art etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
art etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Ocak 20, 2010

sanat böcüğü martin






Kim bu Young British Art jenerasyonu? Ne yer,ne içer, Britanya'nın neresinde yaşar, kafalarının içini neyle doldurur da böyle işler çıkarırlar? Opus Art'tan gelen bültende Martin Maloney'e de yer verilmiş. Sorularımın bi kısmına bu sayede yanıt alabildim. Mesela Maloney, Goldsmith'ten mezun olmuş. (Londra'da Goldsmith mezunu sanat yönetmeni bi Türk çocukla tanışmıştım. Boş evleri sahiplerinden habersiz insanlara 'kiralıyor' hatta buraları squat'a çevirip içinde yaşayanlardan kira almaya devam ediyordu. Facebook'umda var mı aceba kendisi, okuyo mudur:p) Neyse, ne yapılır da bu Genç Britişçilerden olunurda kaldım. İşte St Martins ya da Goldsmith mezunu olunur, Saatchi'de, ICA'da sergi açılır ve büyük olasılık Shoreditch'te yaşanıp kutusu 4 poundluk mix noodle'lardan yenir.

Salı, Eylül 01, 2009

Jasper Joffe: "Oh be, yeniden doğdum!"




Jasper Joffe. Bu ismi yazın bir kenara. Ne de olsa her gün bir manyakla karşılaşmıyoruz. Sevgilisi onu terk etti diye, O da galerisini terk ediyor. Geçmişe ait nesi var nesi yoksa satışa çıkarıyor. Sevgilisinden kalan mektuplar da dahil... Neymiş? Yeniden doğacakmış. Yaşı kaç? 33. Hz. İsa yeniden doğduğunda kaç yaşındaydı? 33. Tövbeler olsun.


Kimse hayatından süper memnun değil ve herkes zaman zaman değişikliklere ihtiyaç duyuyor. Sence sahip olduğun ne varsa satmak, yeni bir hayata başlamak için iyi bir yol mu?
Bence herkes öncelikle kendine şu soruyu sormalı: Hayata bir kez geliyorum. Peki mutlu olduğum şeyleri mi yapıyorum? Eğer sorunuzun cevabı “hayır”sa yaşamınızı değiştirmeli ve içine hapsolduğunuz alışkanlıklarınızdan kurtulmalısınız. Korkulacak bir şey yok. Tam tersine, değişim demek, heyecan ve yenilik demek.

Eski kız arkadaşın senin için, tüm hayatını silecek kadar önemli miydi?
Kesinlikle, o benim için çok önemli biri. Bence aşk, yaşamın en derin parçası. Keşke sevdiğim kadar sevilebilseydim de... Eğer sevgilimi de resme önem verdiğim kadar önemseseydim ve zaman ayırsaydım, eminim onu hiç kaybetmezdim.

Çok güçlü ve farklı bir kişiliğin var. Çocukluk hikayen nedir? Mutlu bir çocuk muydun?
Mutlu bir çocuktum, teenage olana kadar! Sonra gelecek için gereğinden fazla kaygılanmaya başladım. Bilirsin işte, büyüyünce ne olacağım, nasıl görüneceğim gibi sorulara fazlasıyla takıktım. Ayrıca çok utangaçtım. Yeni arkadaş edinemezdim. Ama her zaman ne istediğini bilen biri oldum.

Ailen artist olman için seni destekledi mi?
Evet.

Artist olmasan ne olurdun?
Dünyayı değiştirebilecek herhangi biri. Eğer politikacılar gerçekten bu işi becerebilseydi, politikacı olmak isterdim. Ama insanlara ne yapmaları gerektiğini söylemekten hoşlanmıyorum. İnsanların kendi kararlarını almasından yanayım.

Biraz da resimden konuşalım... Resim yapmak nasıl bir süreci kapsıyor?
Kahve içmek, öğle yemeği, dergi karıştırmak, film izlemek, arkadaşlarla muhabbet, aşık olmak ve ayrılmak. Bunların hepsi sürecin birer parçası.

Türkiye sanat sahnesi hakkında bi fikrin var mı?
Maalesef Türkiye’ye hiç gitmedim. Bir fikrim yok. Günün birinde ülkenizi ziyaret etmeyi çok isterim.

Ortalama bir günün nasıl geçiyor?
Suratsız uyan, müsli ye, duş al, New Yorker oku, duş al, stüdyoya kapan, uyu, kızı okuldan al, 2 saat otobüs yolculuğu çek, Çin yemeği ye, duş al, televizyon seyret, Londra’yla ilgili kitaplar oku...

