interview etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
interview etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Nisan 29, 2010

KURBAN: Yoruldu, dinlendi, devam ediyor.




Türk rock denilince damarlardaki kanda bir kıpırdamayla birlikte aklımıza gelen ilk isimlerden biri olan Kurban, 4. stüdyo albümü “Sahip”i yayınladı. Maslak Deney Evi stüdyolarıyla vokal Deniz’in evi arasında gidip gelen albümün cilasında mastering gurusu George Marino imzası var. Albüm raflarda, sizi bekliyor.

Evren Müberra Ünal

Bugün, burada “Sahip” nedeniyle toplandık. Biz çok heyecanlıyız, sizin ilk hisleriniz neler?
Deniz Yılmaz: Evet, uzun bir aradan sonra yeni bir albümle tekrar dinleyenlerle bir arada olmak heyecan verici ama birinci planda merak var tabii ki, tepkiler konusunda.

“İnsanlar”dan sonra dağılıp tekrar bir araya geldiniz. Dedikodulara yer vermemek açısından sizden dinlesek, neydi olayın aslı, nasıl bir araya geldiniz tekrar?
Burak Gürpınar: Kurban yorulmuş ki, durup dinlendi. Dinlenmiş ki, kalkıp devam etti.

Sıfırdan, yepyeni bir Kurban’la mı karşı karşıyayız?
Kerem Tüzün: Yepyeni bir albüm olması nedeniyle evet ama içerik olarak diğer albümlerimizden tamamen bağımsız bir Kurban yok açıkçası.

Parçalar, kayıtlar, stüdyo, özetle tüm albüm süreci nasıl geçti?
Özgür Kankaynar: Deniz’in askerde olduğu dönem, birçok fikir kaydedip Burak ve Kerem’e gönderdim. Uzun bir zaman bu şekilde ürettik. Deniz döndüğünde, dikkatimizi çeken şarkıların üstüne gittik ve hep birlikte şarkıları son haline getirmeye başladık.
Deniz: İlk başta elimizde, “Sahip” ve “Güneş”i şarkıya dönüştürmek dışında pek bir malzeme yoktu. Asıl olay, ben askerden döndükten sonra Özgür’ün yolladığı alt yapılardaki gitarların çok hoşuma gitmesiyle başladı. Genel havası 70’lerdeki progresif rock gruplarındaki gibiydi. Özgür’e “Abi sakıncası yoksa yaptıklarını bana yollar mısın?” dedim. O da “Seve seve” dedi.

Peki, bu altyapıların şarkıya dönüşmesi nasıl oldu?

Deniz: Özgür’ün yolladığı altyapılar genelde basit bir davul ve bas eşliğinde, yine basit ve güzel düzenlemelerdi. Ben de, bu altyapıların üstüne vokal ve söz yazıp bir şarkı trafiği belirledim. Özgür’ün gitarlarından gaz alıp, “Yobaz-Bre Cahil”, “Das Motiv” ve “Ateş Var mı?” gibi şarkıları da ortaya çıkardım. Bir yandan bir-iki ev çalışması ve kayıt denedik. Daha sonra bunları stüdyoda taze taze hep beraber düzenledik ve çaldık. Şarkılar bir çırpıda son hallerini aldı.



Genel olarak eğlenceli bir süreç…
Deniz: Mikslere kadar eğlenceli sayılabilecek bir süreç. Sound çok önemli her zamanki gibi. Şöyle düşün, kim rahat etmediği bir kıyafetle sokağa çıkmak ister ki!

Daha önceki albümünüzde kafayı yaşam ve ölüm kavramlarına takmıştınız. Bu albümde nelere takıldınız?
Deniz: Aslında, çok genel bir bakışla konu aynı. Bu albümde yağcı, yalaka yerine; efendisine hizmet eden soykıran, yobaz, düzenbaz, ifrit gibi halkın arasına karışmamış, belli bir gücü elinde tutmaya çalışan cehennem çalışanları var.

Albümün miksleri senin ev stüdyonda yapılmış. Evden çalışmak daha rahat olduğu için mi?
Deniz: Miks sürecinin sıkıntılı ve uzun bir süreç olduğunu söylesem ve buna bağlı olarak da bütçe desem daha doğru olur.

Bundan sonraki konserlerinizde bizi pek çok sürpriz bekliyormuş. Hazırlıklı gelelim, ne gibi sürprizler?
Özgür: İmkânlar ölçüsünde albümdeki sesi ve anlatımı sahneye taşımak istiyoruz.

Konser maratonunuz belli oldu mu? Nereler var rotada? Yaz festivallerinde de izleyecek miyiz sizi?

Burak: Şimdilik tarihi belli olan iki konserimiz var. Ankara, Eskişehir ve İzmir… Ama her gün bunlara yenileri eklenebilir, o yüzden en güzeli www.kurban.com’u takip etmek.

Geçtiğimiz yaz sizi Foça Rock Tatili’nde izlemiştim, esip üfürmüştünüz. O konserde basının Kerem Tüzün ilgisi neydi öyle?

Kerem: Bilemiyorum, basına sormak lazım…

Yan yana gelebilecek en iyi kadroyu oluşturdunuz. Grup üyelerinin her biri, ayrı birer star gibi. Hadi, herkes bir biri hakkında bir şey söylesin, iyi – kötü karışmam…

Burak: Karmaşık bir birliktelik olduğu için ortaya çıkan şey de özel oluyor.
Kerem: Kardeşlerim!
Deniz: Efendim Kerem!
Özgür: Kurban ailem…



* Bu röportaj Hürriyet Gazetesi Kampüs ekinde yayınlandı. Tüm hakkı Kampüs'ündür.

Çarşamba, Mart 10, 2010

Bu stick’i saklasak da mı dinlesek?



Taksim-Kadıköy hattında doğan 110, üçüncü albümleri “Sıfır” ile tekrar biz müzikseverlerin karşısında. Vokalde Candan Tezel, klavyede Ozan Yılmaz, davulda Mehmet Uludağ ve gitarda Burak Yerebakan kadrosuyla kaldığı yerden devam eden grup… Hayır, hayır, kaldıkları yerden devam etmiyorlar! Bugüne kadar yayınlanan iki albüm ve altı klibe rağmen sıfırdan başlıyorlar. Üstelik albümleri de bildiğiniz albümlere benzemiyor. USB stick formatındaki albümü ister içindekilerle saklayın; ister içindekileri atın bilgisayarınıza, sadece stick olarak kullanın. Yapacak bir şey yok. Sürpriz yapmayı seviyorlar!

Keyifler nasıl, hayat nasıl gidiyor?
Ozan: Keyifler gayet yerinde.
Candan: Albümün koşturmacası bitti, şimdi konser koşturmacaları var demek isterdik ama albüm koşturmacası bir taraftan devam ediyor. Biraz yorucu olmaya başladı.

Siz, albümdeki parçalardan birinin albüm ismi olarak seçilmesindense; albüme özel bir isim bulmayı tercih ediyorsunuz. “Atomların Harika Dünyası” da böyleydi. Peki, “Sıfır”dan nasıl bir anlam çıkarmalıyız? Üçüncü albümle yeni bir başlangıç mı?! Candan: İkinci albümden sonra bir motivasyon düşüklüğü yaşadık. Bir de o dönem gruptan ayrılmalar oldu. Kendimizi geriye çektik ve bu albüme kapandık.
Ozan: Doğal olarak, büyürken yaptığımız hatalardan da ders aldık. Bu albüm bütün o yaptığımız hatalardan çıkardığımız derslerle ilgili. Bu yüzden sıfırdan bir proje yapmışız gibi hissediyoruz.
Mehmet: Tabii albümün USB formatlı olması da bu ismi vermemizde etken.

Evet, müzik dünyasında herkes sizin USB formatındaki albümünüzden bahsediyor. Gerçekten çok güzel çıktınız karşımıza. Bu sihirli stick’in içinden neler çıkacak? Candan: Albümün kendisi! Karaoke halleri, fotoğraflar, klip ve “Geri Dönme”nin kanalları… Burak: Remiks yapmak isteyenler için koyduk bu kanalları.
Ozan: Aslında daha fazla parçanın kanallarını koyacaktık, ancak yer yetmedi.

Anladık ki sıradan işlerle dinleyicilerinizin karşısına çıkmaktan hoşlanmıyorsunuz. USB stick’ten başka nasıl bir sürpriz yapmak isterdiniz dinleyicilerinize?
Mehmet: Enteresan fikirlerimiz var.
Ozan: Görsel tasarım ajansı Paternika ile birkaç projemiz var. Önümüzdeki dönemde hayata geçirmeyi planlıyoruz.
Candan: Ancak ne kadar zaman sonra olur, orasını bilemiyoruz.

