music etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
music etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Haziran 23, 2010

Glasto, Sonisphere ve Vakit Gastesi



Sedatım, "1 saatte isimleri okuyabildim.. lanet bizde nie böle festivaller yok :S" demiş. böyle içimde bir sıkıntı, bir yandan yağmur yağar şimşek çakar; bi yandan Glasto yarın başlar, gönül ister gidemez, son bi yandan bize sunulan festivallere "daha düne kadar bi festivalin yoktu, idare etcen" dememiz dayatılır. eleştirirsin eli kolu bağlı sponsorlara, organizatörlere köstek olmuş olursun. "oh bu yaz da festivale doydum" diyemezsin. bi yandan Sonisphere festivali için yahudi güvenlikçiler kullanılıyo diye cihad çağrısı yapılır, bu festivale gidenler homo ve sapık olarak ilan edilir...

homo ve sapık. bugünkü haberde bu iki kelimeyi aynı cümlede kullanan gazeteci bozuntusunu beş VAKİT, domaltıp kıçını kırbaçlayasım var. zaten, bu yazarı Erdem tespit etmiş, fotoğrafta piksellenmiş, üsüne işenen adamın ta kendisiymiş. biz bu adamlar bizi ortaçağa geri götürecek sanırdık, saçı uzun her genci satanist ilan eden 90'lara götürdüler. gene çok şanslıyız yani.

yazıyı tatlıya bağlayıp bitimek istiyorum. one love'ımız var bebek şenliğimiz var, öyle konserler oluyo falan eğleniyoruz. bunları yapamayan ülkeler var. hem mesela Yunanistan'ın yerinde olmak hiç istemezdim. Selanik'te öyle cıbıl cıbıl eğleniyolar ama paraları yok.

tatlı kısmı şu Glasto Line Up'ı: (kendimce derledim) Gorillaz, Vampire Weekend, Hot Chip, Florence and The Machine, La Roux, Phoenix, Magic Numbers, Groove Armada (bunu biz de geçen hafta dinledik, hıh), Bombay Bicycle Club, DJ Rob da Bank, DJ Simian Mobile Disco, New Model Army, Kelis, Jamie T, Foals, Pet Shop Boys, Editors, Muse, Scissor Sisters, Stevie Wonder, Faithless, Norah Jones, Orbital, lcd soundsystem, Holy Fuck, Crystal Castles, We Have Band ve SHAKIRA. Bildiğimiz şakira.

Perşembe, Nisan 29, 2010

KURBAN: Yoruldu, dinlendi, devam ediyor.




Türk rock denilince damarlardaki kanda bir kıpırdamayla birlikte aklımıza gelen ilk isimlerden biri olan Kurban, 4. stüdyo albümü “Sahip”i yayınladı. Maslak Deney Evi stüdyolarıyla vokal Deniz’in evi arasında gidip gelen albümün cilasında mastering gurusu George Marino imzası var. Albüm raflarda, sizi bekliyor.

Evren Müberra Ünal

Bugün, burada “Sahip” nedeniyle toplandık. Biz çok heyecanlıyız, sizin ilk hisleriniz neler?
Deniz Yılmaz: Evet, uzun bir aradan sonra yeni bir albümle tekrar dinleyenlerle bir arada olmak heyecan verici ama birinci planda merak var tabii ki, tepkiler konusunda.

“İnsanlar”dan sonra dağılıp tekrar bir araya geldiniz. Dedikodulara yer vermemek açısından sizden dinlesek, neydi olayın aslı, nasıl bir araya geldiniz tekrar?
Burak Gürpınar: Kurban yorulmuş ki, durup dinlendi. Dinlenmiş ki, kalkıp devam etti.

Sıfırdan, yepyeni bir Kurban’la mı karşı karşıyayız?
Kerem Tüzün: Yepyeni bir albüm olması nedeniyle evet ama içerik olarak diğer albümlerimizden tamamen bağımsız bir Kurban yok açıkçası.

Parçalar, kayıtlar, stüdyo, özetle tüm albüm süreci nasıl geçti?
Özgür Kankaynar: Deniz’in askerde olduğu dönem, birçok fikir kaydedip Burak ve Kerem’e gönderdim. Uzun bir zaman bu şekilde ürettik. Deniz döndüğünde, dikkatimizi çeken şarkıların üstüne gittik ve hep birlikte şarkıları son haline getirmeye başladık.
Deniz: İlk başta elimizde, “Sahip” ve “Güneş”i şarkıya dönüştürmek dışında pek bir malzeme yoktu. Asıl olay, ben askerden döndükten sonra Özgür’ün yolladığı alt yapılardaki gitarların çok hoşuma gitmesiyle başladı. Genel havası 70’lerdeki progresif rock gruplarındaki gibiydi. Özgür’e “Abi sakıncası yoksa yaptıklarını bana yollar mısın?” dedim. O da “Seve seve” dedi.

Peki, bu altyapıların şarkıya dönüşmesi nasıl oldu?

Deniz: Özgür’ün yolladığı altyapılar genelde basit bir davul ve bas eşliğinde, yine basit ve güzel düzenlemelerdi. Ben de, bu altyapıların üstüne vokal ve söz yazıp bir şarkı trafiği belirledim. Özgür’ün gitarlarından gaz alıp, “Yobaz-Bre Cahil”, “Das Motiv” ve “Ateş Var mı?” gibi şarkıları da ortaya çıkardım. Bir yandan bir-iki ev çalışması ve kayıt denedik. Daha sonra bunları stüdyoda taze taze hep beraber düzenledik ve çaldık. Şarkılar bir çırpıda son hallerini aldı.



Genel olarak eğlenceli bir süreç…
Deniz: Mikslere kadar eğlenceli sayılabilecek bir süreç. Sound çok önemli her zamanki gibi. Şöyle düşün, kim rahat etmediği bir kıyafetle sokağa çıkmak ister ki!

Daha önceki albümünüzde kafayı yaşam ve ölüm kavramlarına takmıştınız. Bu albümde nelere takıldınız?
Deniz: Aslında, çok genel bir bakışla konu aynı. Bu albümde yağcı, yalaka yerine; efendisine hizmet eden soykıran, yobaz, düzenbaz, ifrit gibi halkın arasına karışmamış, belli bir gücü elinde tutmaya çalışan cehennem çalışanları var.

Albümün miksleri senin ev stüdyonda yapılmış. Evden çalışmak daha rahat olduğu için mi?
Deniz: Miks sürecinin sıkıntılı ve uzun bir süreç olduğunu söylesem ve buna bağlı olarak da bütçe desem daha doğru olur.

Bundan sonraki konserlerinizde bizi pek çok sürpriz bekliyormuş. Hazırlıklı gelelim, ne gibi sürprizler?
Özgür: İmkânlar ölçüsünde albümdeki sesi ve anlatımı sahneye taşımak istiyoruz.

Konser maratonunuz belli oldu mu? Nereler var rotada? Yaz festivallerinde de izleyecek miyiz sizi?

Burak: Şimdilik tarihi belli olan iki konserimiz var. Ankara, Eskişehir ve İzmir… Ama her gün bunlara yenileri eklenebilir, o yüzden en güzeli www.kurban.com’u takip etmek.

Geçtiğimiz yaz sizi Foça Rock Tatili’nde izlemiştim, esip üfürmüştünüz. O konserde basının Kerem Tüzün ilgisi neydi öyle?

Kerem: Bilemiyorum, basına sormak lazım…

Yan yana gelebilecek en iyi kadroyu oluşturdunuz. Grup üyelerinin her biri, ayrı birer star gibi. Hadi, herkes bir biri hakkında bir şey söylesin, iyi – kötü karışmam…

Burak: Karmaşık bir birliktelik olduğu için ortaya çıkan şey de özel oluyor.
Kerem: Kardeşlerim!
Deniz: Efendim Kerem!
Özgür: Kurban ailem…



* Bu röportaj Hürriyet Gazetesi Kampüs ekinde yayınlandı. Tüm hakkı Kampüs'ündür.

Perşembe, Nisan 15, 2010

Kompleksli amcalara günlük doz



Onur Özdemir, Özdemir Dereli, Cenker Kökten ve Soner Özışık. Çok sakin dört çocuk. Boğaziçi Taşoda Stüdyoları’nda başlayan hikâyelerinin üzerinden 10 yıl geçmiş. Edepsiz Komedya, Sentetik Sezar ve İkarus Başarsa artık hit. Sahnelerinde sükûnetten eser yok. Keşke sabaha kadar çalsalar diyen geniş bir kitle biliyoruz.

10 yıldır bir arada olan bir grupsunuz. Ne badireler atlattınız? Yoksa hep süper uyumlu muydunuz?

Cenker: 10 senedir beraber olduğumuz için, birbirimizin en yakın arkadaşlarıyız aynı zamanda. Bir nevi aile gibi olduk artık. Beraber büyüdük sayılır, herkes birbirini çok iyi tanıyor.

Soner: Mesela ben, 2001’de katıldım gruba. Hala devam ediyorsak, atlattığımız badireler uyumumuzu bozamayacak kadar küçük şeylermiş demek ki.

Bugünlerde inanılmaz yoğunsunuz; Ankara, İzmir, Çanakkale konserleri derken epey koşuşturuyorsunuz. Konserler dışında neler yapıyorsunuz?

Soner: Yeni albüm için hazırladığımız şarkıların demolarını kaydetmeye uğraşıyoruz.

Özdemir: Ben, bir yandan da Y.T.Ü.’de Sanatta Yeterlilik alanında doktorama devam ediyorum. Ayrıca burada ders veriyorum.

Biz, sizi zaten Peyote günlerinizden beri takip ediyoruz. Albüm sizin için müzikal hedeflerinizin neresindeydi?

Soner: İlk albümünü yayınlayan her grupta olduğu gibi, hedeflerimiz çok büyüktü. Bunların bazılarını gerçekleştirdik, bazılarının zaten gerçekleşecek gibi olmadığını anladık. Bazılarınıysa unutup yeni hedefler koyduk kendimize.

Cenker: Hedeflerimizden şimdiye kadar bir albümlük olanını gerçekleştirebildik!
Özdemir: Yaşlılığımda dönüp arkama baktığımda gurur duyabileceğim bir ilk albümümüzün olması beni mutlu ediyor.

Bir müzik grubunun başarılı olması için ne gerekiyor?
Özdemir: En başta iyi şarkılar gerekiyor. Beraberinde samimiyet ve gülümseyen yüzler.
Soner: Aynen, bizim başarı kriterimiz iyi şarkılar yapmak.
Cenker: Bir de grupların hem kendini, hem de dinleyiciyi bir şekilde tatmin etme dengesini tutturabilmesi gerekiyor.

Peki ya popüler olması için ne gerekiyor?

Cenker: Popülerlik bazen ne kadar iyi olduğundan çok, ne kadar görünür olduğunla alakalı. Soner: Kestirmeden ve kısa zamanlı popüler olmaksa amaç,“Gel seni popüler yapalım” diyecek birilerinin çevresinde dolaşmak, bu cümleyi duyduktan sonra da o kişinin senden istediklerini eksiksiz yapmak gerekiyor.