Satışa çıkardığın Kitchenaid Mikser’in anısı nedir?
Babam Christmas için biraz harçlık vermişti. Ben de tüm paramla o mikseri aldım. Çünkü en sevdiğim şey sevgilime kek yapmaktı ve yumurta çırpmak için miksere ihtiyacım vardı.

www.jasperjoffe.com

devamı monomundo.com'da.

Çarşamba, Haziran 10, 2009

Ok, I am AJ Fosik




AJ Fosik, aslen post-endüstriyel Michiganlı. Şu aralar Philadelphia'da yaşıyor. Tahtadan üç boyutlu "resim?"ler yapıyor. İşlerini Brezilya ve Fransa'da sergileme fırsatı buldu ve şimdiki sergisi San Frandisko'da başlıyor. Biz netten takipteyiz. Güzel renkler bunlar, tahta kafalar...

"There's Aliens in Our Midst"
AJ Fosik solo show
June 13- July 4, 2009
@White Walls
835 Larkin St. @Geary

http://www.whitewallssf.com/

Perşembe, Şubat 26, 2009

Thomas'ın Graffiti Modası


Thomas Voorn kıskanç bi adam.. Kendisi fashion designer fekat Bristollı street artistlerine taş çıkartıcak cin bir fikirle karşımıza çıktı. Biz fashion, music yaşasın street art diye çığlık atan her nevi yeniliğe aç insanlar olarak hemen kendisini keşfettik vee küçük bir araştırma sonucu Hollanda'da AKI Art&Design Academy'den doksanların ortasında mezun olduğunu, daha sonra modaya meraklı herkes gibi Londra'da St Martins'e başvurup kabul edildiğini, ilk tasarımını 11 yaşındayken yaptığını ve bunun çarşaftan bir gelinlik olduğunu (bunu ben 6 yaşındayken yapıyodum) öğrendik. Velhasıl, graffitiyi severiz, duvarları öperiz. Hele ki bunu sprey boyasız pıl pırtıyla yapan yaratıcı zihniyeti takdir ederiz. Yanlız yolda bi graffitinle karşılaşırsak affetmez, üstümüze geçiriveririz.

Cumartesi, Ocak 17, 2009

Nathan Nathan


Kanadalı genç artist Nathan James’in renkli dünyasından haberdar olanlar, geçtiğimiz yılı Pleasure Island’da geçirmenin keyfini yaşadılar. Zira pılını pırtısını toplayıp kendini Londra’ya atan Nathan’nın gizli adasında şirin mi şirin, güzel mi güzel kızlar, göz alıcı renkler, zevkli kolajlar ve kısaca pop-art’ın materyale güzelleme yapan eğlenceli dünyası var. Biz onu Kaunter Kulture ve Pleasure Island sergileriyle keşfettik. Geleneksel yağlı boya resmi, üzerine silkscreen ve stenciling gibi teknikler kullanarak başka birşeye dönüştürmesini sevdik. O da bizi çok sevdi. Bakınız lokum gibi çocuk.

Neden New York, Barselona ya da Sidney değil de Londra?
Benim için New York, Los Angelas ya da Londra bir... Aslında ben yarı Amerikalıyım ama onların tuhaf göçmenlik yasaları yüzünden vatandaşlık hakkı ya da en azından yeşil kart bile edinemiyorum. Gerçi, ben İngiliz kültürüne deli gibi aşığım. Her halükarda yaşamak için tercih edeceğim yer Londra olurdu.

Ne çeşit bir kültür şoku yaşadın Londra’nın sanatsal ortamıyla karşılaşınca?
Londra’ya yerleşmeden sekiz ay önce Kanada’nın kuzeyindeki Ontario şehrine taşınmıştım. Ailemin orada, oldukça izole edilmiş bir bölgede, kullanılmamaktan dolayı yıkılmaya yüz tutmuş bir moteli var. İşte orayı stüdyo yapmaya karar vermiştim. Bunun için badana boya işlerini halledip biraz para biriktirmem gerekiyordu. Sonuçta orayı yaptığım işleri sergileyecek bir sanat galerisine dönüştürmek istiyordum. Tabii belime kadar gelen karın içinde, sakallı suratımla bir artistten ziyade mağara adamına dönüverdim ve kargaların bile uğramadığı bir şehirde sanat galerisi açmanın çok da mantıklı olmadığını fark edip kendimi funky Hackney’de buluverdim. Yaşadığım kültür şokunu sen tahmin et!