Albümünüzü alanlar nasıl bir duyguyla karşılaşacaklar?
Candan: Genel olarak depresif ve agresif bir durum hakim albüme ama insanlarda nasıl bir etki bırakır, onu bilemeyiz.
Burak: Herkes kendine göre algılıyor müziği. Bizim anlattığımız albümü yayınlayana kadar. Sonrası dinleyiciye kalıyor.

Klibe gelelim, Tuz Gölü çekimlerinde ekip arabasının balçığa batması işinin aslı nedir? Nasıl çıktınız?
Mehmet: Traktör kiraladık  Tuz Gölü’nün yabancısıyız, doğasını bilmiyoruz.
Burak: Bir amca vardı, “şuradan gidin, buradan geçilmez” demişti ama aracı kullanan arkadaş ikinci kısmı duymamış.

Çekimlerde başka zorluklarla karşılaştınız mı?

Candan: Sıcaklar zorladı açıkçası. Klibin sonunda renk değiştirmiştik. Daha sonra post prodüksiyonda color correction’la düzelttiler!
Mehmet: Bir de çok turist vardı. Klip çekilirken arkadan yüzlerce insan geçiyordu. Bu kadar turist geldiğini bilmiyorduk açıkçası.

110’un sound’u hakkında eleştirmenlerden bir sürü şey dinliyoruz. Bu sound’un ismini sizinle birlikte koyalım mı artık?
Candan: Bizim için de zor oluyor. Elektronik alternatif rock diyoruz bu aralar ama mecbur kaldığımızdan. Bize kalsa adını koymaya gerek yok. Her tarzı deniyoruz çünkü.

Gruptaki iş bölümü nedir? Keyifli mi yoksa kavga dövüşlü bir süreç mi geçiriyorsunuz?

Ozan: Önce Candan, sözleri ve basit müziği yapıyor.
Candan: Sonra Ozan parçanın nasıl düzenlenmesi gerektiğine karar veriyor. Verdiği karar doğrultusunda müziği değiştiriyor kimi zaman. Daha sonra Mehmet davullara, Burak’sa gitarlara müdahale ediyor. Kavgalı bir dönem geçirmiyoruz çünkü herkes nerede dâhil olması gerektiğini biliyor.
Burak: Bir de Ozan prodüktörlük de yaptığından ondan korkup susuyoruz.
Mehmet: Çok ters adamdır!

Candan, grubun isminin senin Yıldız Teknik’teki günlerinde sık kullandığın 110 numaralı Taksim-Kadıköy otobüs hattından geldiğini biliyoruz. Hala aynı güzergâhta mısınız?
Candan: Hayır, yollarımız ayrıldı maalesef. Ama güzel bir planımız var 110’la ilgili. Sürpriz olsun.

Müzikle profesyonel olarak ilgilenmek isteyen ama bir yandan da üniversitede başka başka bölümlerde okuyan öğrencilere ne tavsiye edersiniz?
Candan: Ne yapmak istediklerine bir an önce karar versinler. Biz bu konuda çok şanslı değildik.
Ozan: Şu da var ki Türkiye’deki eğitim sisteminde öğrenciler, gerçekten ne yapmak istediğinin farkına varmıyor. Bizler ne söylersek söyleyelim, aynı hatalar yapılmaya devam edilecek.

Siz mesela, okulla müziği bir arada mı götürdünüz?
Candan: Okulla müziği aynı anda götürenler var tabii ki ama biz onlardan olamadık maalesef. Bizi örnek almasınlar!

Konserler nasıl geçiyor? Yoğun istek üzerine Bronx Pi’de konserlerinizin tekrarlandığını biliyoruz. Başka nerelerde çalacaksınız önümüzdeki günlerde?
Ozan: Evet 5 Mart’ta Bronx Pi sahnede bir konserimiz olacak. Mart sonuna doğru Edirne ve Çanakkale’de de konserlerimiz var. Eskişehir, Bursa, İzmir ve Ankara’da var ancak bu tarihler konusunda emin değiliz.
Mehmet: Konserler için klibi bekliyorduk, bu yüzden tarihleri ileri attık.

Peki klip ne zaman ekranlarda görünecek?
Candan: Bu hafta ya da önümüzdeki hafta kanallarda olacak.
Son olarak söz sizde…
Candan: Önümüzdeki dönemde ilginç birkaç projemiz var. Bunlar ne zaman hayata geçer bilemiyoruz. Mesela hep birlikte eğleneceğimiz bir klip fikrimiz var. Şimdilik sürpriz olarak kalsın.
Ozan: Eskisini kullanmaktan vazgeçtik, “İstanbul”a yeniden klip çekiyoruz. Bu aralar onun çekimleri olacak. Takip edin!

*Bu röportajım Hürriyet Kampüs ekinde yayınlanmıştır, tüm hakkı Kampüs'e aittir.

Perşembe, Mart 04, 2010

Dinozor Paşa: Rashit geri döndü!


Eskilerin dinozor punk grubu Rashit, uzun süren sessizliğini sonunda bozdu. Güzel ve eğlenceli bir mini albümle tekrar karşımızdalar. Bu kez “Yasaklı” parça “Dinozor”u bağıra bağıra söylüyorlar. Peki, mutlu muyuz? Evet!


Affınıza sığınarak, siz ne zaman adam olacaksınız?
Orkun Tunç: Uzun zamandır duyduğum en güzel soru… Ben de kendime bunu sorup duruyorum hep.
Tolga Özbey: Tırnak içinde “adam olmak”, sisteme tamamen entegre olmak ve her şeyi sorgulamadan kabul etmektir. Kimseler adam olmasın.
Oğuz Taktak: Bizlere dayatılan adam figürü, maalesef yalaka, dalkavuk, klişelerle yaşayan, muhafazakâr ve geleneklerin getirdiği üniformaları çıkartamayan “adamlar”. Adam olmayacağız sanırım.
Orkun Tunç: Hem etrafta o kadar çok adam var ki, onlardan biri olmak hiç işimize gelmiyor. Şu anda dünyanın en zevkli işlerinden birini yapıyoruz ve çok mutluyuz. Adam olmamız pek yakın görünmüyor…

Dinozor eski bir parça olmasına rağmen, sözleri nedeniyle daha önceki albümlerinizde yer almıyordu. Sözler de değişmemiş, ne değişti de sonunda “Dinozor”a kavuştuk?
Tolga Özbey: Her şeyin bir zamanı var sanırım.
Orkun Tunç: Sağlam, dimdik arkamızda duran bir plak şirketi öncelikle. Hakan Eren yaptığımız müziğe inanan birisi. Bu şarkının kült oluşu ve piyasaya bu şekilde çıkmasının gerekliliğini biliyorduk. Ossi Müzik ile bunu başarmış olduk.
Oğuz Taktak: Dinozor, yıllar önce Cmuk grubundan Timur Özselvi ve çizer Bülent Üstün’ün başının altından çıkmış bir şarkıdır, hatta bir fenomendir. Şarkı, Türk Punk gruplarının milli marşı oldu nerdeyse. Türkiye’de belki de ilk kez böylesine bir şarkı sözüyle albüm yayınlanmasına cesaret edebildik.

Sinemada ve edebiyatta müstehcen sözler içeren yayınları görüyorduk ama müzikte pek rastlanmıyordu.
Oğuz Taktak: Can Yücel’in felsefesinden cesaret alarak, şarkımızı bağırabildik.

14 Şubat Sevgililer Günü’nde yayınlanması tesadüf olamaz tabii?
Tolga Özbey: Elbette tesadüf değil. Amacımız, tüketim toplumunu protesto etmekti. Ancak bu mini-albümün müzik piyasası içerisinde daha önemli bir işlevi olacak sanırım. Ebeveyn uyarısı etiketinin, sansüre karşı bir çözüm olarak daha da yaygınlaşacağını düşünüyoruz.