Özdemir: Ek olarak; sağlam bir medya desteği, isteyene de magazin haberi.

Müzik piyasasında en iyi hikâye anlatan gruplardan birisiniz. Nelerden topluyorsunuz, nasıl biriktiriyorsunuz bu hikâyeleri?

Cenker: Ben ormana gidip mantar topluyorum, sonra onları Onur’a veriyorum!

Özdemir: Kaynak herhangi bir şey olabilir. Tanıdığımız, tanımadığımız birisinin başına gelen bir olay, televizyondaki bir haber, okunan bir kitap, duyulan bir çığlık ya da kahkaha…




Sentetik Sezar’a bir klip çekmişsiniz ve çok da güzel olmuş. Ne zaman izlemeye başlayacağız?

Cenker: Nisan’ın ilk haftası yayına girmesi planlanıyor.

Klipte siz neden yoksunuz?

Cenker: Bu klip tamamen bizden bağımsız bir şekilde parçayı seven ve buna klip yapmak isteyen Serdar Gözelekli ve ekibinin işi. Beğenirsek yayınlayacaktık ve çok beğendik.

“Denek Hayatım” hızlı tren faciasında yaşadığımız hislere tercüman olmuş. Başka hangi durumlarda sadece denekten ibaret olduğumuzu düşünüyorsunuz?

Soner: Kendisini, sorumlu olduğu insanlardan daha üst noktada gören, her şeyi onlardan daha iyi bildiğini düşünen ve soyut, saçma sapan kavramlardan başka bir dayanağı olmayan kişi ve kurumların zorlamaları karşısında hepimiz, her zaman denek halinde yaşıyoruz. Ama bir süredir biz deneklerin bu kompleksli amcalara daha fazla sözü geçmeye başladı.



Son dönemde sizi en çok eğlendiren şey ne oldu?

Soner: En çok eğlendiren şey kesinlikle “Yemekteyiz”deki Hasan Bey oldu. En çok sevindiren şey de Billboard dergisi tarafından yapılan “Son 10 Yılın En İyi 50 Türkçe Albümü” listesinde 6. sırada yer almamız oldu.

Özdemir: Yemekteyiz programından Hasan Bey.

röportaj: evren müberra ünal
* bu röportaj Hürriyet Gazetesi Kampüs ekinde yayınlandı. kaynak, bi önceki cümlede gösterildi.

Salı, Nisan 06, 2010

Pin Up: Kız kıza müzik


İsmini 1940’larda altın çağını yaşayan, dolgun vücutlu, peri yüzlü kızlardan alan Pin Up grubu, 2003 yılından beri sahnelerde. Şu sıralar, her zamankinden daha popüler olmalarının nedeni, ilk albümlerinin single’ı “Üretim hatası”. Ayşegül Esen, Ezgi Özkan, Ayşe Ertuğrul ve Özlem Gündoğmuş’dan oluşan “kız” grubumuzla kadın olmanın avantajlarını, dezavantajlarını ve yeni albümlerini konuştuk.

Evren Müberra Ünal

Pin Up posterleri biriktiriyor musunuz ya da Pin Up dövmeleriniz var mı?
Ayşe: Pin Up posteri biriktirmek hiç aklıma gelmedi ama tarz olarak Dita Von Teese’i beğeniyorum.
Ezgi: Benim sol kolumda beş sene önce yaptırdığım, elinde gitar olan bir Pin Up kızı var ama yarım kaldı. Vakit bulabilirsem, tamamlatacağım.
Özlem: Ben de dövmeye meraklıyım ama daha sembolik çizimleri tercih ediyorum.

Kız grubu olmanın dezavantajlarını yaşadınız mı hiç? Mesela kadın olarak kendini bir işte ispatlamak karşı cinse göre daha zordur. Böyle bir zorluk hissettiniz mi?
Özlem: Dört kadının birlikte müzik yapması, Türk halkına ilginç geliyor haliyle. Ama artık yavaş yavaş kadınlığımızdan daha çok yaptığımız müzik konuşulmaya başlandı. Bu da bize gurur veriyor.
Ayşegül: Demek ki cinsiyetin de pek bir önemi yok. Yurt dışında bize gösterilen ilgi, bazen buradakinden fazla olabiliyor. Gelen e-postalarda Avrupa’nın diğer ülkelerinde Pin Up gibi gruplara pek rastlanmadığını okuyoruz.
Ayşe: Sanırım bizim ülkemizdeki sorun şu, dinleyici müzisyenin kıymetini bilmek yerine, bir açığını yakalamaya çalışıyor veya yurt dışındaki bir başka sanatçıya benzetmeye uğraşıyor.

Kızlardan kurulu olmanın avantajları neler oldu?
Ayşe: Birbirimizin dilinden çok iyi anlıyoruz. Genetik olarak benzer duygulara sahip olduğumuz için, çoğu konuda hemfikiriz. Bunu da müziğimize yansıtmak keyifli oluyor.

Kızların genelde erkekler gibi gamsız tasasız arkadaşlık kuramadıkları söylenir. Sizde her şey güllük gülistanlık mı gidiyor?
Ezgi: “Her şey güllük gülistanlık gidiyor” diye bir şey söylersem, yalan söylemiş olurum. Her türlü tartışmayı yaşadık, geçirdik ama egolarımız hiçbir zaman yaptığımız işin önüne geçmedi.
Ayşe: Öyle durumlarda dürüst olmayı tercih ettik. Yeri geldi, kendimizle dalga geçtik; yeri geldi, bir insanı kaybetme korkusu yaşandığı zaman kurulmayan cümleleri hiç çekinmeden birbirimize kurduk. Ama arkadaşlığımızı kaybetmekten hiç korkmadık.
Özlem: Birbirimize sahte duygular vermiyoruz, yüzeysel bir ilişkimiz yok. Ne hissediyorsak, o. Bu sayede dürüst olabiliyoruz. Bunu, bir evlilik ilişkisine benzetebiliriz hatta.

“Üretim Hatası” single’ınız çok sevildi. Sizce neden bu kadar ilgi gördü?

Ayşe: Bizler yeniliği seven müzisyenleriz. Bence insanlara ilginç gelen, hem şarkı sözlerimizin yapmacıklıktan uzak oluşu, hem de sürekli olarak insanlara dayatılan kalıplardan uzak olması. Genel olarak şarkı sözlerimizde samimi ve yalın bir dil kullanıyoruz. İnsanlar da kendi hayatlarından bir şeyler bulabiliyorsa, ne mutlu bize.

Albüm çıktıktan sonra, sizi nasıl bir tempo bekliyor?

Ezgi: Türkiye’nin her bir köşesine gidip, hatta yurt dışında da bol bol konser verip izleyiciyle daha da yakınlaşmak istiyoruz

Albümle ilgili olarak “çok satmak” dışında ne gibi beklentileriniz var?
Özlem: Albüm çok satsın diye bir derdimiz yok, hele ki böyle bir dönemde. Bizim için konserler önemli.

Sahnede kaybettiğiniz enerjiyi toplamak için günde 5,5 ekmek yiyormuşsunuz. Başka neler yapıyorsunuz enerjik kalmak için?

Özlem: Yürümeyi çok seviyorum, iyi geliyor.
Ayşe: Şu sıralar o kadar yoğunuz ki yemek yemeye fırsat bile olmuyor. Kahveyle besleniyoruz.
Ezgi: Benim bir kedim var. Her sabah evden çıkmadan önce montuma oturuyor. Belki bir saat montumun üstüne yapışmış tüyleri temizliyorum, spor oluyor.
Ayşegül: Bu aralar kaliteli beslenmeyle kafayı bozmuş durumdayım ve yoga da yapıyorum.


Kaynak: Hürriyet Kampüs eki / 31 Mart Çarşamba

Perşembe, Nisan 01, 2010

Müzikte gerilla taktiği: KÜL





Ska ve rock şarkıları yorumlayan sevimli bir boyband projesi olan Karton Sushi’nin rafa kalkıp küllerinden Kül’ün doğması yerinde olmuş. Ankara’da aynı hayatları yaşayan, aynı evi paylaşan, aynı kafaya sahip Arın, Akay, Yiğit ve Koray’dan oluşan Kül’ün evde kayıt yapma dönemleri bitti. Tarkan Gözübüyük prodüktörlüğünde kayıtları tamamlanan yeni albümlerinin yayınlanmasına az bir zaman kaldı. Bahar da geldi. Onları çeşitli üniversitelerin bahar şenliklerinde ve yaz festivallerinde bol bol takip edeceksiniz.


Albüm istiyoruz artık, albüm! Ne zaman geliyor? Neden gecikti?
Akay: Uzun aralıklarla devam edebildiğimiz kayıtlarımız bitti, miks ve mastering aşamasına geçtik. Çoğu gitti, azı kaldı yani.
Yiğit: Yetişmemiz gereken bir yer yok. Muhtemelen o yüzden bize, geç kalmışız gibi gelmiyor aslında.

Albüm yapmak hakikaten bu kadar çetrefilli bir süreç mi?
Arın: Biz müziğimizi duymak istediğimiz gibi icra ediyoruz. Belki kolay hazmedilir, radyolarda rahatlıkla çalınabilecek birşey ortaya koyuyor olsaydık, her şey daha kolay olurdu. Ama biz özgürlüğümüzü piyasaya koşullarına kurban etmedik. Bu taşlı yolu seçtik.
Koray: Albüm kaydımızı bile, konserlerden kazandığımız üç kuruş parayı bir araya getirerek, naçizane kişisel ve müzikal ilişkilerimizi kullanarak yaptık. Bir “gerilla taktikleri” durumu söz konusu yani… Çark, kendi kendini döndürdü.

Sizin için NokiaSupersound bir dönüm noktası diyebilir miyiz? O yarışmada halk oylamasında birinci, genel sonuçta üçüncü olmuştunuz.
Akay: Tek bir şarkıyla, “Derin” ile bir anda pek çok insana “Biz de varız” demeyi başardık. İnsanlar da, yakın bulmuş olacaklar ki, ilgi duydular. Halen o zamanlar bizimle ilgilenen, destek olan insanlarla haberleşiyoruz, konserlerimize geliyorlar. Neticede bir yerden başlamak zorundaydık. Biraz fonksiyonel olarak gördük o yarışmayı. Ankara’daydık o dönem ve buralarda pek de geniş bir çevremiz yoktu. Güzel bir girizgâh oldu.
Yiğit: Prodüktörümüz Tarkan Gözübüyük ile NokiaSupersound aracılığı ile tanıştık. Jüri üyesiydi. O zamandan itibaren iletişimi hiç koparmadık, en büyük kazançlarımızdan biri o oldu.