Hey, Hackney’de çok fazla Türk yaşıyor. Sen Türk kültürünün izlerini fark ettin mi orada?
Benim ilk ev sahibim Türk’tü ve harika bir insandı. Ne zaman Türkiye’ye gitse, dönüşte mutlaka bize en iyi Türk lokumlarından getirirdi. Uzun zaman ismini Jim zannetmiştim, ama meğer Cem’miş.

İngiltere’ye ilk geldiğinde Ulusal Sağlık Merkezi’nin Seks Sağlığı bölümünde çalıştığının duyumlarını aldık. Senin illustrasyonların hakikaten de çok seksi! Nasıl bir etkileşim var bu iki iş arasında?
Hahaha! Bu duyumu nereden aldığın konusunda hiçbir fikrim yok doğrusu. Gerçekten de birkaç yıl önce USM’de çalışmıştım. Tanrım, nereden duydun ki! Her neyse, seks sağlığı aslında düşündüğün kadar da seksi bir konu değil ama insanların ciddiye alması gereken çok önemli bir konu. Özellikle gençleri bu konuda elden geldiğince bilinçlendirmek gerekiyor. Ben o bölümde çalışırken çeşitli broşürler hazırlamıştım. İki kişiyi bile AIDS olmaktan kurtardıysam ne mutlu bana.

Dünyanın en büyük modern sanat galerilerinden Tate Modern bu yaz dış duvarlarını “street art”a açtı. Sokak sanatının, bu denli popüler ve kabul görür duruma gelmesini nasıl değerlendiriyorsun?
Dürüst olmak gerekirse, sokak sanatı görmek için sanat galerisine gitmek, kaplan görmek için hayvanat bahçesine gitmeye benziyor. Safari şansınız yoksa neden olmasın... Eğlenceli tabii ki ama bir o kadar da “güvenli” sanat. O arkadaşlar umarım işlerini milyon dolarlara dönüştürebilirler. Bana sorarsanız bu kadar kabul görüyor olması sokak sanatının sarsıcı ruhunu köreltiyor.

Oyuncakları sever misin?
Çok.

Oyuncak kameraları?
Oldukça havalı buluyorum, harikalar. Ben fotoğraf makinamı yanımdan hiç ayırmam. Click, click... Her şeyi, her yeri... Sonra da hepsini Facebook’a yüklerim.

Dondurma mı lokum mu?
Lokum.

(http://www.ndjames.com/)

Whop Magazine January '09

Cumartesi, Ağustos 02, 2008

Londra-İstanbul illüstrasyon halleri






David Shillinglaw. Başlı başına bir yetenek. Yeterli değil tabii, harika demeliydik! Londra’nın göbeğinden çıkan bu olağanüstü illustrator geçtiğimiz aylarda sessiz sedasız İstanbul’a geldi, Siemens Galeri’de işlerini sergiledi ve aynı sessizlikte Londra’ya döndü. Genç sanatçıyla Old Street’te ayaküstü karşılaşıp küçük bir röportaj için kandırmaksa başlı başına bir şanstı. David’e yönelttiğimiz sorulardan öğrendik ki bizim her yerimizde kalbimiz varmış.


Henüz çok genç olmana rağmen son iki yıldır birçok sergide senin isminle karşılaşıyoruz. Hayır, bu durumdan hiç şikayetçi değiliz ama sanat sepet olaylarıyla ilişkin ne zaman başladı? Çok eski olmasa gerek?
Aslına bakarsan biraz eski diyebiliriz. En azından benim hatırlayabildiğim kadar eski…

Peki bu ilişki nasıl başladı?
Kendimi eğlendirmek için çizmeye başlamıştım ama iş olarak da gayet güzel gidiyor! Nasıl başladığının bir cevabı da yok aslında. İçinizden bir ses “yarat” diyor, sizi dürtüyor.

İşlerinde hangi teknikleri kullanıyorsun?
Kitaplara ve kağıt parçalarına küçük çizimler yapmayı seviyorum. Özellikle eski kitaplara… Sürekli sahafları dolaşıp ikinci el kitaplar alıyorum. Bunlar benim için vazgeçilmez çizim alanları… Çizerken her nevi kalem kullanıyorum. Keçeli kalemler, tip-ex’ler, boyalar… Elimin altında ne varsa işte.