Web sitenizdeki manifesto niteliğinde “biz Rashit olarak” bölümünü okuyunca, “hop” dedim. Günlük gazete köşelerini takip ederek edinilecek görüşler değil bunlar. Fikirlerinizi oluşturan nasıl deneyimler yaşadınız?
Tolga Özbey: Aslında sürekli inşa halinde olan varlıklarız. Elbette pek çok görsel, işitsel, zihinsel materyalle besleniyoruz.
Orkun Tunç: Bir yandan sanatsal bir faaliyet yaparken, arkasındakileri görmezden gelemeyiz. Korporasyonlar, bize dayatılan yaşam stilleri, izlediğimiz filmler, kullandığımız iletişim araçları, internet ve diğerleri tüm bir düzenin parçası.
Oğuz Taktak: Evet, bilgi çağında yaşıyoruz. Bunun keyfini çıkartabiliriz ama bu enformasyonun doğruluğu ve niyeti konusunda şüpheli bakmaksak eğer, her an kandırılmaya hazır olmalıyız.
Orkun Tunç: John Carpenter’ın “They Live” filmindeki gibi tüm her şey. Var olmadığını düşündüğünüz birçok şey aslında hayatımızı ele geçirmiş durumda. Bu bir rüya değil sonuçta… Bizi yok edecek şey, umursamadıklarımız ve göz ardı ettiklerimiz.


"Gelenekler güzel şeylerdir ama onlarla yaşamak için değil, onları yaratmak için" demiş Frankz Marc. Siz, müzikal anlamda nasıl bir gelenek yaratmaya çalışıyorsunuz?
Orkun Tunç: Punk, özgürce kendini müzikal olarak ifade edebilmek demek. Bunu müziğimizde yansıtıyoruz. Yaptığımız tüm şarkılarda, bir konsept ve anlatılması gereken önemli bir konu olması gerekiyor. Öteki türlü müzik yapmanın bir manası da yok gibi.

Tolga Özbey: Kendimizi tekrar etmemek, müzik yapmaya başladığımız günden beri sürdürdüğümüz bir anlayış. Çıkardığımız her albümde, bu evrimi net olarak hissedebilirsiniz. Her albüm kendi içinde klasikleşebilir, ama bir grubun yaptığı müziğin klasikleşecek kadar kemikleşmiş olması çok kötü bir şey...



*Bu röportajım, 1 Mart Pazartesi günü Hürriyet Gazetesi Kampüs ekinde yayınlanmıştır. Orjinalinden kısalttım, uzun yazılardan sıkılıp kaçıyorsunuz diye:p Kampüs, Türkiye'nin tüm üniversitelerinde, kampüslerde, başka yerde aramayın:) ha bi de burda: hurriyetkampus.com

*pc'mde photoshop olmadığı için Kampüs'te kullanılan orjinal fotoğrafı küçültüp koyamadım, büyüğüne de blogspotum karagözüm izin vermedi. Google'dan bi tane çektim rastgele.

Cumartesi, Eylül 01, 2007

my name is pilot. proudpilot.


Ünleri İstanbul’u aşıp, Ankara ve İzmir’e ulaşmışken, burnumuzun dibinde bangır bangır büyüyen deneysel rock’ın kirli müziğiyle ruhları temizleyen pilotlarına seyirci kalmamalıydık. Kalmadık. Ekin Fil, Pınar Süt ve Kaan Akay’dan oluşan Proudpilot’ın Basatap ailesinin yakın dostu olduğu doğrudur. Ama babamızın oğlu olsa kötü müziğe müsamaha göstermeyiz. Proudpilot için ise ayılıp bayılıyoruz.
bstp: Sizde ne cevherler varmış da biz yeni farkına varmışız. Nasıl ve ne zaman bir araya geldiniz?
Ekin: Bu soruya Kaan cevap versin.
Kaan: Bence Pınar cevap versin
Pınar: Biz Kaan’la sevgiliydik yıllar önce. Sonra Ekin’le de kardeştik.... Bu birliktelikten verimli bir şey ortaya çıkaralım istedik.
Kaan: Ekin’le ben Pınar yüzünden tanıştım. Sonra beraber vakit geçirmeye başladık. Müzik zevklerimiz çok benzerdi. Birlikte çalmaya başladık.
Ekin: Ben o zamanlar başka bir gruptaydım. Pınar’la Kaan sonradan o gruba dahil oldular. Pınar basa Kaan davula geçti.

bstp: Milletin grubunun üzerine mi oturdunuz yani?
Ekin: Milletin grubu değil, yine bizim grubumuzdu. Sonra o grup dağıldı. Biz de üçümüz devam etme kararı aldık. 2000 sonları falandı.

bstp: Sonra kesintiye uğradınız galiba?
Ekin: Zaten arada bir stüdyoya gidiyorduk. Sonra 2003’de ben Fransa’ya gittim. Kaan İngiltere’ye gitti. Grup öyle dağıldı. Sonra 2006’da Stereolab konserinde buluştuk. Grubu tekrar kuralım falan diye Kaan’ı sıkıştırdık. Kaan da hemencecik geri geldi.

bstp: Niye özellikle o konser?
Ekin: Çünkü başka türlü rastlaşamıyorduk, görüşemiyorduk. O günden sonra da çalmaya başlayıp eğlenmeye devam ettik.

bstp: Siz ikiniz kardeşsiniz. Birlikte ev aleti çaldığınız çocukluk döneminiz oldu mu?
Pınar: Tabii canım. Tencere, tava... Allah ne verdiyse...
Ekin: Boş leğen.
Pınar: Bardak, çatal... Her nevi ev aleti çaldık.

bstp: Ev aletlerini nasıl paylaşmıştınız?
Pınar: Ben bardaklara kalemle vurmaktan tutun da vurmalı, üflemeli ne varsa çaldım.
Ekin: Ben de ne kaldıysa geriye... Genelde leğen severdim. Çeşitli vokal denemeleri yapıyordum.

bstp: İki kardeş leğene vururken sen ne yapıyordun Kaan?
Kaan: Ben de saçma sapan işler yaptım. Bar grubunda çaldım orada burada. Sürekli birileriyle müzik yapmaya çalıştım. Küçük denemelerim oldu.

bstp: Pınar sen ilk gitarı ne zaman aldın?
Pınar: Bir tane elektro gitarım vardı. 13 yaşımdayken babam almıştı. Onu çaldırdım, ondan sonra akustik gitar aldırdım. Ekin’in bas gitarı vardı, onu daha sonra ben çalmaya başladım.

bstp: Senin bası Pınar almış...
Ekin: Ben de onun klavyeyi aldım.

...

bstp: Konserlerinizde haleti ruhiyeniz nasıl?
Pınar: Ben nedense seyircilerin sıkıldığını düşünüyorum. Sanki öylece bize bakıyorlarmış gibi geliyor. Sahneden indiğimizde bize çok eğlendiklerini söylüyorlar ama inanasım gelmiyor. Sahnedeyken parçaları sayıyorum bazen bu yüzden. İki şarkı kaldı, bir şarkı sonra bitiyor falan diye..

bstp: Sahnede seni pek bir rahatlamış görüyoruz Ekin...
Ekin: Rahatlamaktan ne kastediyorsun anlamıyorum ama tabii ki sahneye alıştıkça daha çok keyif alıyorum. Çok da rahatladığımı sanmıyorum.
Pınar: Konser denilen şey aslında ne acayip. Ben de rahatsız oluyorum, bak herkes rahatsızmış.
Kaan: İlginç, komik bir durum aslında.. Hem bu kadar gergin olup hem inatla çalmak.
Ekin: Şekerim bunu da yaz. Sahne tozu yutmak başka bir şey. Vallahi!

http://www.myspace.com/proudpilot
devami: basatap.com


bi de buna bak:
rockandreprise.net/proudpilot.html

Bir zamanlar Chevreolet’lerde 45’likler dönerdi...