Siz de şaşırtıcı olmayan bir şekilde Ankaralısınız. Ankara’nın politik havası mıdır sizi böyle isyankâr bir grup yapan? Nelere başkaldırılarınız?
Arın: Ankara; bir milletvekili yoldan geçecek diye, birdenbire o yolun çevresindeki tüm yolların kapatıldığı, durup dururken sokağın ortasında taşlı sopalı eylemlerin başladığı, öğrencilerin yemekhane fiyatlarının artışını gitar çalarak ve şarkı söyleyerek eleştirebildiği bir yer. Ama bunları görmek için Ankara’da olmaya gerek yok. Otorite her yerde otorite; yasak, suç, ceza, mantık, baskı her yerde aynı…
Akay: Çevrenize baktığınızda insanların üzgün olduklarını görüyorsunuz. Bu bile yeterli bir neden başkaldırmak için.
Koray: Ben “şaşırtıcı olmayan bir şekilde Ankaralı olmak” kısmına takıldım. Eğer bunu piyasadaki son dönem egemen rock gruplarının orijinleri üzerinden değerlendiriyorsak, bunu en fazla Ankara’nın içe dönük hâlet-i ruhiyesine bağlayabiliriz. Neticede Ankara’da, İstanbul’un illüzyonu ve akıl çelen hareketliliği yok. Evde oturup gitar çalmak, birşeyler okumak, sohbet etmek daha cazip geliyor.

Bu ülkede, söyleyecek sözü olan sanatçıların kulakları gerçekten de görünmez bir el tarafından çekiliyor mu?
Arın: Artık dünya küçücük bir yer. Nerede ne oluyorsa, aslında burada da oluyor. Sorun diğer sanatçıların bunu neden, en azından denemedikleri. Deniyorlar ve kulakları çekiliyorsa ve buna direnç göstermiyorlarsa, bu onların sorunu. Bu iş bir misyon değil, vizyon meselesi. Biz albümde, derdimizi daha doğru biçimde nasıl anlatabiliriz diye düşündük, öyle yaptık, gemileri yaktık. Ne düşünüyorsak, ne hissediyorsak, o.

Kral Çıplak diyorsunuz. Kim bu kral?
Yiğit: Şarkı, müzik piyasasındaki dengesiz çıkar ilişkileri, sistemin dinamikleri ve müzisyenlere şekil vermeye çalışan yapım şirketleri hakkında.
Koray: “Senin adın benim. Senin malın benim. Benim canım senin. Ama burada geçmez sözün. Kral benim.” derken aslında, başka şarkılarımızda pek bulunmayan ironik bir yaklaşım var. Sen beni yönlendirmeye çalışıyorsun, sana aidim zannediyorsun, devam et; ama sen burada, bu sahne üzerinde, bu şarkının içinde yoksun; burada sadece biz varız ve sen buraya karışamazsın.

Arın, senin Foça Rock Tatili’nde Myspace sahnesini yıktığın dedikoduları dolaşıyor. Nedir işin aslı?
Arın: Mübalağa etmişler. Biz elimizden geleni yaptık. Sahne performanslarında, karşınızdaki kitle belirleyici oluyor; takdir edilecek bir şey varsa, seyircinin kendisidir.

Ne olursa, “artık olduk” demeye yakın hissedersiniz kendinizi?
Yiğit: Bizim öyle uçarı rock yıldızı hallerimiz ve hayallerimiz falan yok; biz elimizden geldiğince bu işi devam ettirmek, daha da sevmek ve en az şu anki kadar keyif almak istiyoruz.

http://www.myspace.com/kultr

Fotoğraf: Murat Akçay
Röportaj: Evren Müberra Ünal

Bu röportaj Hürriyet Gazetesi Kampüs ekinde yayınlanmıştır.

Çarşamba, Mart 10, 2010

Bu stick’i saklasak da mı dinlesek?



Taksim-Kadıköy hattında doğan 110, üçüncü albümleri “Sıfır” ile tekrar biz müzikseverlerin karşısında. Vokalde Candan Tezel, klavyede Ozan Yılmaz, davulda Mehmet Uludağ ve gitarda Burak Yerebakan kadrosuyla kaldığı yerden devam eden grup… Hayır, hayır, kaldıkları yerden devam etmiyorlar! Bugüne kadar yayınlanan iki albüm ve altı klibe rağmen sıfırdan başlıyorlar. Üstelik albümleri de bildiğiniz albümlere benzemiyor. USB stick formatındaki albümü ister içindekilerle saklayın; ister içindekileri atın bilgisayarınıza, sadece stick olarak kullanın. Yapacak bir şey yok. Sürpriz yapmayı seviyorlar!

Keyifler nasıl, hayat nasıl gidiyor?
Ozan: Keyifler gayet yerinde.
Candan: Albümün koşturmacası bitti, şimdi konser koşturmacaları var demek isterdik ama albüm koşturmacası bir taraftan devam ediyor. Biraz yorucu olmaya başladı.

Siz, albümdeki parçalardan birinin albüm ismi olarak seçilmesindense; albüme özel bir isim bulmayı tercih ediyorsunuz. “Atomların Harika Dünyası” da böyleydi. Peki, “Sıfır”dan nasıl bir anlam çıkarmalıyız? Üçüncü albümle yeni bir başlangıç mı?! Candan: İkinci albümden sonra bir motivasyon düşüklüğü yaşadık. Bir de o dönem gruptan ayrılmalar oldu. Kendimizi geriye çektik ve bu albüme kapandık.
Ozan: Doğal olarak, büyürken yaptığımız hatalardan da ders aldık. Bu albüm bütün o yaptığımız hatalardan çıkardığımız derslerle ilgili. Bu yüzden sıfırdan bir proje yapmışız gibi hissediyoruz.
Mehmet: Tabii albümün USB formatlı olması da bu ismi vermemizde etken.

Evet, müzik dünyasında herkes sizin USB formatındaki albümünüzden bahsediyor. Gerçekten çok güzel çıktınız karşımıza. Bu sihirli stick’in içinden neler çıkacak? Candan: Albümün kendisi! Karaoke halleri, fotoğraflar, klip ve “Geri Dönme”nin kanalları… Burak: Remiks yapmak isteyenler için koyduk bu kanalları.
Ozan: Aslında daha fazla parçanın kanallarını koyacaktık, ancak yer yetmedi.

Anladık ki sıradan işlerle dinleyicilerinizin karşısına çıkmaktan hoşlanmıyorsunuz. USB stick’ten başka nasıl bir sürpriz yapmak isterdiniz dinleyicilerinize?
Mehmet: Enteresan fikirlerimiz var.
Ozan: Görsel tasarım ajansı Paternika ile birkaç projemiz var. Önümüzdeki dönemde hayata geçirmeyi planlıyoruz.
Candan: Ancak ne kadar zaman sonra olur, orasını bilemiyoruz.

Albümünüzü alanlar nasıl bir duyguyla karşılaşacaklar?
Candan: Genel olarak depresif ve agresif bir durum hakim albüme ama insanlarda nasıl bir etki bırakır, onu bilemeyiz.
Burak: Herkes kendine göre algılıyor müziği. Bizim anlattığımız albümü yayınlayana kadar. Sonrası dinleyiciye kalıyor.

Klibe gelelim, Tuz Gölü çekimlerinde ekip arabasının balçığa batması işinin aslı nedir? Nasıl çıktınız?
Mehmet: Traktör kiraladık  Tuz Gölü’nün yabancısıyız, doğasını bilmiyoruz.
Burak: Bir amca vardı, “şuradan gidin, buradan geçilmez” demişti ama aracı kullanan arkadaş ikinci kısmı duymamış.

Çekimlerde başka zorluklarla karşılaştınız mı?

Candan: Sıcaklar zorladı açıkçası. Klibin sonunda renk değiştirmiştik. Daha sonra post prodüksiyonda color correction’la düzelttiler!
Mehmet: Bir de çok turist vardı. Klip çekilirken arkadan yüzlerce insan geçiyordu. Bu kadar turist geldiğini bilmiyorduk açıkçası.

110’un sound’u hakkında eleştirmenlerden bir sürü şey dinliyoruz. Bu sound’un ismini sizinle birlikte koyalım mı artık?
Candan: Bizim için de zor oluyor. Elektronik alternatif rock diyoruz bu aralar ama mecbur kaldığımızdan. Bize kalsa adını koymaya gerek yok. Her tarzı deniyoruz çünkü.

Gruptaki iş bölümü nedir? Keyifli mi yoksa kavga dövüşlü bir süreç mi geçiriyorsunuz?

Ozan: Önce Candan, sözleri ve basit müziği yapıyor.
Candan: Sonra Ozan parçanın nasıl düzenlenmesi gerektiğine karar veriyor. Verdiği karar doğrultusunda müziği değiştiriyor kimi zaman. Daha sonra Mehmet davullara, Burak’sa gitarlara müdahale ediyor. Kavgalı bir dönem geçirmiyoruz çünkü herkes nerede dâhil olması gerektiğini biliyor.
Burak: Bir de Ozan prodüktörlük de yaptığından ondan korkup susuyoruz.
Mehmet: Çok ters adamdır!

Candan, grubun isminin senin Yıldız Teknik’teki günlerinde sık kullandığın 110 numaralı Taksim-Kadıköy otobüs hattından geldiğini biliyoruz. Hala aynı güzergâhta mısınız?
Candan: Hayır, yollarımız ayrıldı maalesef. Ama güzel bir planımız var 110’la ilgili. Sürpriz olsun.

Müzikle profesyonel olarak ilgilenmek isteyen ama bir yandan da üniversitede başka başka bölümlerde okuyan öğrencilere ne tavsiye edersiniz?
Candan: Ne yapmak istediklerine bir an önce karar versinler. Biz bu konuda çok şanslı değildik.
Ozan: Şu da var ki Türkiye’deki eğitim sisteminde öğrenciler, gerçekten ne yapmak istediğinin farkına varmıyor. Bizler ne söylersek söyleyelim, aynı hatalar yapılmaya devam edilecek.

Siz mesela, okulla müziği bir arada mı götürdünüz?
Candan: Okulla müziği aynı anda götürenler var tabii ki ama biz onlardan olamadık maalesef. Bizi örnek almasınlar!

Konserler nasıl geçiyor? Yoğun istek üzerine Bronx Pi’de konserlerinizin tekrarlandığını biliyoruz. Başka nerelerde çalacaksınız önümüzdeki günlerde?
Ozan: Evet 5 Mart’ta Bronx Pi sahnede bir konserimiz olacak. Mart sonuna doğru Edirne ve Çanakkale’de de konserlerimiz var. Eskişehir, Bursa, İzmir ve Ankara’da var ancak bu tarihler konusunda emin değiliz.
Mehmet: Konserler için klibi bekliyorduk, bu yüzden tarihleri ileri attık.

Peki klip ne zaman ekranlarda görünecek?
Candan: Bu hafta ya da önümüzdeki hafta kanallarda olacak.
Son olarak söz sizde…
Candan: Önümüzdeki dönemde ilginç birkaç projemiz var. Bunlar ne zaman hayata geçer bilemiyoruz. Mesela hep birlikte eğleneceğimiz bir klip fikrimiz var. Şimdilik sürpriz olarak kalsın.
Ozan: Eskisini kullanmaktan vazgeçtik, “İstanbul”a yeniden klip çekiyoruz. Bu aralar onun çekimleri olacak. Takip edin!

*Bu röportajım Hürriyet Kampüs ekinde yayınlanmıştır, tüm hakkı Kampüs'e aittir.