Kapılar, kutular…
Ne bulursam. Geniş alanlarda çalışmayı da seviyorum. Sprey boyalar ve markerlar bunun için ideal. Aslında o an elimin altında ne varsa onu kullanıyorum diyebiliriz. Bu arada screen printing de seviyorum. Haritalar ve diyagramlardan da oldukça yararlanıyorum. Dünya üzerinde bir yerin ya da insan vücudunda bir parçanın çizgiler, paternler ve sembollerle yeniden yaratılmasından hoşlanıyorum.

Resimlerine oldukça sade çizgiler ve basit teknikler hakim. Hayal gücün dışında hiçbir şey karmaşık değil. Sadelik sözcüğü kulağa nasıl tınlıyor?
Bana hoş geliyor. Zaten benim işlerimin temelini karmaşık şeylerin kırılıp dökülerek en basit dile ve forma dönüştürülmesi oluşturuyor. Evrensel dil denen şeyden hoşlanıyorum. Resimlerim herkese farklı bir şey ifade etse de, umarım ki en nihayetinde herkes tarafından anlaşılıyor. Anlamaya çalışmayanı da en azından eğlendiriyor.

Mükemmelliyetçilik ve hatalar senin sanatında nasıl yer alıyor? Sen hangisini tercih edersin? Dürüst ol lütfen.
Dürüstçe: İkisi her zaman el ele. Mükemmel kusurlar güzeldir.

Klasik sanatçı sorusu: Efendim, çizerken nelerden etkilenirsiniz?
Klasik sanatçı cevabı: Her şeyden etkilenebilirim. Herhangi bir şarkı, yemek, diyalog, sokakta bulduğum bir şey… Bu sorunun cevabı günden güne değişir.

“Neden?” sorusunu sever misin?
“Nasıl?” sorusunu tercih ederim.

İnsan vücudunu çok iyi tanıyorsun. Hiç doktor olmayı düşünmüş müydün?
Anatomik diyagramlardan her zaman çok hoşlandım ama doktor olmayı düşünmemiştim. Ama insan vücudu gibi karmakarışık bir yapının parçalara bölünüp açıklanması ilgimi çekiyor. Benim resimlerim vücudun psiko-coğrafi durumunu teşhir ediyor. Sanırım herkes bu resimlerde kendisinden bir şeyler bulabilir!

Senin anatomik resimlerin çok eğlenceli. İlkokul sınıflarının duvarlarında asılı olsa hoş olurdu. Sence?
Resimlerimi eğlenceli bulduğuna sevindim. Eğer, ilkokullardaki eğitim daha kişilikli olsaydı resimlerimin o duvarlarda asılması da harika olurdu.

Senin mottonun babana ait olduğunu biliyorum. “Özgürlük, kendini disipline edebilmek için bir haktır.” Bu söz yaşamında sana ne kadar yardımcı oluyor?
Çok. Babam oldukça bilge bir adam.

Başka bilgece bir sözü var mı?
Bütün insanlar sıra dışıdır. Ama en sıra dışı işler sıradan kişilerden çıkar.

Kaos senin sanatında muhterem bir yere sahip. Sistemimiz bu durum karşısında alıngan olabilir. Gönlünü almaya ne dersin?
Düzen ve kaos da iç içedir. Düzene saygı duyuyorum ama kaosu da her zaman kucaklıyorum. Hayatımda karşılaştığım en güzel şeyler hep hatalardan ortaya çıkıyor.

Senin pipisinde ve kukusunda kalpleri olan insanlarını çok seviyorum. Sence o bölgelerimizde kalbimiz var mı?
İlginç olan her yerde insanların kalbi var.

Peki şu kelimler karşısında bize ne cümle kurarsın: Robot?
Emeği ifade eden Çekçe bir kelime. Aynı zamanda bir çeşit dans.

Dadaism…
Kurt Schwitters. Dadaizmin babası. Muhteşem bir hareket.

Tahta oyuncaklar…
Çok hoş.

Jimi Hendrix…
Dahi.

Underground müzik grupları…
Eskileri tercih ederim..

Televizyon…
Kötü bir bağımlılık ve zaman kaybı. “Kitlelerin afyonu” da denmiş zamanında. Aslında kötü programlar dışında televizyonla bir problemim yok. Hatta bir keresinde ekrana resim yapmıştım. Gördüğünüz gibi kanvas gibi de kullanıp yararlı bir şeyler yapabilirsiniz.

Londra…
Evim. Güzel vakit geçirdiğim yer.

İstanbul…
Sakinlikten çok uzak, renkli ve güzel bir şehir.

Whop Magazine