Erkan Can denilince aklına ilk olarak “Mahallenin Muhtarları” yerine “Gemide” gelen kitlenin içinde olan bir dergi ekibi olarak kendisiyle röportaj yapmanın formüllerini arıyorduk. Geçtiğimiz ay vizyona giren “Takva”yı bahane edebilirdik. Bir müzik dergisinin bir sinema oyuncusuyla röportaj yapmasının da “hayranlık” dışında başka bir kılıfı olabilirdi. Mesela filmin müziklerinin Toronto’da ödül alması bizce Erkan Can’la konuşmak için geçerli bir bahane. Üstelik tesadüfen olay mahalinden geçen filmin müziğinin yaratıcısı Replikas’tan Gökçe Akçelik’in de röportaja dahil olması işin tuzu biberi…
bstp: Bir sinema oyuncusuna müzikle ilgili ne sorulabilir?
Erkan Can: Müzikle aramın nasıl olduğunu sorabilirsin.

bstp: Peki, nasıl?
Can: Müzikle aramız iyidir. Müziksiz olmaz, asla! Müzik hakikaten ruhumuzun gıdası yani. Böyle bir laf vardır ya, doğrudur. Ben en çok arabada müzik dinlemeyi severim. Yüksek sesle. Terapi gibi gelir bana. Evde müzik dinlemem, aklıma gelmez.

bstp: Neler dinlersiniz?
Can: Her türlü müziği dinliyorum, “geri kalmayalım, bilgimiz olsun” babında. Müziğin verdiği duyguya bakarım. Bende güzel duygular uyandırıyorsa, dinlerim. Arabada kasetlerim, CD’lerim var. Onları dinliyorum. En çok halk müziği severim. Sanat müziğine bayılırız. Çok ağır sanat müzikleri var ya, Dede Efendiler falan… Şimdi onların sözlerini unutuyoruz ama mırıldanırız. Kulak aşinalığımız vardır. Roman müziğini çok severim.

bstp: Müzikle ilişkiniz nasıl başladı?
Can: 1975’ten bu yana folklör hayatım var. Zamanında Bursa Karagöz Halk Dansları’nı kurduk. Şimdi 25 yıldır orada folklör festivali yapılır, Altın Karagöz için. Pek sesi sedası çıkmaz ama bütün dünya ülkeleri folklörde Altın Karagöz’ü almak için muhteşem bir şekilde yarışırlar. Bu vesileyle müzikle hep iç içeydim. Eskiden bu dernekte davul, zurnayla bütün yöreleri defalarca dinledik, çaldık, oynadık.

bstp: Şarkı söylüyor musunuz?
Can: İçimizden gelirse her türlüsünü söyleriz. Zamanında diyelim, Orhan Gencebay yeni çıktığında bayıldık. ‘Hatasız Kul Olmaz’lardan önce. O zaten büyük patlama yaptı. Efendime söyleyeyim, daha ziyade Orhan Gencebay, İbrahim Tatlıses gibi otantikleri severiz.

bstp: Bursa’daki yıllarınız nasıl geçti müzik açısından?
Can: Plakçı dükkanlarımız vardı. Arkadaşlarımızla birlikte hep buralarda takılırdık. Efendime söyleyeyim; Melodi Plak, Korkmaz Plak… 1975’lerden bahsediyorum. O zamanlar Almanya’da arkadaşım vardı. Bütün müzik listelerini gönderirdi bana. Yabancı bir albümü, burada yayınlanmadan üç beş ay önce ben bilirdim. Yurt dışından dergiler, plaklar gelirdi. Kimsede yokken dinledik biz bunları, çaldık, oynadık.

bstp: Dansla aranız nasıldı?
Can: Bursa Kültür Parkı’nın içinde Coca Cola’nın bir yeri vardı. Orayı pist yaptık. Hafta sonları açık çay yapıyorduk orada. Bu partilere o zamanlar çay deniyordu. Hava iyiyse Kültür Park’ta dans ediyorduk, kızlı erkekli. Güzeldi. Bir tane diskoteğimiz vardı, Acar Oteli’nde. Ona da damsız giremiyorsun, o zaman da kız arkadaş hemen yapamıyorsun. Allah’tan mahalle bizim olduğu için yer alıyorduk tabii. İlk açılış parçamız ‘Hotel California’. Onunla açarız, onunla kaparız, biter.

bstp: O dönem neler dinlenirdi?
Can: Ne bileyim işte, Beatles’ı saymıyoruz zaten. Onlar babaydı. Queen, Rolling Stones, Suzi Qatro, Adriana Çelantonto, Deep Purple… Efendime söyleyeyim, Led Zeppelin… Bunları çaldık, dinledik zamanında. Arabalarımıza kolonlar yaptık. Kasetler, 45’likler… Plaklı zamanlardı tabii. Chevreolet’lerde 45’lik çok çaldık.

bstp: Şimdi CD’ler var. Özlüyor musunuz plak dönemini?
Can: Plaklar ses kalitesi olarak tamam da, şimdi CD teknolojisi daha güzel yani. Plak nostaljik bir durum oldu. Başka ne dinledik baba? Tom Jhons’lar dinledik. ‘The Wall’ kimindi? Unuttum ulan, işe bak… Pink Floyd’u saymaya gerek yok. ‘The Wall’ çıktığı zaman, uçtuk. “Bu nasıl bir parça” dedik ya, helikopterler iniyor, kalkıyor. Sözleri İngilizce bilen ağabeylerimize sorardık. “Anlat bakalım, ne diyor” derdik, tercüme ederlerdi bize.

bstp: Bir sinema sanatçısı olarak, film müziklerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Can: Film müziği ayrı bir durum. Filmin atmosferini, sıkıntısını, hüznünü, sevincini kısaca tüm duygularını yansıtan bir şey. Filmde müzik olmazsa, zor. Müzik şart. Müzik bütün duyguyu yoğunlaştırır. Filmin içine çeker seni. Duygunu besler. Bir fanusun içine alır ve konsantrasyonunu güçlendirir.

bstp: Takva’nın müziklerini nasıl buldunuz?
Can: Şimdi Takva’nın müziklerini Replikas yaptı. Güzel. Çok güzel, ancak insanların gidip dinlemesi lazım. Ben nasıl tarif edeyim? Güzel diyebilirim ancak, çok güzel.

bstp: Gökçe, Takva’nın müzikleri nasıl ortaya çıktı? Çıkan sonuçtan memnun musun?
Gökçe Akçelik: Hikayenin en başından beri içindeydim. Aslında müzikle çok alakası olmayan aşamalarında da bulundum. Böyle olduğu için de çok uzun uzun, damıtarak filmin özüne inme şansım oldu. Bu açıdan çıkan sonuçtan memnunum.

by evren ünal
devami: http://www.basatap.com/

Perşembe, Eylül 21, 2006

Rock camiasının yeni ev sahipleri: Çilekeş

Albüm yayınlanalı çok oldu. O günden bugüne neler yaptınız? Değişen çok şey oldu mu hayatınızda?

Görkem: Albüm Temmuz’da çıktı ve gala konserini Eylül ayında gerçekleştirdik. Onun sonrasında da İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Eskişehir, Antalya, Kayseri şehirlerinde konserlere devam ettik. Kasım ayında bir Honduras durağımız oldu, sanırım bugüne kadar gerçekleştirmiş olduğumuz en ilginç konserdi. Oradaki yaklaşık 10000 kişiye Türkçe sözlü rock dinletmiş olduk, ufak çaplı bir Orta Amerika turu da yapmış olduk. “Takım böyle tutulur” filminin müziklerini yaptık. Hayatımızda değişen çok şey olmadı daha önce de müzik yapıyorduk, şimdi ise eskiye göre biraz daha iyi şartlarda müzik yapabiliyoruz. Zaten hem kendimiz, hem de diğer müzisyenler için bu daha iyi şartların sağlanabildiği bir ortam yaratabilmeyi bir misyon olarak görüyoruz ve bunun için diğer arkadaşlarımızla birlikte çaba gösteriyoruz. Başımıza gelebilecek en güzel değişikliğin, Türkiye’de rock gruplarının çok daha iyi imkanlarla müzik yapabilmeye başladığını görmek olurdu herhalde...

Cumhur: Her geçen gün konserlerimize katılımın artması ve konserlerin daha coşkulu geçmesi en güzel değişiklikti sanırım.

Fanta Genç Yetenekler Aramızda Yarışmasına öylesine katıldığınız doğru mu?

Görkem: Aslında o zamanlarda yapmış olduğumuz besteleri profesyonel bir jüri önünde çalıp kendimizi değerlendirmek istiyorduk. Bar programı yapıyorduk fakat bir süre sonra insanların yaptığımız coverlardan çok kendi bestelerimize ilgi gösterdiğini farkettik. Albüm için önümüzde çok uzun bir yol olduğunu biliyorduk ve tam o sırada karşımıza çıkan Fanta Genç Yetenekler Aramızda yarışmasının bir “ilk adım” olabileceğini düşündük. Öylesine katılmış olmasakta, son başvuru gününde tesadüfen formunu görüp son anda katılmış olduk.

Cumhur: Öylesine katılmadık ama katılmamız biraz şans eseri oldu. Bir gün daha görmeseydik başvuru formunu katılmamış olacaktık.

Müzik yarışmalarının gruplara sizce ne getirisi oluyor? Fanta Yarışması olmasaydı şu an siz nerede olacaktınız?

