a gerek olmadığını, bu işi iki adet ‘’hindistancevizi’’nin rahatlıkla görebileceğini bu filmden öğrendik.

Sinema uygarlığına ‘’Twelwes Monkeys’’ ve ‘’Brazil’’ gibi başyapıtları kazandıran Gilliam, Grimm Kardeşler’e gelmeden önce yıllarca Don Quixote’u öldürmenin hayaliyle yaşıyor. 2001 yılında filmin çekimlerine başlasa da bir takım talihsizlikler nedeniyle sonunu getiremiyor. Ama ‘’The Man Who Killed Don Quixote’’ filminin çekim süreci başlı başına bir öykü oluyor ve ‘’Lost in the La Mancha’’ adıyla belgeselleşiyor. Bizde İstanbul Film Festivali’nde gösterilen belgesel, filmin ‘’yapılamama’’ öyküsünü anlatarak en az film kadar ilgi gördü.

Belli ki masal kahramanlarının yaratıcılarıyla bir derdi olan Gilliam, şimdi de Grimm Kardeşler’le uğraşıyor. Doğuda Dede Korkut neyse batıda Grimm Kardeşler o; tabii Andersen’le birlikte. Oturup kendi masallarını kendi yazan Andersen’in aksine Grimm Kardeşler başkalarından dinledikleri masalları derleyerek insanların düş gücüne sunuyor.

Filmde masal ve gerçek iç içe. Gilliam’ın Grimm Kardeşler’e oyunu da burada saklı: Masalın yaratıcıları, kendi masallarının kahramanı olursa ne olur? Köy köy dolaşarak ilim-irfandan nasibini almamış insanlara büyü yaptıklarını ve seytan çıkardıklarını söyleyip dolandıran bu iki uyanık kardeşin anlattıkları masallar ya gerçekse? İşte anlattıkları masallarla masum insanları kandırıp, geçimlerini sağlayan bu iki dolandırıcı bir gün gerçek bir sihirli lanetle karşılaşır. Bir adet büyü, bir adet orman ve cesarete olan ihtiyaç. Üçünü karıştırın: İşte size Bremen mızıkacılarının horozundan ya da kırmızı başlıklı kızın kurdundan korkan çocuk aklının Grimm Kardeşler’den intikamı!

Her fırsatta, ‘’Ben bir Hollywood yönetmeni değilim.’’ diye haykıran yönetmen Gilliam, Grimm Kardeşler filminin çekimlerinde epeyce sorunla karşılaşmış. Çekimlerin başlangıcında filmin yapımcısıyla sürtüşmeler başlamış. Yapımcının para demek olduğunu bile bile filmin çekimlerini bir süre ertelemiş. Gilliam, yapımcısına çektiği bu resti şöyle açıklıyor: ‘’Bu her filmde böyle olur. Yaratıcılıkla para birbiriyle çatışır ve karşılıklı tavizler verilir. Ben taviz vermedim ve seti terk ettim!’’. Sonradan yapımcıyla sorunlar halledilip tekrar mutlu aile tablosu çiziliyor.

Fantastik komedi tarzında çekilen filmin kadrosunda ise heyecan uyandıran isimler var. Matt Demon’un Will Grimm, Heath Ledger’in Jake Grimm karakterlerini canlandırdığı filmde, Matrix Reloaded’da göz dolduran Monica Belluci, Kraliçe Mirror olarak karşımıza çıkıyor.

People, Vanity Fair, Esquire, Ciak gibi pek çok ünlü yabancı magazin dergisi tarafından ard arda ‘’Dünyanın En Güzel Kadını’’ seçilen Belluci, bir orman cadısını canlandıracağı Grimm Kardeşler’de, bizlere cadıların her zaman çirkin olmadığını ispatlayacak. Sofia Loren’in varisi olarak gösterilen İtalyan oyuncu, siyah straplez elbisesiyle filmin galasında da en çok göz kamaştıran isim oldu.

Jake Grimm karakterini başarıyla canlandıran Heat Ledger ismi ise sinemaseverler için yabancı değil. Vatansever (The Patroit), Şövalye (A Knight’s Tale) ve Günahların Bekçisi (The Order) gibi filmlerde oynayan Ledger, son olarak 2005 yapımı Brokeback Dağı filmiyle karşımıza çıktı. Ledger, 2006 Şubat ayında da karşımıza zamparaların zamparası Giacomo Casanova olarak çıkacak. Casanova filminde de oyuncuya bir başka güzel Siena Miller eşlik edecek. Ancak şimdilik Jake Grimm rolündeki performansıyla aldığı övgülerin tadını çıkarmakla meşgul.

Bazıları için filmin iyi sayılmasında başlı başına etken sayılan bu oyuncular dışında, filmin görselliği de en büyük silahı. Mekan ve kostüm tasarımlarıyla Grimm Kardeşler tam bir festival havasında. ABD- Çek Cumhuriyeti ortak yapımı olan filmin çekimleri Prag’ın tarihi atmosferinde tamamlanmış.

Don Quixote ve Monty Python’dan sonra Gilliam’dan yine böyle bir film beklenirdi. Ülkemizde 9 Aralık tarihinde gösterime girecek olan film fantastik sinemaseverlerin beklentilerini boşa çıkarmayacak.

Son olarak Grimm masallarına bir göz atalım. Almanya’nın en çok basılan eserlerinden olan Grimm Masalları, dünya edebiyatında da klasikler arasında. Pek çok çocuğun bu masallarla büyüdüğünü ve geleceğin büyük adamları olduklarını düşünürsek ‘’Dünya nereye gidiyor ve bunda Grimm Kardeşler’in payı ne?’’ sorusunun cevabını da şu masallara göz atarak bulabiliriz: Bremen Mızıkacıları, Uyuyan Prenses, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, Kurt ve Yedi Keçi Yavrusu, Kaz Çobanı, Çizmeli Kedi ,Kül Kedisi ,Kırmızı Şapkalı Kız ,Erkek Kardeş Kız Kardeş ,Oduncunun Çocukları…