Salı, Mart 09, 2010

Bu da Great Escape Line Up'ı



Biliyorum hepiniz, Sonisphere, Glasto, V gibi festivallerin hayaliyle yanıp tutuşuyosunuz. Yalnız bu da benim için yeri bi başka olan festivallerden biridir. Geçen yıl bu festival sayesinde Danananaykroyd ve nicelerini keşfetmiştim. British Sea Power da headliner'dı. Great Escape, İngiltere müzik sahnesinde "yeni" neler oluyoru takip etmek açısından StagandDagger ve Camden Crowl'la birlikte üçün biridir. İşte bu yıl ki line up: Wild Beasts, Eighties Matchbox B-Line Disaster, Band Of Skulls, Stornoway, Lonelady, White Rose Movement, Canterbury, The Boy Who Trapped The Sun, Summer Camp, Think About Life, Jim Jones Revue, Codeine Velvet Club, Hook & The Twin, Young Guns, John & Jehn, Lucky Soul, Birds Of Tokyo, Chicken Hawk, Chief, Lauren Pritchard, Kassidy, North Atlantic, Oscillation, Bo-Ningen, Larissa McKay, John Smith ve dahası.. daha dahası.

Perşembe, Mart 04, 2010

Dinozor Paşa: Rashit geri döndü!


Eskilerin dinozor punk grubu Rashit, uzun süren sessizliğini sonunda bozdu. Güzel ve eğlenceli bir mini albümle tekrar karşımızdalar. Bu kez “Yasaklı” parça “Dinozor”u bağıra bağıra söylüyorlar. Peki, mutlu muyuz? Evet!


Affınıza sığınarak, siz ne zaman adam olacaksınız?
Orkun Tunç: Uzun zamandır duyduğum en güzel soru… Ben de kendime bunu sorup duruyorum hep.
Tolga Özbey: Tırnak içinde “adam olmak”, sisteme tamamen entegre olmak ve her şeyi sorgulamadan kabul etmektir. Kimseler adam olmasın.
Oğuz Taktak: Bizlere dayatılan adam figürü, maalesef yalaka, dalkavuk, klişelerle yaşayan, muhafazakâr ve geleneklerin getirdiği üniformaları çıkartamayan “adamlar”. Adam olmayacağız sanırım.
Orkun Tunç: Hem etrafta o kadar çok adam var ki, onlardan biri olmak hiç işimize gelmiyor. Şu anda dünyanın en zevkli işlerinden birini yapıyoruz ve çok mutluyuz. Adam olmamız pek yakın görünmüyor…

Dinozor eski bir parça olmasına rağmen, sözleri nedeniyle daha önceki albümlerinizde yer almıyordu. Sözler de değişmemiş, ne değişti de sonunda “Dinozor”a kavuştuk?
Tolga Özbey: Her şeyin bir zamanı var sanırım.
Orkun Tunç: Sağlam, dimdik arkamızda duran bir plak şirketi öncelikle. Hakan Eren yaptığımız müziğe inanan birisi. Bu şarkının kült oluşu ve piyasaya bu şekilde çıkmasının gerekliliğini biliyorduk. Ossi Müzik ile bunu başarmış olduk.
Oğuz Taktak: Dinozor, yıllar önce Cmuk grubundan Timur Özselvi ve çizer Bülent Üstün’ün başının altından çıkmış bir şarkıdır, hatta bir fenomendir. Şarkı, Türk Punk gruplarının milli marşı oldu nerdeyse. Türkiye’de belki de ilk kez böylesine bir şarkı sözüyle albüm yayınlanmasına cesaret edebildik.

Sinemada ve edebiyatta müstehcen sözler içeren yayınları görüyorduk ama müzikte pek rastlanmıyordu.
Oğuz Taktak: Can Yücel’in felsefesinden cesaret alarak, şarkımızı bağırabildik.

14 Şubat Sevgililer Günü’nde yayınlanması tesadüf olamaz tabii?
Tolga Özbey: Elbette tesadüf değil. Amacımız, tüketim toplumunu protesto etmekti. Ancak bu mini-albümün müzik piyasası içerisinde daha önemli bir işlevi olacak sanırım. Ebeveyn uyarısı etiketinin, sansüre karşı bir çözüm olarak daha da yaygınlaşacağını düşünüyoruz.


Web sitenizdeki manifesto niteliğinde “biz Rashit olarak” bölümünü okuyunca, “hop” dedim. Günlük gazete köşelerini takip ederek edinilecek görüşler değil bunlar. Fikirlerinizi oluşturan nasıl deneyimler yaşadınız?
Tolga Özbey: Aslında sürekli inşa halinde olan varlıklarız. Elbette pek çok görsel, işitsel, zihinsel materyalle besleniyoruz.
Orkun Tunç: Bir yandan sanatsal bir faaliyet yaparken, arkasındakileri görmezden gelemeyiz. Korporasyonlar, bize dayatılan yaşam stilleri, izlediğimiz filmler, kullandığımız iletişim araçları, internet ve diğerleri tüm bir düzenin parçası.
Oğuz Taktak: Evet, bilgi çağında yaşıyoruz. Bunun keyfini çıkartabiliriz ama bu enformasyonun doğruluğu ve niyeti konusunda şüpheli bakmaksak eğer, her an kandırılmaya hazır olmalıyız.
Orkun Tunç: John Carpenter’ın “They Live” filmindeki gibi tüm her şey. Var olmadığını düşündüğünüz birçok şey aslında hayatımızı ele geçirmiş durumda. Bu bir rüya değil sonuçta… Bizi yok edecek şey, umursamadıklarımız ve göz ardı ettiklerimiz.


"Gelenekler güzel şeylerdir ama onlarla yaşamak için değil, onları yaratmak için" demiş Frankz Marc. Siz, müzikal anlamda nasıl bir gelenek yaratmaya çalışıyorsunuz?
Orkun Tunç: Punk, özgürce kendini müzikal olarak ifade edebilmek demek. Bunu müziğimizde yansıtıyoruz. Yaptığımız tüm şarkılarda, bir konsept ve anlatılması gereken önemli bir konu olması gerekiyor. Öteki türlü müzik yapmanın bir manası da yok gibi.

Tolga Özbey: Kendimizi tekrar etmemek, müzik yapmaya başladığımız günden beri sürdürdüğümüz bir anlayış. Çıkardığımız her albümde, bu evrimi net olarak hissedebilirsiniz. Her albüm kendi içinde klasikleşebilir, ama bir grubun yaptığı müziğin klasikleşecek kadar kemikleşmiş olması çok kötü bir şey...



*Bu röportajım, 1 Mart Pazartesi günü Hürriyet Gazetesi Kampüs ekinde yayınlanmıştır. Orjinalinden kısalttım, uzun yazılardan sıkılıp kaçıyorsunuz diye:p Kampüs, Türkiye'nin tüm üniversitelerinde, kampüslerde, başka yerde aramayın:) ha bi de burda: hurriyetkampus.com

*pc'mde photoshop olmadığı için Kampüs'te kullanılan orjinal fotoğrafı küçültüp koyamadım, büyüğüne de blogspotum karagözüm izin vermedi. Google'dan bi tane çektim rastgele.

Pazartesi, Şubat 01, 2010

Çarşamba, Ocak 20, 2010

listen to the lego




Lego'lardan her bişey gördük: robotlar, saksılar, sehpalar hatta elbise de. Şimdi kulaklıkları piyasaya sürüldü. ipod'a da pek yakıştı. Pahalı da değil, 10 Dolar.

yahoyt.com

Pazartesi, Aralık 28, 2009

Çarşamba, Aralık 23, 2009

Pure Shit




Müzik otoritelerince sıçarcasına veya kusarcasına vokal yapmak olarak değerlendirilen BrokeNCYDE'ın temelleri, kendilerini Seven ve Miki olarak adlandıran iki gencin 2006'da New Mexico'da karşılaşmalarıyla atılmış. Emo-crunkcore olarak adlandırılan müzikleri Soulja Boy ve Tokio Hotel'in karışımı gibi tarif edilmiş. Başlığı tıklarsanız Youtube'dan izleyebilirsiniz. Başlık ise bana ait olmayıp, videonun Youtube yorumlarından alınmıştır.

Çarşamba, Mart 25, 2009

My city, My Music: İstanbul

Here is a radio documentary about İstanbul and it's fantastic sound. You will like it!

http://www.bbc.co.uk/iplayer/episode/b00j8gjy/International_Radio_1_Istanbul_Turkey/

Cumartesi, Mayıs 10, 2008

Daft Punk Electroma (2006)


Ozon tabakası dostu iddiası taşıyan deodorantlar kozmetik reyonlarını dolduradursun, biliminsanları suyla çalışan ve atmosfere zarar vermeyen araçların hayalini kuradursun, insanoğlunu robot olmaktan kurtarabilecek yegane çare uçakların motorunu çıkarıp hareketli kanat takmaktan geçiyor olmalı. Daft Punk Electroma işte bizim gibi biçare kullara dünyayı hemen bu gece kurtaracak çözümü bulmak için kafa patlatmaya itiyor.

Filmin ortasında bütün vücudunuzu saran kaşıntının tek anlamını bütün öğleni güneş altında yatarak geçirmenizde aramanız doğal. Güneş alerjisi. Hatta filmin 35. dakikasında cilt kanserine yakalanma olasılığınız yüksek. Peki ya robotlaşma korkusu? Hep robotlarımız olsun istedik. Robottan tavşanlar, köpekler, Dr. Who’lar ve mutfağımıza havuç sıkacakları yaptık. Bir gün kendi yarattığımız robotların esiri olma fobisini beyazperdeye onlarca kez yansıttık. Peki yaşama suda merhaba deyip karada iki ayak üstünde durmayı başarması milyonlarca yıl süren bizlerin evrim sürecini robot olarak tamamlama fikri ne kadar gerçeküstü?

Bu soruya sizden önce Fransız elektronik müzik ikilisi Daft Punk kafa yormuş bile. Daft Punk Electroma, Amerika’nın sonu gelmez çöllerinde başlayıp ve sonlanan, küçük bir kasabada ortalanan bir yol filmi. Filmde Daft Punk üyesi iki robot, insan olma sevdasıyla yola çıkıyor. Sıcak başka bir sıcak, siz kameranın bu yanında güneşin yavaştan yabancılaşmaya başlamış yüzünün hepten değişmiş haline tanık oluyorsunuz. Uzun süre çölden ibaret yolda tek yaşam belirtisi yavaşça yolunda ilerleyen bir traktör. Onu kullanan da bizimkiler gibi bir robot. Gelinen kasaba, bizim kasabamıza hiç yabancı değil. Etrafta uçmaya başlamış yürüyen merdivenler ya da kurşundan yapılmış gökdelenler yok. Köşede salaş bir café var, yola taşmış masaları müşteriler doldurmuş, garsonlar içecek servisi yapıyor. İki polis sıcaktan bunalmış işini yapmaya çalışıyor. Bir kadın bebek arabasıyla karşıdan karşıya geçiyor. Yaşlı bir adam evinin bahçesinde bastonuna yaslanmış etrafı izliyor. Baston olmasa onun yaşlı olmasını anlayamazdınız, çünkü bir robot asla yaşını göstermez.