Görkem: Şart olmasa da gerçekten iyi fırsatlar yaratabildiğini gördük. Amatör adı altında geçen iyi grupların sayısı çok fazla ve gerek şirketler, gerekse prodüktörlerin dikkatini üzerlerine çekebilmek için prestijli yarışmalarda alınan dereceler o grupların bir adım önde başlamasını sağlayabiliyor. Fanta yarışmasını kazanmış olmamızdan çok, İstanbul’da gerçekleşen bir Türkiye finalinde Ankara’dan işi gücü bırakıp bizi desteklemeye gelen bir otobüs dolusu insan bize yaptığımız işi o kadar çok sevdirdi ki, sonuç ne olursa olsun biz yine buralarda olurduk gibi geliyor bana. Ancak tabi ki çok iyi bir referans olduğu kesin, birçok değerli müzisyenle, şirketlerle bu yarışma sayesinde tanışmış olduk sonuçta, daha hızlı yol alabildik...

Cumhur: Yarışmalar grupların kendilerini gösterebilmeleri için iyi bir fırsat. Ülkemiz şartlarında şirketlerin, prodüktörlerin ve basının ilgisini çekmek pek kolay değil ama yarışmalar bunun için iyi bir platform oluşturuyor.

Albüm, beklediğinizden daha uzun sürede çıkmış. Bu gecikmenin nedeni ne?

Görkem: Geç çıkmasını, hatta hiç çıkamamasını bile bekliyorduk açıkcası. Albüm çıkışı için ilk öngördüğümüz zamanlarda şirketlerin ve prodüktörlerin bizimle aynı derdi paylaşmadıklarını gördük ve tamamen kendi istediğimiz gibi bir albüm yapabilmek adına çok büyük isimleri bile teşekkür ederek geri çevirmek durumuda kaldık.Bizim için içimize sinecek ve yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda gurur duyacağımız bir iş çıkarma derdi herşeyden önemliydi çünkü. Çok daha önce, belki de çok büyük ticari başarılara imza atıp günü kurtarmak pek ilgimizi çeken bir çizgi değildi. Bu yüzden şartların bizim istediğimiz gibi olabileceği bir zamanı beklemek zorundaydık. Rock müziğe artık eskisinden daha çok yatırım yapılıyor. Biz ise ancak bu yatırımın müzikalite standartlarındaki çıtanın yükselmesi yönünde yapıldığı zaman kendimizi gerçek bir “rock grubu” gibi hissedebileceğimizi düşünüyorduk. O yüzden doğru zamanı bekledik.

Cumhur: Bu gecikme bilinçli bir tercihti ve şu an bulunduğumuz noktada doğru bir tercih olduğunu görebiliyoruz. Aradan geçen zaman bizim, dolayısıyla müziğimizin de gelişmesini sağladı.

Albümde Aylin Aslım, Fuat ve Burak Gürpınar konuk sanatçı olarak yer almış. Onlarla bu albümde nasıl buluştunuz? Albüm öncesinde de bir dostluğunuz var mıydı yoksa iş ortaklığı şeklinde mi değerlendirelim?Başka örneklerde var.Rock camiasında müzisyenler çok mu yardımsevere? Bu dayanışmayı siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Görkem: Tamamen şarkıların ihtiyacı olduğunu düşündüğümüz seslerdi hepsi. “Yetmiyor” şarkısını çalarken malum yer geldiğinde hepimiz benzer bir melodi mırıldanıp duruyorduk, kulaklarımız o sesi duymak istiyordu. Bir süre sonra o melodiyi Aylin Aslım taklidi yaparak söylediğimizi farkettik çünkü şarkının o bölümü düpedüz Aylin Aslım sesi istiyordu bize göre. Aylin albümün öncesinde de çok sevdiğimiz bir arkadaşımızdı zaten. Bu düşüncemizi ona söyledik ve birgün stüdyoya gelip bize Yetmiyor’da eşlik etti. Hiçbir müdahale olmadan tamamen bizim duyduğumuz melodiyi aynen yapıştırdı oraya = ) . Hissedilenlerin aynı olması bu birlikteliği kaçınılmaz kılan şeydi.

Ali: Fuat da benzer bir şekilde “Gözaltı” şarkısında bize katıldı. Stüdyolarda şarkıyı hep çalıyorduk fakat nakarat dışındaki bölümlerde şarkının sözlerini en iyi şekilde “Rapüstad”ın açabileceğini düşündük. Fuat’ın dünya standartlarında bir rapci olduğunu düşünüyoruz ve yaptığı işe fazlasıyla saygı duyuyoruz. Şarkı geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz 2 arkadaşımıza ithaf edildi ve bireysel silahlanmaya karşı bir tavırla yazıldı. Kaybettiğimiz arkadaşlarımızdan Adil Soydan’ın rap müziğe olan bağlılığı da bu şarkının formatını doğrudan etkiledi tabi ki. Bizler her türlü müziğin kaliteli yapıldığı zaman arkasında duruyoruz bu yüzden rock cephesinden rap’e karşı gelebilecek herhangi bir tepkiyi umursamadık, bizce çilekeş-fuat düeti olması gereken birşeydi, en önemlisi müzik orada onu gerektiriyordu. Bir iş ortaklığından çok, bizimle aynı kafada, aynı şeyleri hisseden bir müzisyenle birlikte herzaman olduğu gibi canımızın istediği gibi bir şarkı yapmaktı, öyle de oldu. Burak Gürpınar albüm sürecinin çok daha öncesinden beri desteğini gördüğümüz, çok sevdiğimiz bir arkadaşımız. “Kürar” şarkısının özelliği de yapılmış ilk davul düeti olmasıdır. Şarkı Çilekeş tarafından çalınıyor ve sonunda birçok müzik dinleyicisinin ilk duyduğu anda ayırt edebileceği bir groove, bir sound çıkıyor karşımıza : Burak Gürpınar’ın çaldığı davul tabi ki... Demoları dinlerken bu teklif bu kez Burak tarafından geldi ve duyar duymaz hemfikir olduk, çok sevinerek atladık hemen.

Cumhur: Albümde yer alan konuk sanatçıların hepsi de Çilekeş’i en az bizim kadar sahiplenen insanlar. Rock camiasında buna benzer dayanışmaların olması da çok sevindirici, çünkü bu iş en çok birlikte yapıldığı zaman keyif veriyor. Zaten genelde rock müzisyenleri arasında yapılan ortak çalışmalar genellikle arkadaşlık ilişkileri doğrultusunda, “samimice” yapılıyor. Bu yüzden ortaya çoğu zaman uyumlu ve güzel işler çıkıyor...

Albümün kayıtları ITU MIAM’da yapılmış. Özellikle tercih etmenizin nedeni var mı?

Görkem: Daha önce de bahsettiğimiz gibi albümün tamamen istediğimiz gibi olması için bazı şeylerin sağlanabildiği bir ortam talep ediyorduk. Bunların başında da kafamızdaki soundu yaratabilmek için prodüktörümüz Volkan Başaran’ın önerilerini dikkate almak geliyordu. Türkiye’de özellikle davul kaydı konusunda bazı eksiklikler olduğunun farkındaydık ve Volkan sound konusunda kesinlikle sözü dinlenmesi gereken bir insan. Bu yüzden davul kayıtlarını MİAM’da yapma konusunda çok ısrarcı davrandık, kesinlikle ihtiyacımız olan soundu çıkarabileceğimiz bir stüdyo MİAM.

MIAM’ı müziğin gelişimi açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cumhur: MİAM öncelikle kayıt teknolojisi yönünden benzerlerinden üstün bir stüdyo, bu da orada çalışan müzisyenlerin kafasındaki soundun gerçeğe dönüşmesini kolaylaştırıyor. Teknik aksaklıklarla ya da imkansızlıklarla boğuşmak yerine sınırları zorlamak daha iyi sonuçlar doğuruyor. Ayrıca yetiştirdikleri ses mühendisleri müzik piyasasındaki çok büyük bir açığı kapatıyor ve işini gerçekten iyi bilen teknisyenlerle çalışmak bizleri çok rahatlatıyor.

Albüm kapağındaki görselleriniz çok güzel. Christopher Brown kimdir?

Cumhur: Albüm kapağımız uzun bir çalışma sonucu ortaya çıktı ve birden fazla insanın emeği var bu işte. Kapaktaki silüet Fatih Uysal’a ait, Yine kapaktaki çilekeş logosu çok sevdiğimiz dostumuz Burak Gürpınar’ın elinden çıktı. Tasarımlar ise Özlem Ölçer ve Tarık Özbalkan’a ait. Fotoğrafları ise Christopher Brown çekti. Kendisi alanında çok başarılı bulduğumuz bir insan ve dünya çapında bir çok müzisyen ve gruplarla çalışmaları mevcut.