Kasabanın biraz dışında bir laboratuvara giden Daft Punk robotları en büyük isteklerine kavuşmak üzere: Yarım saatliğine de olsa insan kılığına bürünebilmek. Özel bir maddeden yapılan yapay yüzle insandan çok kuklaya benzeseler de yüzleri gülüyor ve bu sizi bir robotun insan olmaktan duyduğu mutluluğu her hücrenizle hissetmenizi sağlıyor. Dışarı çıkan ikili kasabada diğer robotların içine karışıyor. Diğerleri şaşkın ve endişeli. Büyük ihtimalle oğlan olan küçük bir çocuk robot şaşkınlıktan dondurmasını kızgın aslfata düşürüveriyor. Eriyen sadece dondurma değil, ikilinin insan yüzleri aynı zamanda. Çünkü insanın güneşe direniş devri çoktan kapanmış. Devir torunlarımız robotların devri.

İkili tekrar robot özlerine ve yollara düşüyor. Çöller çölleri kovalıyor. Robotlarımızın hassas kalpleri güneşe çıplak gözle bakamama, rüzgarı tenlerinde hissedememe, öpüşürken dillerini kullanamama ve en önemlisi insan olmaktan çıkma acısına daha fazla dayanmıyor ve bizi hazin bir son bekliyor.

Gerçekten de bizi hazin bir son bekliyor. Küre hızla ısınırken, insan güneşle düşman olurken bizi robot bir son bekliyor. Çünkü robotlar üzülebilir, intihar edebilir ama asla kanser olmazlar. Film üzerine çok kafa yorulabilir. Uzun yol sahneleri, alengirli kamera teknikleri, müzikler ve otobanda motor sesi dışında çıt çıkmaması gibi noktalar detaya yatırılabilir. Ama geride elimizde sadece bizi “robottan anne istemiyorum” diye haykırmalık bir hale sokan acı gerçek kalır ve artık hiçbir robotla hayat hakkında konuşasınız bile gelmez.

Cumartesi, Mart 15, 2008

Güvenli iniş, gevşek kemer


Barselona eksenli grup Brazzaville bir dizi konser için Türkiye’ye gelmeden önce bstp’a “İstanbul’u Kongo’ya başkent yapacağız” dedi.
Brazzaville’i seviyoruz. Girer girmez soluklanmadan sevgimizi dillendirmekten de çekinmiyoruz. Hem David Brown çok yakışıklı. Hem de Ramon, Brady, Super Paco, Super Richie hepsi çok yetenekli. Tabii biz konuşmak için David’i seçtik. Bu sefer bahanemiz yeni albüm ‘21. Century Girl’ ve akabinde gerçekleşecek Ankara ve İstanbul konserleri… Portecho’dan Deniz Cuylan’la birlikte niyetlenen çalışmayı da unutmamak lazım.

Hiç birilerinin sizin sayenizde kendi şehirlerine aşık olabileceği aklınızdan geçmiş miydi?
Neden olmasın? Bazen yabancı bir göz, lokal bir gözden daha iyi görebiliyor.

Yeni albümünüz ‘21. Century Girl’ geçtiğimiz ay yayınlandı. Nasıl hissediyorsun?
Bir albümü yeni bitirdiğimde her zaman kendimi oldukça depresif hissediyorum. Kadınların doğum yaptıktan sonra yaşadıkları post-partum depresyonu gibi bir şey bu…

Albümü nasıl buluyorsun?
Korkunç olduğuna kendimi inandırdım. Yaptığım her albümden sonra başıma bu geliyor. Hem bu soruyu düzgün yanıtlayabilecek en son kişiyim ben! Bende objektivizmin gramı bile yok.

O halde çevrendeki insanların fikrini öğrenelim? Onların ilk izlenimleri nasıl?
Hmm… Çevremdekiler güzel şeyler söylediklerine göre albüm büyük ihtimalle OK’dir.

Karşımıza kimler çıkıyor? Kulağımıza neler tınlıyor?
Tabii ki gruptaki çocukların dışında kanadalı violinist Naomi, katalan saksofoncu Sizu ve gitarda İspanya’dan Juan var. Sonra japon kızımız Natsuko trompet çalıyor.

Kayıtlar nerede yapıldı?
Barselona’da, kendi stüdyomuzda.

Deniz Cuylan’la birlikte planladığınız proje nedir? Sorması bile heyecan verici…
Evet, benim için de öyle. Umarım bu proje gerçekleşir. Birlikte bir albüm yayınlamak istiyoruz. İçinde başka Türk müzisyenler de olacak. Deniz şimdi askerde. Yani o gelene kadar her şey havada asılı.

Albümde özellikle yer almasını istediğin isimler var mı?
O kısmı tamamen Deniz’e bıraktım. Zaten onun bu konuda pek çok önerisi vardı.

Brazzazille’in her parçası bir şehrin hikayesini taşıyor. İlk seyahatini hatırlıyor musun?
İlk seyahat değil ama, çok küçük bir çocukken bile uçakta yanlız seyahat ederdim. Kanada’daki büyükannem’den Los Angelas’taki süt aileme uçakla gider, o yolu geri dönerdim. Uçmayı her zaman çok sevdim.

İstanbul üzerine iki parça yaptın ve tekrar konser vermek üzere geliyorsun. Bu şehrin neyi etkiledi seni?
Bence dünyadaki en şahane şehirlerden birine sahipsiniz.

İstanbul’dan sonra hangi şehirler tarafından ağırlanacaksınız?
Moskova, Dublin, Kiev, Chicago, Minneopolis, Detroit, New York ve Los Angeles uzun listedeki birkaç şehir…
http://www.myspace.com/brazzaville
Evren Ünal / basatap.com

Cumartesi, Eylül 01, 2007

my name is pilot. proudpilot.


Ünleri İstanbul’u aşıp, Ankara ve İzmir’e ulaşmışken, burnumuzun dibinde bangır bangır büyüyen deneysel rock’ın kirli müziğiyle ruhları temizleyen pilotlarına seyirci kalmamalıydık. Kalmadık. Ekin Fil, Pınar Süt ve Kaan Akay’dan oluşan Proudpilot’ın Basatap ailesinin yakın dostu olduğu doğrudur. Ama babamızın oğlu olsa kötü müziğe müsamaha göstermeyiz. Proudpilot için ise ayılıp bayılıyoruz.
bstp: Sizde ne cevherler varmış da biz yeni farkına varmışız. Nasıl ve ne zaman bir araya geldiniz?
Ekin: Bu soruya Kaan cevap versin.
Kaan: Bence Pınar cevap versin
Pınar: Biz Kaan’la sevgiliydik yıllar önce. Sonra Ekin’le de kardeştik.... Bu birliktelikten verimli bir şey ortaya çıkaralım istedik.
Kaan: Ekin’le ben Pınar yüzünden tanıştım. Sonra beraber vakit geçirmeye başladık. Müzik zevklerimiz çok benzerdi. Birlikte çalmaya başladık.
Ekin: Ben o zamanlar başka bir gruptaydım. Pınar’la Kaan sonradan o gruba dahil oldular. Pınar basa Kaan davula geçti.

bstp: Milletin grubunun üzerine mi oturdunuz yani?
Ekin: Milletin grubu değil, yine bizim grubumuzdu. Sonra o grup dağıldı. Biz de üçümüz devam etme kararı aldık. 2000 sonları falandı.

bstp: Sonra kesintiye uğradınız galiba?
Ekin: Zaten arada bir stüdyoya gidiyorduk. Sonra 2003’de ben Fransa’ya gittim. Kaan İngiltere’ye gitti. Grup öyle dağıldı. Sonra 2006’da Stereolab konserinde buluştuk. Grubu tekrar kuralım falan diye Kaan’ı sıkıştırdık. Kaan da hemencecik geri geldi.

bstp: Niye özellikle o konser?
Ekin: Çünkü başka türlü rastlaşamıyorduk, görüşemiyorduk. O günden sonra da çalmaya başlayıp eğlenmeye devam ettik.

bstp: Siz ikiniz kardeşsiniz. Birlikte ev aleti çaldığınız çocukluk döneminiz oldu mu?
Pınar: Tabii canım. Tencere, tava... Allah ne verdiyse...
Ekin: Boş leğen.
Pınar: Bardak, çatal... Her nevi ev aleti çaldık.

bstp: Ev aletlerini nasıl paylaşmıştınız?
Pınar: Ben bardaklara kalemle vurmaktan tutun da vurmalı, üflemeli ne varsa çaldım.
Ekin: Ben de ne kaldıysa geriye... Genelde leğen severdim. Çeşitli vokal denemeleri yapıyordum.

bstp: İki kardeş leğene vururken sen ne yapıyordun Kaan?
Kaan: Ben de saçma sapan işler yaptım. Bar grubunda çaldım orada burada. Sürekli birileriyle müzik yapmaya çalıştım. Küçük denemelerim oldu.

bstp: Pınar sen ilk gitarı ne zaman aldın?
Pınar: Bir tane elektro gitarım vardı. 13 yaşımdayken babam almıştı. Onu çaldırdım, ondan sonra akustik gitar aldırdım. Ekin’in bas gitarı vardı, onu daha sonra ben çalmaya başladım.

bstp: Senin bası Pınar almış...
Ekin: Ben de onun klavyeyi aldım.

...

bstp: Konserlerinizde haleti ruhiyeniz nasıl?
Pınar: Ben nedense seyircilerin sıkıldığını düşünüyorum. Sanki öylece bize bakıyorlarmış gibi geliyor. Sahneden indiğimizde bize çok eğlendiklerini söylüyorlar ama inanasım gelmiyor. Sahnedeyken parçaları sayıyorum bazen bu yüzden. İki şarkı kaldı, bir şarkı sonra bitiyor falan diye..

bstp: Sahnede seni pek bir rahatlamış görüyoruz Ekin...
Ekin: Rahatlamaktan ne kastediyorsun anlamıyorum ama tabii ki sahneye alıştıkça daha çok keyif alıyorum. Çok da rahatladığımı sanmıyorum.
Pınar: Konser denilen şey aslında ne acayip. Ben de rahatsız oluyorum, bak herkes rahatsızmış.
Kaan: İlginç, komik bir durum aslında.. Hem bu kadar gergin olup hem inatla çalmak.
Ekin: Şekerim bunu da yaz. Sahne tozu yutmak başka bir şey. Vallahi!

http://www.myspace.com/proudpilot
devami: basatap.com


bi de buna bak:
rockandreprise.net/proudpilot.html

Bir zamanlar Chevreolet’lerde 45’likler dönerdi...