Albümden önce de zaten bir çok konser vermiştiniz. Dinleyicileriniz yine vardı. Konserlerinizde ve dinleyici profilinizde nasıl bir değişim gözlemliyorsunuz?

Cumhur: Albüm öncesinde de bizi takip eden ve neredeyse bütün konserlere gelip şarkılarımızı bir ağızdan söyleyen bir kitlemiz vardı. Ama bu kitle çoğunlukla Ankara’daydı. Albümle birlikte çok daha büyük bir kitleye sesimizi duyurmuş olduk. Konserlerimiz daha kalabalık olmaya başladı ve Ankara dışındaki şehirlerde de çok keyifli konserler vermeye başladık. Tabi seyircinin sesi de daha gür çıkmaya başladı doğal olarak...

.Radikal Gazetesi’nde yayınlanan bir röportajınız için tekzip yapmışsınız. Ve orada prodüktörünüz Volkan “albüm bitti ama siz hala bir şeyler talep ediyorsunuz” demiş. Neden o kadar gerilimli bir dönem yaşadınız? Nelerdi Volkan’ın bahsettiği talepleriniz?

Cumhur: Grupça yaptığımız işlerin yapabileceğimizin en iyisi olmasını istiyoruz her zaman. Bu da ciddi bir özeleştiriyi beraberinde getiriyor. Acaba şu şarkının burasını şöyle mi yapsaydık türünden konuşmalar sürekli oluyor. O dönemde de “acaba” sorusu hiç eksilmediğinden Volkan’dan bu tür taleplerimiz oluyordu.

Parçalarınızın sözleri çok karamsar ve olumsuz geldi bana. Yazım süreci nasıl geçiyor? Sözleri kim yazıyor, ortaklaşa mı çıkıyor?

Ali: Genelde ben ve Görkem yazıyoruz sözleri..Yazım süreci diye bir şey pek yok aslında..Geliyor ve gidiyor..O an içinde ne varsa, dışarı ne çıkıyorsa artık..En son Cucu gelip imla kontrolü yapıyor..

. Sizin renginiz siyah mı? Ne? Neden?

Ali: Siyah iyidir..

Müzik gruplarında amatör ruhu korumanın şart olduğu söylenir bazılarınca. Sizce?

Cumhur: Amatör ruh dendiğinde benim anladığım şey; heyecanını ve müzik yapma isteğini kaybetmemek. Bu yüzden kesinlikle var olması gerekli diye düşünüyorum.

Başka müzisyenlerle yapılan düetler genelde albümde kalır. Ama siz sürpriz yapıp Fuat ya da Aylin Aslım’ı da konserlerinize dahil ediyorsunuz. Önümüzdeki konserlerde de dinleyicileriniz böyle sürprizlere hazır olsun mu?

Cumhur: Albümdeki düetler sırf düet de bulunsun arada diye yapılmadı. Gerçekten yaptıkları işleri beğendiğimiz ve beraber müzik yapmaktan keyif aldığımız kişiler hepsi. Bunu sahneye taşımak da ayrı bir keyif veriyor bize, umarım bu birliktelikleri tekrarlayabiliriz zaman içinde.

Müzisyenler arasında kıyas yapmak müziğin gelişimine katkı sağlar mı? Başka gruplar bir kıstas olabilir mi? Sizin Manga’yla bir arkadaşlığınız var ama yine de sürekli onlarla kıyaslanmaktan rahatsız mısınız yoksa işin doğal süreci mi bu?

Ali: Ülkemizde bu müziğe dair fazla alternatif yok..Haliyle insanların birilerini birilerine benzetmesi çok doğal..iyi mi kötü mü bilmiyorum ama rock piyasası genişledikçe herkesin kafası da rahatlıyacaktır..

. Sizin ülkemizde beğendiğiniz müzisyenler kimler?

Ali: Kurban var Athena var Tamburada var..Liste çok uzun..

Müzik dışında neler yaparsınız?

Cumhur: Aslında müzik dışında yaptığımız az şey var diyebilirim. Okullarımıza devam ediyoruz, arkadaşlarımızla vakit geçiriyoruz. Pek özel bir şey yok aslında.

. Play station hobiniz varmış. Hangi oyunları oynamayı tercih ediyorsunuz? Sevgililerinizden ya bilgisayar ya ben diye tehdit aldığınız oluyor mu?

Ali: Futbol oynuyoruz genelde..Pes5 bu aralar..Gruplar arası tekliflere açığız..

Tehdit aldık mı bilmiyorum ama buna çok müsait derecede vakit ayırıyoruz sanırım..


Önümüzdeki günlerdeki programınız neler?

Cumhur: İkinci klibimizi “kendimden geriye” ye çektik. Yönetmenliğini Gürcan Keltek yaptı ve bizi tatmin eden güzel bir çalışma oldu. Yakın zamanda müzik kanallarında görebilirsiniz bu klibi. Konser bilgilerini ise www.cilekes.com.tr adresinden takip edebilirsiniz.


Seksendört'ün gizli bir tarikatı mı var?

Geçtiğimiz yıl rock müzik açısından verimli bir yıl oldu denilebilir mi? Duman, Athena, Kurban, Replikas, Direct, Şebnem Ferah, Vega ve nicesi yeni albümlerini yayınladı. Bildik isimlerin dışında pek çok yeni grupla da tanıştık. Çilekeş, Teneke, 110, Deja-Vu, Dorian ve Badem bunlardan birkaçı… Televizyon ve radyolardan çok daha önce internet yoluyla tanıştığımız seksendört grubu da ikinci kategoride albüm çıkaran gruplar arasında. Aslında albüm çıkmadan önce de verdikleri sayısız konserle kendi dinleyici çevrelerini oluşturmuşlar. Grubun adı da sizi yanıltmasın. Çocuklar 84’lü değil, yaş ortalamaları 23. Ve bir çok rock grubuyla ortak özellikleri Ankaralı oluşları. Ama Ankara’dan ayrılmaya pek niyetleri yok. .

Daha albüm çıkmadan herkes sizi tanıyor. İnternette neredeyse hakkınızda 3000 yorum var. Sizin için oluşturulmuş gizli bir tarikat falan mı var yoksa?

Tuna: Bir tarikattan haberimiz yok. Zaten “Ölürüm Hasretinle” parçasının demosu da ilk olarak internette yayıldı. Aslında 3000’den daha fazla yorum var. Bu albümden önce de böyleydi. Kolay anlaşılabilir bir anlatım dilimiz olduğundan, her kesimden çok fazla sevenimiz var.

Sizi bilenler "Sex&Dirt" olarak biliyor. İlk önce böyle kullanıyordunuz, sonra niye bu "seksendört" e evrildi?

Serter: Evet, grubu ilk kurduğumuzda İngilizce besteler yaptığımız için sex&dirt olarak anılıyorduk. Ama Türkçe müzik yapmaya başlayınca böyle olmasını daha uygun bulduk.

İlki daha anlamlı sanki. 84 uğurlu rakamınız mı yoksa?

Serter: Yok, aslına bakarsan uğurdan daha fazlasını içeriyor.

Hacettepe olarak tanınmanızın nedeni ne? Parçanızdan mı kaynaklı yoksa Hacettepe Üniversitesi’nde verdiğiniz muhteşem konserlerle bir ilgisi var mı?

Erdem: Gerçekten de Hacettepe Üniversitesi’nde verdiğimiz tüm konserler çok iyi geçti. Bu ismi biz kendimiz takmadık ama sanırım bu sebepten dolayı böyle anılıyoruz.

Albüm süreci nasıl geçti?

Okan: Albüm üzerinde neredeyse bir yıl çalıştık. Albümü Ankara ÇSM STUDIO' da Tuna ve ben kaydettik. Mixaj’ı da bize ait. Parçaların oluşma evresi de önce Tuna ve erdem iskelet bir şeyler hazırlayıp gruba sunuyor, son hali, Serter ve benim katılmamla stüdyoda oluşuyor. Albümdeki 10 şarkının sözleri ve bestesi bize ait.

Albüm çıkarma aşamasında karşılaştığınız zorluklar nelerdi?

Erdem: Tabi grubun kendi albümünü kendisinin kaydetmesi zor bir şey sonuçta.Teknik ekipman eksiklerimiz vardı ama bu bizi daha çok gaza getirdi. Planlı ve programlı ve gayet eğlenceli bir şekilde kaydettik. Tabii mix aşaması artık delirme belirtileriyle sonlandı.