Erkan Can denilince aklına ilk olarak “Mahallenin Muhtarları” yerine “Gemide” gelen kitlenin içinde olan bir dergi ekibi olarak kendisiyle röportaj yapmanın formüllerini arıyorduk. Geçtiğimiz ay vizyona giren “Takva”yı bahane edebilirdik. Bir müzik dergisinin bir sinema oyuncusuyla röportaj yapmasının da “hayranlık” dışında başka bir kılıfı olabilirdi. Mesela filmin müziklerinin Toronto’da ödül alması bizce Erkan Can’la konuşmak için geçerli bir bahane. Üstelik tesadüfen olay mahalinden geçen filmin müziğinin yaratıcısı Replikas’tan Gökçe Akçelik’in de röportaja dahil olması işin tuzu biberi…
bstp: Bir sinema oyuncusuna müzikle ilgili ne sorulabilir?
Erkan Can: Müzikle aramın nasıl olduğunu sorabilirsin.

bstp: Peki, nasıl?
Can: Müzikle aramız iyidir. Müziksiz olmaz, asla! Müzik hakikaten ruhumuzun gıdası yani. Böyle bir laf vardır ya, doğrudur. Ben en çok arabada müzik dinlemeyi severim. Yüksek sesle. Terapi gibi gelir bana. Evde müzik dinlemem, aklıma gelmez.

bstp: Neler dinlersiniz?
Can: Her türlü müziği dinliyorum, “geri kalmayalım, bilgimiz olsun” babında. Müziğin verdiği duyguya bakarım. Bende güzel duygular uyandırıyorsa, dinlerim. Arabada kasetlerim, CD’lerim var. Onları dinliyorum. En çok halk müziği severim. Sanat müziğine bayılırız. Çok ağır sanat müzikleri var ya, Dede Efendiler falan… Şimdi onların sözlerini unutuyoruz ama mırıldanırız. Kulak aşinalığımız vardır. Roman müziğini çok severim.

bstp: Müzikle ilişkiniz nasıl başladı?
Can: 1975’ten bu yana folklör hayatım var. Zamanında Bursa Karagöz Halk Dansları’nı kurduk. Şimdi 25 yıldır orada folklör festivali yapılır, Altın Karagöz için. Pek sesi sedası çıkmaz ama bütün dünya ülkeleri folklörde Altın Karagöz’ü almak için muhteşem bir şekilde yarışırlar. Bu vesileyle müzikle hep iç içeydim. Eskiden bu dernekte davul, zurnayla bütün yöreleri defalarca dinledik, çaldık, oynadık.

bstp: Şarkı söylüyor musunuz?
Can: İçimizden gelirse her türlüsünü söyleriz. Zamanında diyelim, Orhan Gencebay yeni çıktığında bayıldık. ‘Hatasız Kul Olmaz’lardan önce. O zaten büyük patlama yaptı. Efendime söyleyeyim, daha ziyade Orhan Gencebay, İbrahim Tatlıses gibi otantikleri severiz.

bstp: Bursa’daki yıllarınız nasıl geçti müzik açısından?
Can: Plakçı dükkanlarımız vardı. Arkadaşlarımızla birlikte hep buralarda takılırdık. Efendime söyleyeyim; Melodi Plak, Korkmaz Plak… 1975’lerden bahsediyorum. O zamanlar Almanya’da arkadaşım vardı. Bütün müzik listelerini gönderirdi bana. Yabancı bir albümü, burada yayınlanmadan üç beş ay önce ben bilirdim. Yurt dışından dergiler, plaklar gelirdi. Kimsede yokken dinledik biz bunları, çaldık, oynadık.

bstp: Dansla aranız nasıldı?
Can: Bursa Kültür Parkı’nın içinde Coca Cola’nın bir yeri vardı. Orayı pist yaptık. Hafta sonları açık çay yapıyorduk orada. Bu partilere o zamanlar çay deniyordu. Hava iyiyse Kültür Park’ta dans ediyorduk, kızlı erkekli. Güzeldi. Bir tane diskoteğimiz vardı, Acar Oteli’nde. Ona da damsız giremiyorsun, o zaman da kız arkadaş hemen yapamıyorsun. Allah’tan mahalle bizim olduğu için yer alıyorduk tabii. İlk açılış parçamız ‘Hotel California’. Onunla açarız, onunla kaparız, biter.

bstp: O dönem neler dinlenirdi?
Can: Ne bileyim işte, Beatles’ı saymıyoruz zaten. Onlar babaydı. Queen, Rolling Stones, Suzi Qatro, Adriana Çelantonto, Deep Purple… Efendime söyleyeyim, Led Zeppelin… Bunları çaldık, dinledik zamanında. Arabalarımıza kolonlar yaptık. Kasetler, 45’likler… Plaklı zamanlardı tabii. Chevreolet’lerde 45’lik çok çaldık.

bstp: Şimdi CD’ler var. Özlüyor musunuz plak dönemini?
Can: Plaklar ses kalitesi olarak tamam da, şimdi CD teknolojisi daha güzel yani. Plak nostaljik bir durum oldu. Başka ne dinledik baba? Tom Jhons’lar dinledik. ‘The Wall’ kimindi? Unuttum ulan, işe bak… Pink Floyd’u saymaya gerek yok. ‘The Wall’ çıktığı zaman, uçtuk. “Bu nasıl bir parça” dedik ya, helikopterler iniyor, kalkıyor. Sözleri İngilizce bilen ağabeylerimize sorardık. “Anlat bakalım, ne diyor” derdik, tercüme ederlerdi bize.

bstp: Bir sinema sanatçısı olarak, film müziklerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Can: Film müziği ayrı bir durum. Filmin atmosferini, sıkıntısını, hüznünü, sevincini kısaca tüm duygularını yansıtan bir şey. Filmde müzik olmazsa, zor. Müzik şart. Müzik bütün duyguyu yoğunlaştırır. Filmin içine çeker seni. Duygunu besler. Bir fanusun içine alır ve konsantrasyonunu güçlendirir.

bstp: Takva’nın müziklerini nasıl buldunuz?
Can: Şimdi Takva’nın müziklerini Replikas yaptı. Güzel. Çok güzel, ancak insanların gidip dinlemesi lazım. Ben nasıl tarif edeyim? Güzel diyebilirim ancak, çok güzel.

bstp: Gökçe, Takva’nın müzikleri nasıl ortaya çıktı? Çıkan sonuçtan memnun musun?
Gökçe Akçelik: Hikayenin en başından beri içindeydim. Aslında müzikle çok alakası olmayan aşamalarında da bulundum. Böyle olduğu için de çok uzun uzun, damıtarak filmin özüne inme şansım oldu. Bu açıdan çıkan sonuçtan memnunum.

by evren ünal
devami: http://www.basatap.com/

Pazartesi, Ekim 09, 2006

Brecht'in punk'çi torunlari



‘’BOY MEETS GIRL, SO WHAT?’’ Brecht
Bu hikayeyi siz tamamlayacaksınız. Çünkü bu kabarenin bir parçasısınız.

1898 yılında Bavyera’nın Augsburg kentinde doğan bir adam, ölümünden 44 yıl sonra, 2000 yılında Boston’da bir punk kabare grubunun kurulmasına neden olacağını bilemezdi tabi.

Hani bir zamanlar dikdörtgen kafalı bir adamla, uzun siyah saçlarının arasında beyaz meçi olan karısının olduğu bir dizi vardı. Bunların yine kendileri gibi tuhaf iki çocuğu vardı. Karanlık, büyülü ve her daim tavandan örümcek ağlarının sarktığı bir ev. Oğlan çocukları değil ama pudralı suratlı büyük kızları böyle tuhaf bir ürperti uyandırırdı. Tanrım adı neydi, neydi? Her neyse, bizim bu Boston’lu deli fişek grup da işte tam bu dizideki gibi. Atmosfer 1920’li yıllara ait. Elemanların giysileri sanırsınız ki bu diziden esinlenmiş. Enine çizgili siyah-beyaz uzun çoraplar, her daim pudralı bir surat, takım elbiseyi tamamlayan silindir bir şapka. Bu karakterleri alın, Adams Ailesi’nin içine koyun. Dizinin adını da çıkardık böylece.

Piyanist, solist ve şair (söz yazarı demek hafif kaçar, o parçalar ancak uçuk bir şairin elinden çıkabilir) Amanda Palmer ve davulcu Brian Viglione’un bir araya gelmesiyle kurulan iki kişilik orkestra Dresden Dolls, yeni albümlerini yayınlamanın hazırlığı içinde. Biz de bunu bahane ederek onların yaptığı müziği tanımlamak gibi bir işe cüret etmeyeceğiz. Kızarlar. Bugüne kadar bunu yapmaya kalkan herkese kızmışlar çünkü. Bu konuda kimseye tavizleri yok. Bizim de amacımız onları kategorize etmeye kalkmak değil.

Yıl 2000. Ortalıkta tonlarca müzik yapan adam var. Rock grupları müzik kanallarını ele geçirmiş. Çeşitli müzik türleri birbirleriyle flört ediyor. Ama herkesin amacı nihai olarak aynı: Bu müzik kanallarında yer edinmek, çok satmak, daha çok satmak… Bunun için de en kolay yol her zaman pop müziğin kıçını yalamak. Bu altın kurala uyanların kimisi başarılı oluyor, kimi arada kaynıyor gidiyor. Yalnız müzik piyasası dünyanın her tarafında hızla akıp giderken, Boston’da bir çocuk katıldığı ev partilerinin birinde bir kızla karşılaşıyor. Kız bir yandan piyano çalıyor, bir yandan şarkı söylüyor. O anda çocuğun aklından şu cümle geçiyor:’’Oh my God!’’

Herkesin içinde böyle bir his vardır. Sanırsınız ki Tanrı’nın sizin için yarattığı kişi, şu an dünyanın her hangi bir yerinde sizin onu keşfetmenizi bekliyor. Sizin varlığınızda habersizce yediği yemeğin üzerine geğiriyor ya da başka bir şey…Umudunuzu yitirmeyin;Eninde sonunda onu bulacaksınız. Yalan! Öyle bir çift bir taneydi. Onlar da birbirlerini buldular! Evet, işte Brian ve Amanda’nın hikayesi böyle başlıyor. Amanda kendinden geçmiş bir vaziyette şarkılarını söylerken, Brian da aynı yoğunluğu hissediyor. Oğlan, ilk görüşte aradığın insanın ‘’o’’ olduğunu anlamanın verdiği emin duyguyla kızın yanına gidiyor. ‘’Müzikal ruh eşini buldun!’’

Amanda, hayat yarışında Brian’dan dört yıl önde gidiyor. Dolayısıyla bir abla olarak, Brian’ı Boston’un yer altı çevrelerine sokma görevi onun. Bakalım o dönemde bu çevrelerde kimler var: Film yapımcısı Michael Pope, sonradan grubun videolarına imza atıyor; komedyen Zea Baker, şimdilerde grubun sahne ve kostüm tasarımcısı ve The Martin Brothers, Dresden Dolls’un ödüllü sitesinin tasarlayıcısı tasarımcı kardeşler. Öte yandan kimselerin haberi olmasa da Boston’da müzik adına güzel işlerin döndüğü bir dönem. İşte böyle bir ortamda müziklerinin temellerini atan Amanda ve Brian kısa sürede Boston’nun en dikkat çeken grubu haline geliyor. Palmer’in ayaklarıyla piyano çalmayı başararak aşmış adamlar arasında yerini alan Jerry Lee Lewis’i andıran piyano çalış tekniği, Brian’ın yumuşak davul ritimleriyle birleşiyor. Alıştığınız üzere gitar, synth, bas ya da her hangi başka bir müzik aleti yok. Ama sürekli değişen ve hatta adeta çağlayan vokal ve yanar döner piyano ritimleri başka da bir alet aratmıyor. Nasıl ki şimdilerde Sex Pistols ya da The Beatles’dan çığır açan gruplar olarak söz ediliyorsa, bugünün müzikal tarihinin yazılacağı zaman da Dresde Dolls’dan öyle bahsedileceğine eminiz. Bunda sadece müzik tarzları değil, tamamı Plamer’e ait traji-komik sözlerin de etkisi olacak.