Hangi parçalara klip çekmeyi düşünüyorsunuz?

Tuna: İlk klibi ‘Ölürüm Hasretinle’ parçasına çektik. Elimizden gelse hepsine çekmek isteriz ama bu olanaksız. Hepsini çok sevdiğimiz için şu an karar aşamasındayız.

Internet sitenizin tasarımı çok güzel olmuş. Tasarımı kime ait?

Okan: Teşekkür ederiz. Sitenin tasarımı Ankara'dan arkadaşımız olan Gürkan Erol'a ait. Biz de çok beğendik, sonuçta sitemizin bizi yansıtması sevindirici.

Canlı bir forumu da var. Dinleyicilerinizin sizi sitenizde online görme ihtimali nedir?

Serter: Şu an için ihtimal yok. Ama sitemiz tam anlamıyla oturduğu zaman böyle bir platform oluşturmayı düşünüyoruz.

Peki, sitenizde gördüm: 84 mania nedir?

Erdem: 3 sene öncesinde fan klüplerimizden birisinde başlatılan bizimle ilgili tüketim araçlarını içinde barındıran bir proje.

Bugünlerde artık insanlar albüme para vermektense internette paylaşım programlarından albüm indiriyorlar. Müziğin bu şekilde nette dolaşımına ve sınırsızca paylaşımına nasıl bakıyorsunuz?

Serter: Grubun tanıtımı ve müziğin paylaşımı için internet çok faydalı bir iletişim aracı. Fakat bizde bunun da yasal olarak yapılması gerekiyor. Diğer ülkelerdeki veya Avrupa’daki örnekler gibi çok cüzi miktarlarla ücretler talep edilebilir. Fakat bu işin korsandan farkı yok. Ülkemizde yapacak hiçbir şey yok gibi görünüyor. Sadece bilinçli bir dinleyici kitlesi oluşması gerekiyor.

Bugüne kadar nerdeyse 500 konser vermişsiniz. Çok iyi bir rakam. En çok zevk aldığınız konser hangisiydi?

Okan: Şu zamana kadar çok iyi ve kötü şartlarda konserler verdik. Hepsinin tadı başkaydı. En çok zevk aldığımız konserler, Hacettepe Üniversitesi şenlikleri, Bolu İzzet Baysal Üniversitesi, Fethiye Kayaköy.

Kıyaslama yapacak olursak büyük şehirde yaşayan dinleyicilerle, ufak şehirde yaşayanlar arasında ne gibi farklar gözlemlediniz?

Serter: Büyük şehirde olanak ve alternatifler çok olduğu için seçici olmak gibi bir şansları var. Ufak şehirlerde ise böyle bir lüks fazla yok. Ve biz bu yüzden Anadolu’da konser vermeyi çok istiyoruz.

Ankara'nın havası mı suyu mu? Niçin hep iyi gruplar ve fazlasıyla müzisyen Ankara'dan çıkıyor? Sizce bu "ciddi" şehir sizin müziğinizi nasıl etkilemiştir?

Okan: Ankara'da müzisyen olabilmek için gerçekten çok çalışmanız gerek. Ankara seyircisi çok seçici davranıyor. İstemediği grubu dinlemeyerek onları daha çok çalışmaya teşvik ediyor. Kötü yanları olsa da müziğimize pozitif etkisi var Ankara'nın.

Ankara'dan İstanbul'a yerleşmeyi düşünüyor musunuz?

Tuna: Hayır!

Rock müziğin ülkemizdeki gidişatını nasıl buluyorsunuz?

Serter:Biz olmasaydık her şey çok güzel olacaktı. Ama biz çıkınca ortalık karıştı!

Sizin beğendiğiniz yerli gruplar hangileri?

84: Ünlü, Athena, Kurban, Metropolis, Çilekeş, Duman, Kangroove…

Dorian ve Yeniden Hayata...

Rock, drum&bass, acid cazz, Anadolu ve tasavvuf etkilerini harmanlayıp ortaya yepyeni bir tat sunan Dorian, ilk albümleri “Yeniden Hayata”yı global müzik firması EMI ve Capital ortak yapımı ile yayınladı. Capital Records’un Türkiye’de yayınladığı ilk albüm olma özelliğini de taşıyan “Yeniden Hayata” vesilesiyle Beyoğlu’nun ‘’müzisyenler kahvesi’’ Pendor’un müdavimlerinden Dorian elemanlarıyla bir araya geldik. ‘’Rakıyla peynir, rock’la ney iyi gider’’ deyiminin ortaya çıkmasına yol açacak gruba teybimizi uzattık. Anladık ki Alex konuşmayı pek sevmiyor.

Porno Sezar nerelerde?

İlkin: Vefat etti.

Siz mi öldürdünüz?

İlkin: Yok,ama gerçekten öldü.

Memet: Porno Sezar, Tünel’de yaşayan evsiz, berdüşt, hafif de çatlak bir adamdı.

İlkin: Ama hiç aptal değildi.

Murat: Enteresan bir adamdı. Şarkının ismi oradan geliyor. İlkin de güzel bir hikaye yazdı.

İlkin: Porno Sezar’dan yola çıkarak, evde kendi kendisiyle aynanın karşısında tartışan bir adamın hikayesi bu.

Albümde Hakan Kurşun, Tarkan Gözübüyük, Alp Turaç, Ercan Irmak ve eski Kurban solisti Deniz Yılmaz gibi isimler göze çarpıyor. Böyle bir kadroyla nasıl bir araya geldiniz?

Murat: Zaten bu isimlerle çalışabilmek için albümü geç çıkarttık diyebiliriz. Doğru zamanda, doğru yerde, doğru insanlarla çalışmak istedik. Hakan Kurşun, Türkiye’nin en önemli sound adamı. Deniz’le zaten eskiye dayanan bir dostluğumuz var. O her zaman bize destek olmuştur. Ercan Irmak var, ‘Gel Gör Beni’de ney üflüyor.

İlkin: O da gerçekten parçayı çok güzel yaptı. Normalde stüdyo albümlerinde çalmıyor ama Hakan Kurşun’un ricasını kırmadı geldi. Albümü de çok beğenmiş, sağolsun.

İlk albümlerini çıkaran gruplar genelde başka isimler ağırlıyor albümlerinde. Sizin albümde de Kurban’dan Deniz var...

İlkin: Deniz, daha amatörken bile bizi destekliyordu. Her zaman bu albümü beraber yapma planımız vardı. Ama bir türlü denk gelmedi. Bizim albümün yapım aşamasındayken o da kendi albümünün kayıtlarıyla uğraşıyordu. ‘Eksi Yaşam’ı da Deniz kaydetmişti. Biz de bir şekilde ona teşekkür etmek istedik.

Sizce ünlü isimlerle çalışmanın yeni albüm çıkaran gruplara getirisi oluyor mu?

Murat: Eğer tüketim amaçlı bir parçadan bahsediyorsan elbette faydası oluyor.

İlkin: Ama Deniz’in olduğu parça ticari amaçlı değil. Stüdyodaydık; Deniz gelsin, söylesin istedik. Telefon açtık. Düşünmedi bile, hemen kabul etti. Deniz çok yetenekli bir müzisyen. Kurban da Türk rock müziği açısından bir devrimdir. Özellikle 1999 albümleri kesinlikle öyle.

Albüm dört kez mix’lenmiş. Kayıt aşamasında ne gibi şansızlıklar yaşadınız?

Memet: Şansızlıkla alakalı değil. Sound konusunda çok titiz davrandık. Bir parçanın başına oturduğuz zaman istediğiniz gibi tınlamama olasılığı çok yüksek. İstediğimiz sound’u alana kadar bekledik.

Murat: Boğaz Köprüsü’nün üzerindeyiz. Trafik de var. Sizin köprüden bakışınız, Ortaköy’den köprüye bakan adamınkiyle çok alakasız oluyor. Bizim de dışarıdan bakan gözlere ihtiyacımız oldu. Ve güzel isimlerle çalıştık.

Albümün prodüktörlüğünü de kendiniz üstlenmişsiniz. Prodüktör ne kadar önemli bir albümde?

İlkin: Çok önemli.

Artık insanlar bir albüm aldıklarında hemen prodüktörüne bakıyor.

Memet: Bu çok güzel bir şey aslında.

Murat: Eskiden müzik kanallarında bir parça anons edilirken kimse prodüktörünü söylemezdi.