Müzik eleştirmenlerinin en büyük hevesi Dresden Dolls’u belli bir müzikal kalıba sokmak ya da yaptıkları her neyse ona bir isim bulmak. Bu işe kalkışmış epeyce çevre gruba bolca sıfat vermiş. Pop, punk, rock, pop-punk, rock-caz, acayip, tuhaf, terbiyesiz müzik vs. bunlardan bazıları. Ama bunca zahmet boşuna. Onlar zaten ‘’üreten bizsek, ismini koyan da biz olacağız.’’ diyerek kendileri yaptıkları müziğin adını koymuşlar: Brecht’ci Punk Kabare. Brecht’e yazının ilk başında değinmiştik. Bugüne kadar Epik Tiyatro’nun babası olarak bilinirdi. Ama artık bilmeden Brecht’ci Punk Kabare’nin de esin babası oldu. Zira, o olmasaydı Dresden Dolls olmayacaktı.

Brecht’e göre tiyatro izleyicinin ilgisini çekmeliydi. İzleyici, sadece izleyen değil, aynı zamanda oyunu oynayan olmalıydı. Tüm bunlar sadece bir oyun! Sadece bir oyun… Dresden Dolls da sahne performanslarında korku, şüphe ve derin acılar barındıran ama bunlara rağmen eğlence dolu şovlar sergileyerek Brecht’i selamlıyor. Kabareleri ve ironik şovları alışılagelen sahne kalıplarını kırıyor. Sahneye çıktıklarında Brian her zaman Amanda’nın piyanoya vuruşunu bekliyor. Sonra parçaya giriyor. Arada yine duruyor, yine devam. Sonra komedi, ardından drama. İzleyiciyi de tiyatral şovlarının içine sokuyorlar. Başta kendileri olmak üzere, maskara yapamayacakları kimse yok. İnsan en çok kendi acısıyla dalga geçerken eğlenirmiş. Dresden Dolls da bunu tembihliyor.

Almanya ve 2. Dünya Savaşı’yla büyük derdi olan Brecht gibi onlar da o yılların Almanya’sına takık durumdalar. Zaten isimleri de 2. Dünya Savaşı’nda bombalanan Alman şehirlerinden biri olan Dresden’in ünlü porselen bebeklerinden geliyor. Porselen bebekler onlar için savaşın ortasındaki masumiyeti çağrıştırıyor. Hatta bazı parçalarında, o dönemde yaşanan tecavüzleri tahrikkar bir tonla dinleyicinin kulağına fısıldıyorlar.

Tabii başka dertleri de var. Özellikle samimiyetsiz ve çürümüş manita ilişkileri ilgilendikleri başlıca konu. Ama bunu yaparken de ayıplama falan yok. Adeta günah çıkarma var. Çünkü kendilerinin de çok temiz olmadığı ortada. Sokaktaki sinir sahibi ve tikli insanların sesi Dresden Dolls. Tüm parçaların söz yazarı Amanda şarkıları için şunları söylüyor: ‘’Gerçek dünyanın bize ne yaptığının çok da farkında değiliz. Ama müzik bunu idrak etmenin iyi bir yolu. Biz şarkılarımızda bizi dinleyenler ne yaşıyorsa onu anlatıyoruz: Aşk, acı, korku ve çocukluk…’’ Dresden Dolls, kimisi için, sahnede çıplak kalıp, tiyatro yapan iki oyuncu kimisi için de çok daha fazlası. Ama caz, rock ve punk türlerini kabareyle harmanlayan grubu müzikal devrim olarak adlandırmak abartı olmaz.

Bu kadar bahsettik. Sadede gelelim. Hole ve Radiohead’in prodüktörü olarak nam salan Sean Slade ve Paul Kolderie tarafından kaydedilen yeni Dresden Dolls albümü ‘’Yes! Virginia’’ 18 Nisan’da piyasada olacak. Hemen ardından onları geniş kapsamlı bir Avrupa turnesi bekliyor. Almanya’ya uğradıklarında Amanda belki bir zamanlar içinde olduğu avant-garde tiyatro topluluklarının içine girecek. Hem müzikal hem tiyatral anlamda methiyeler dizdiğimiz grubun başarısının asıl nedeni yenilikçi olmaları mı? Belki de. Ama bir çift çorap ya da reçelli muhallebi kadar birbirlerini tamamlıyor olmalarının da etkisi büyük.

basatap

Cuma, Eylül 22, 2006

Microdalga Fırın, Çim Biçme Makinesi ve Goldfrapp




Britanya Adası’nın şehir dışında, yeşillikler içindeki bir kulübesinden yükselen müzik sesleri nasıl olur sizce? Bir peri kızının lir çalmasını mı arzu edersiniz yoksa gayda sesleri mi? Tabii kulübe dediysek Heidi’nin dedesiyle birlikte önünde keçi otlattığı bir köy kulübesi düşünmeyin. İçerisi sizi yanıltır. Synthzerlar başta olmak üzere çağın manyetik seslerini içinde barındıran tüm aletler bu çatı altında. Berlin’in kaotik atmosferinin tersine büyük bir parti için ideal bir kır evi. Buradan yükselen çığlıklar ve erotik soundlar ise Goldfrapp’a ait.

Alison Goldfrapp ve Will Gregory ikilisi “Supernature” adlı albümlerini çıkaralı yine epey bir zaman oldu. Hatta İngiltere’nin medahar-ı iftiharı Coldplay’le birlikte çıktıkları 18 konserlik Avrupa turnesini de tamamladılar. Eski yılın son günlerinde Alison Goldfrapp, Madonna’ya sövmesiyle gündemdeydi. Madonna’yı son albümünde taklitçilikle ve hatta kati hırsızlıkla suçlayan Alison’un gözden kaçırdığı bir şey vardı: Stuart Price! Bu ay içinde İstanbul’a uğrayıp bir konser verecek olan Zoot Woman’ın has adamı olan Price, Madonna’nın tepeden bakan son albümü “Confessions On A Dance Flor”un prodüktörü olduğu kadar, Goldfrapp’ın aşağı yukarı Madonna’yla aynı dönemde çıkardıkları “Supernature” albümünün de prodüktörü. Haliyle iki albüm arasında Alison’un bahsettiği gibi bir benzerlik varsa bunun kabahatini Madonna’da değil Stuart Price’da aramak gerekli.

Neyse, dedikoduyu bırakıp ciddi konulara dönelim. Goldfrapp’ın müzikal yolculuğu 2000 tarihli “Felt Mountain” albümleriyle başladı. Kimileri için bu bazı grupların ilk albümlerinde yakaladıkları bir şanstı ve bu şans yüze bir kez gülerdi, kimine göre ise Goldfrapp daha iyisini yapabilirdi. Aslına bakarsanız bugüne kadar yayınladıkları üç albüm de birbirinden çok farklı. O nedenle hangisi daha iyi diye bir kıyaslamaya gitmek günah olmasa da mekruh sayılabilir.

İkilinin birliktelikleri ise çok eskilere dayanmıyor. Bir araya gelip de yıllarca müzik yaptıktan sonra güç bela bir albüm çıkaranlardan değil onlar. Sene 1999. İlk karşılaşma. Derin bir sessizlik. Şüpheci bakışlar ve karşısındakinin davranışlarını kodlayan iki farklı beyin. Sonra şiddetli bir çarpışma, patlama ve mekan değişir. Şimdi küçük bir oda. Yine sessizlik. Ama bu sessizlik temel iletişim biçimi olan konuşmanın yerine cızırtılı sesler ve buğulu bir vokalin kimi çığlık çığlığa kimi zaman ilahi okurcasına oluşturduğu bir sessizlik. Will ve Alison bir araya geldiğinde konuşma ihtiyacı duymuyor. “Konuşmuyorsun. Sadece müziğini yapıyorsun ve dünyanın en büyülü olayının içinde olduğunu farzediyorsun.” Diyor Alison.

“Supernature”da karşımıza işte bu sessizliğin mahsulü olarak içinde envai çeşit müzik aletinin bulunduğu bir kır evinden çıkıyor. Müzik aletlerinin arasına birkaç değişik boy çim biçme makinesi koymayı da ihmal etmeyin. Georgian tipi debdebeli bir şato beklemiyorsanız tabii. Amplifierların yanında mikrodalga fırın var. “Ve ekmek sandığı. Arkasında da dışarıda atların koşturduğu bir manzara.” İşte dekorasyonu bu sözlerle tamamlıyor Will. Synthesizerın sesine kuş cıvıltıları eşlik ediyor. Ve ortaya Berlin, New York ve Bristol arasında gidip gelen elektronik ve glam cross arası ortaya karışık bir Brit Pop çıkıyor.

Bu kadar tasviri boşuna yapmadık. Goldfrapp’ın “Supernature”ını dinlerken işte o kuş seslerini beyninizin derinliklerinde duyacak, sevgilinizle gelincikler arasında güneş dansı yapacak ve belki bir ayağı New York’ta bir ayağı Paris’te olan bir gökkuşağında kaydırak yapacaksınız. Ama “Ooh La La” sizi o ebemkuşağının tepesinden aşağı indirip Londra’da bir striptiz kulübüne götürecek. Kırmızı neon ışıkları; gövdesi zebra, fil ve belki tavuk ama kafaları insan olan tuhaf yaratıklar, kalabalık. Ve biraz ileride Alison striptiz yapıyor. Yırtık file çoraplarını çıkardığını hiç görmedik. Muhtemelen yine çıkarmayacak. “Ohhh La la la! İstediğim sadece parlak bir şehvet!”. Neye ihtiyacı olduğunu seksi bir matematik öğretmeni edasıyla dile getiren ve elinde cetveliyle üzerinize üzerinize gelen bu fena halde glam-pop parçasından “Love 2 C U” parçasına kadar kaçabilirsiniz. Bu kez, Alison’un kristal sesi ve tiz çığlıklarının eşliğinde buzdan bir kulübe gidiyoruz. Kirliden öte, bozuk hissi veren ritmler ise kulübün içinde sonsuz bir ışık ve ses huzmesi oluşturacak. Tabii bu sıralama albümü ortalardan bir yerlerden başlayıp, başa doğru dinleyen ve sonuna nasıl geldiğini anlayamayan teknik aksak kafalar için geçerli.

Albümün ilk üç parçasında tempo hiçbir şekilde düşmüyor. Belki vücudunuzun ritmi değişiyor. Ama “Ride A White Horse”u da atlattıktan sonra ferah ferah soluklanabileceğiniz parçalar geliyor. Kesik vokaller eşliğinde başlayan “U Never Know” dokunaklı ve içli bir parça. Albümdeki çoğu parça insana sanki dünyada günlük koşuşturmalar, yere tükürüp size omuz atan insanlar, kocaman kocaman gri plazalar ve klostrofobik, enformatik zengin mönülü ruh hastalıklarının kalmadığı ve hatta hiç olmadığı hissi uyandırıyor. Siz sanki bunlarla hiç karşılaşmamışsınız gibi sarı ayçiçek tarlaları arasında yüzünüzü yalayan hafif bir rüzgar eşliğinde uçurtmanızı uçuruyorsunuz. Borsanın dalgalanması, bitirme sınavları, şu saniye dünyanın her hangi bir yerinde patlayan bombalar ya da yarına yetiştirmeniz gereken bir yazı umurunuzda bile değil. İşte dünya böyle. Neşe ve keyif kaynağı bir gezegen burası. Ve hatta tüm uzaylılar da dost.

Son olarak Pawel Pawlikovski'nin son filmi "My Summer Of Love"dan bahsetmek gerek. Bafta Ödülleri'nde 'En İyi İngiliz Filmi' ödülü dışında 2004 Edinburgh Film Festivalinde, Standard British Film Awards'da ödüller alan ve birçok İngiliz eleştirmeninden tam not alan, iki lezbiyen kızın aşkı ekseninde dönen filmin etkileyici müzikleri de bizim ikilinin elinden çıkmış. Zaten küçük bir kasaba, orman, nehir ve yüksek dozda erotizm içeren bu filmin müziklerinin Goldfrapp’tan başkasına emanet edilecek olması düşünülemezdi.

Kopyalanmamış bir stil, her koşulda eğlence ve mutluluk ve tabuların yasak kelimeler söylenmeden bulunması, tiyatral sahne şovları, etkileyici görsellik ve seksüel abartı…’’Biz başardık. Çünkü sandığınızdan çok daha zekiyiz. Black Cherry albümünü yaparken biz hala kendimizi keşfetmeye çalışıyorduk. Oysa şimdi kendimizden eminiz.’’ . Alison’un bu sözlerinin üzerine Will şunları ekliyor: “Kendimizi ifade etmenin başka yollarını bulduk.’’ Kendi kurallarını yıkarken eğlenmek. İşte Goldfrapp’ın sırrı selameti...

basatap

Daisuke Inoue ve parodi Nobel’li aleti karaoke

Geçtiğimiz yüzyıl, gerekli alet edevat ve ses yoksunluğu gibi teknik yetersizlikler nedeniyle şarkı söyleyemeyen ama içinde star ruhu taşıyan henüz keşfedilmemiş yeteneklere süper bir alet sundu. Telaffuz ederken kulağa ginger, humbaracı, lapistes ya da jelibon kadar eğlenceli gelen bu kelime işlevi sırasında da aynı görevi yerine getiriyor; eğlendiriyor.

Karaoke, pek çok icat gibi yine bir Japon işi. Ülkesi Japonya’da pek tanınmasa da Time dergisi tarafından çağın en etkili 20 Asyalısı arasında gösterilen Daisuke Inoue, karaokenin mucidi. Düşünün artık Inue; Mao Zedung ve Mahatma Gandi ile aynı listede. Bu ayrıcalığı sağlayan şey de Asya gecelerinin eğlence rengini değiştiren, inanılmaz alet karaoke!

Her yeni buluş zorunluluktan doğar. Kimse keyfinden ‘’Bunu daha önce yapan olmamış, dur mucidi ben olayım’’ diye yeni bir şey keşfetmez. Inue de yine zorunluluklar sonucu karaokeyi bulmuş. Gençliğinde bir kabarede sahneye çıkıp piyano eşliğinde şarkı söyleyen mucit, hem piyano çalıp hem de aynı anda şarkı söyleyemediğini fark etmiş. Sadece şarkı söylemek istediği için hazır müzik tonlarından oluşan aleti geliştirmiş ve adını da ‘’olmayan orkestra’’ anlamına gelen karaoke koymuş.

Bugün dünyanın her yerini karaoke çılgınlığının sarmasını, her sokak başında bir karaoke bar açılmasını ya da düğün dernek gibi geleneksel eğlencelerde bile karaoke yapıldığını gören Inoue zengin ve gururlu mudur sizce? Belki icadıyla gurur duyuyordur ama zengin olduğunu söyleyemeyeceğiz. Zira icadının patentini alamayan bu talihsiz mucit bugün böcek yemi ve fare kapanı gibi araç gereçler satarak hayatını kazanıyor. Üstelik insanlığa son derece faydalı olan bu eseriyle Nobel bile alamıyor. Ama bir grup Harward Üniversiteli’nin musluk suyuna kanserojen madde karıştırıp satışa sunan Coca Cola’ya kimya ödülü, nükleer deneme yapan Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’a barış ödülü verdiği parodi Nobel’ini almaya hak kazandı. Inoue ,ödül almaya temsilci göndermeye bile tenezzül etmeyen Coca Cola ve Fransız Hükümeti’nin aksine tören alanında hazır bulundu. Üstelik karaokede bir şarkıyı İngilizce söyleyerek büyük sempati topladı.

Mucidine Nobel mertebesinde ödül kazandıran Karaoke; genel olarak eğlendirme amacı taşısa da pek çok psikolojik, sosyolojik ve politik boyuta sahiptir. En basitinden arkadaşlarıyla karaoke bara gidip şarkı söyleyen kişi için büyük bir cesaret örneğidir; bu kişinin kendine güveni yerine gelir. Ya da ‘’sahne tozu’’ yutmanın verdiği gururla, içinde ileride star olabilme umutları yeşerir. Etraftan aldığı tezahüratlara bakarak, aslında karaoke barlarda harcandığına inanır. Zaten müzik tarihi; çocukluğunda kafasında annesinin çoraplarından güya saç yapmış bir şekilde karaoke yapıp, şarkıcılık oynayan yeteneklerle doludur.

Sosyolojik boyutu da psikolojik boyutu kadar önemlidir. İnsanların giderek yalnızlaştığı, televizyon denilen aletin evdeki muhabbeti öldürdüğü, arkadaşlarla takılmak deyiminin chat yapmayı ifade ettiği çağımızda karaoke; insanların sosyalleşmesini sağlar. Eğer karaoke yapmaya gittiğiniz kişi yeni tanıştığınız biriyse ya da iş arkadaşınızsa aranızda bir an evvel samimiyet oluşur, hatta birden en yakın arkadaşınız olabilir. Çünkü o sizin büyük medeni cesaretinize ve muhteşem sesinize şahit olmuştur.

Politik boyutu bizi çok ilgilendirmiyor. Hayır, 80’lerin apolitik, kayıp kuşağı olduğumuzdan değil. Konuyla alakası yok, ondan. Bu, ‘’Karaoke Kapitalizmi’’ diye bir kavram icat edip, masum ve eğlenceli bu aleti kapitalizme alet edenlerin suçu.

Bu çok işlevli alet son dönemlerde, medya mensubu deyimiyle, gündemin ortasına bomba gibi düştü. Bon Jovi’nin yeni albümü ‘’Have A Nice Day’’ şerefine düzenlenen karaoke partileri ve 9. İstanbul Bienali’de The Smiths karaoke projesiyle yer alan Phill Collins ile rezervasyon yapmadan değil karaoke yapmak, içeriye bile girmenin imkansız olduğu karaoke barlar sayesinde Uzakdoğu ve Amerika’nın ardından ülkemizde de karaoke rüzgarları esmeye başladı. Özellikle Collins’in karaoke projesi büyük ilgi gördü. The Smiths topluluğunun ‘’The World Won’t Listen’’ albümündeki tüm parçaların hazır bulunduğu karaoke aletiyle İstanbul’un yolunu tutan Collins’i, Smiths şarkılarını söylemek için can atan bir hayran topluluğu merakla bekledi. İstedikleri şarkıları karaoke eşliğinde söyleyerek kameraya kaydedilen bu küçük Smiths’ler harikalar yaratarak geçtiğimiz yılki bienalin en dikkat çekici performasına imza attılar.

Karaoke barların kazandığı paralar İngiliz girişimci Mark Taylor’ün iştahını kabartmış olacak ki ‘’pornaoke’’yi icat ederek işin suyunu çıkarmış. İsim benzerliği tuhafınıza gitmesin. Zira bu ikisi kardeş. Pornaoke de tıpkı karaoke gibi dublaj ilkesine dayanıyor. Yalnız burada sevdiğiniz müzisyenin şarkısını değil, dev ekranda gösterilen pornografik bir filmin dublajını yapıyorsunuz. Yani ekrandaki başrol oyuncusu hanım kız ya da esas oğlanın seslerini taklit etmek esasına dayanıyor ve deyim yerindeyse kapalı gişe oynuyor. Bugün 65 yaşında olan Inoue, niye böyle bir şey düşünmediğine hayıflanıyor mudur acaba?

Biz daha masum olan karaokeye dönelim. Grup kurup, solist olmak isteyen ama etrafında yetenekli arkadaş bulamayan PJ Harvey ruhlu kişilerin en büyük dostu karaokedir. Düşünsenize bir gitarist ya da davulcuya ihtiyacınız yok. Arka planda istediğiniz şarkıyı birebir çalan bir alet ve önünde de elinde mikrofonla siz! Daha ne olsun? Şarkıyı tam bilmenize bile gerek yok. Zaten ekranda şarkıya ne zaman gireceğinizi belirten, sözlerin yer aldığı yazılar geçiyor.

Yalnız hatırlatmakta fayda var. Sahne tozu yutmuş kişilerin kolay kolay o neon ışıklı parlak dünyadan kopma şansları kalmıyor; bu eğlence tarzı alışkanlık yapabilir. Gece boyunca kıyamet gibi kopan alkış ve tezahüratlar yaşamınızın sonuna kadar devam etsin isteyebilirsiniz. Ya da sözleri kaçırıp, şarkıyı katlettiğinizde arkadaşlarınızın önünde rezil olmanın yol açtığı bir hırsa kapılabilirsiniz. Tehlikeli bir evre bu. Zira bundan faydalanmaya kalkıp, başarı garantili karaoke kursları açan müteşebbisler de ortaya çıktı.

Seul’da yaşayan Karaoke hocası Lee Byung Won, tüm dünya karaokecilerini uyarıyor: Karaokede başarısız olmak saç dökülmesi ve cinsel iktidarsızlık gibi sorunlarla bünyenizin sarsılmasına neden olabilir. ‘’Karaoke Kompleksi’’ denilen bu hastalığın kesin bir tedavisi de yok. Ama hastalığın ilerlemesini önleyen tedbirler alınabiliyor. Mesela karşısına geçtiğiniz bir ağaca karşı yüksek perdeden şarkı söylemek ya da kafanıza kova geçirip şarkı söyleyerek ses terbiyesi yapmak gibi. Ama bu aşamaya gelmeden siz tadında bırakın. Birkaç yakın arkadaşınızı yanınıza alın ve 2 bira içerek karaoke yapmanın eğlencesini yaşayın. Ve starlığınız, aldığınız tebrikler ve muhteşem olduğunu düşündüğünüz sesiniz o gecede kalsın.

basatap