İlkin: Biz albümün prodüktörlüğünü kendimiz yaptık ama her zaman Hakan Kurşun’un denetim ve önerileri oldu. Ama o daha çok bizim tek başımıza neler yapabileceğimizi görmek istedi.

İlk albüm ve tek başına. Riskli değil mi?

Murat: Stüdyoya girmeden önce kimlerle çalışabileceğimizi düşündük ama Türkiye’de prodüktör olarak bizimle çalışabilecek birini göremedik. Dorian’a prodüktörlük yapacak kişinin altıncı üye gibi olması gerekiyor. Ve bizi, bizden daha iyi anlatabilecek kimse yok sonuç olarak.

İlkin: Gerçekten çok iyi birisiyle karşılaşırsak ya da yurt dışından bir prodüktör bulursak ileride onlarla çalışabiliriz. Belli olmaz.

Replikas son albümünde mesela Amerikalı bir prodüktörle çalışmıştı…

Memet: Harika!

Murat: Replikas’ı zaten beğeniyoruz.

İlkin: Evet, mesela Wharton Tiers Replikas’a tam olmuş. Ben çok beğendim. Ama o bize oturmazdı.

'Bakma Yüzüme' parçasının klibi MTV’de World Chart Express'te 'exclusive' olarak yayımlandı. Daha sonra MTV'deki Switch On adlı programında da ekrana geldi. Şaşırdınız mı?

Murat: Biz daha stüdyoda mix yaparken klibin MTV’de yayınlanacağı haberleri gelmeye başladı. Ne MTV’si? Ne oluyoruz? Çok şaşırdık çünkü ortada böyle bir şey hiç yoktu.

Klip yönetmenlerinden Uçman Balaban ‘Eğer klibin MTV’de yayınlanacağını bilseydik daha da çok özenirdik’ demiş. Sizce nasıl bir iş çıkardı?

İlkin: Sonuçta onun da ilk klibi. Türkiye’de klip yönetmenleri aynı tornadan çıkmış gibi klip yapıyorlar. Ama Uçman farklı şeyler deniyor. Kesinlikle desteklenmesi gereken biri ve bizim klipte de iyi bir iş çıkardı.

Söz, müzik ve görsellik. Pastanın büyük dilimi hangisinde?

İlkin: Üçü de çok önemli elbette.

Murat: Pastanın büyük dilimi değişir sürekli. Müziği televizyondan takip eden birisi için farklı, internetten indiren için farklıdır. Ama yüzde 60 müzikse, yüzde 40’ını da görselliğin oluşturması gerekir.

Sizin sözleri sonradan müziğe adapte ettiğinizi öğrendim.

Murat: Evet ama bu sözleri önemsemediğiniz şeklinde anlaşılmasın. Biz folk mantığında, elmize gitar alıp söz yazmıyoruz. Aramızda bir paslaşma var. Önce duygularımızı enstrümanlarla müziğimize katıyoruz. Onun üzerine de İlkin sözleri yazıyor.

İlkin: Lost Highway’in soundtrack’i filmden etkilenilip yapılmıştır. Filmin müziğe etkisi gibi, müzik de sözlere etki ediyor. Böyle düşünün. Mesela kimse bizim şarkılarımızı eline gitar alıp plajda kızlara söyleyemez yani.

Tasavvufla aranız nasıl?

İlkin: Tasavvuf Müslümanlığın en güzel çizgisi ve Türk müziğinin de en güzel noktalarından biri bence. Yunus Emre de büyük bir hümanist. O zamanki yapılan ilahiler de, şimdinin new age müziği gibi. Albümümüzde yer alan ‘Gel Gör Beni’ de zaten hepimizin küçüklüğünden beri dinlediği bir parça.

Rastgele seçilmiş bir parça değil yani...

Memet: Biz bu parçayı 2002’den beri çalıyoruz. Albüme bir cover koyalım diye bunu seçmedik. İnanılmaz melodisi olan bir parça.

İlkin: Ney çok etkili.

Özellikle oturup ney taksimleri dinler misiniz?

İlkin: Ney taksimleri çok keyifli. Çok güzel bir albüm çıktı. Neyzen Tevfik’in tüm radyo kayıtlarını almışlar. Biyografi gibi. Muhteşem bir albüm olmuş. Ne zamandır onu dinliyorum.

Murat: Bence de çok keyifli. Yapmadıysan, yap derim sana!

Alex, sen aynı zamanda Direct ile çalışıyorsun. Devam ediyor mu?

Alex: Ediyor tabii.

Ee, hayat nasıl gidiyor? Neler yapıyorsun?

Alex: Güzel gidiyor. İşte, bir şey yapmıyorum!

Konserlerinizde yaşadığınız talihsiz bir olay oldu mu hiç?

Alex: Roxy...

İlkin: Evet, Roxy’de sarhoş bir adam bizim yerimize ödül almak için sahneye çıkmıştı. Biz çok arkadaydık, sahneye gelene kadar adam ödülü aldı bile. Ama neyse ki güvenlikler fark etti durumu!

Şimdi sırada ne var?

Murat: Yoğun bir konser dönemi. Şubat sonunda şehir dışında konserler vermeye başlayacağız. Dinleyiciler konser tarihlerini dorianweb.com’dan takip edebilirler.

İlkin: ‘Gel Gör Beni’ye klip hazırlanacak. Mart başı gibi yayınlanır herhalde. Bilgisayarda çok işi olacak çünkü.

Yeni klip için yine Uçman Balaban’la çalışmayı düşünüyor musunuz?

İlkin: Henüz belli değil, ama bundan sonraki klip çalışmalarında yine Uçman’la çalışmayı isteriz.


Video Art gidişat nasıl?

CP Dergisi'nde yayınlanan video art konulu söyleşiler, buyrun...

Öğr. Gör. Muammer Bozkurt
Bir çok okulda video art bölümleri açılmaya başlandı. Gidişat nasıl, siz ortaya çıkan ürünlerden memnun musunuz?

Burası bölüm olarak sadece devlet üniversitelerinde yeni. Yeniliği şu anlamda olabilir; burası Güzel Sanatlar Fakültesi içinde yer alan bir bölüm değil. Tersine Güzel Sanatlar’ın dışında, Sanat ve Tasarım Fakültesi formatında açılmış bir program. Yani sanat bölümüne bağlı bir program. Sanat fakültesinin vizyonu interdisiplinel bir alanda sanat üretmektir. Burada fotoğraf ve video temelli çalışma üretmek isteyen öğrencilere çalışma olanağı sunuluyor.

Sizce Güzel Sanatlar Fakültesi’’ne bağlı bir bölüm mü olmalıydı?

Hayır, hiç alakası yok. Ben de güzel sanatlar fakültesi mezunuyum ama artık başındaki ‘’güzel’’ sıfatının kaldırılması lazım. Yıldız Sanat Tasarımı bu anlamda iyi bir örnek.

Peki bu alanda bölümün yaşadığı sorunlar var mı?

Fotoğraf-video programının kendi içinde sorunları var. Ben burada video alanında öğrencilere yardımcı olmaya çalışıyorum. O da şu anlamda, videoyu bir sanatsal üretim aracı olarak kullanabilmek için diğer sanat dallarını da içine alan bir çalışma içinde olmaları gerekiyor. Fotoğraf, video, resim, heykel ve diğer kuramsal alanlardan bir arada yararlanmak gerekir. Yoksa amaç video ya da fotoğraf teknikeri yetiştirmek değil.

Bu programa öğrenciler nasıl giriyorlar? Özel yetenek sınavıyla mı?

Bu bölüme başvurmak için ÖSS’de en az 190 puan almak gerekiyor. Daha sonra yeterlilik sınavına alıyoruz. Önceki yıllarda genel kültür mülakatı yapıyorduk, bu kaldırıldı. Şimdi çizim sınavı yapılıyor ve çizim sınavını bir jüri değerlendiriyor. Bölüme 15 kişi alıyoruz.

Video ve fotoğraf alanları neden birleştirildi?

Orasını ben de anlamış değilim. Geldiğimde kurulmuştu. Bunun dünyadaki örnekleri daha çok medya başlığı altında ele alınıyor. Ve bu başlık altında tüm video, fotoğraf, sinemanın belli teknikleri ve kuramsal dersler verilmekte. Ama doğrusunun bu derslerin ‘’medya art’’ başlığı altında verilmesi gerektiği olduğunu düşünüyorum. Bu fakültenin geleceğinde de böyle bir bölüm gelişebilir.

Ülkemizde video art’ın gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Video art misyonunu tamamladı. Teknik olarak 1960’lı yılların başından 1980’li yıllara kadar olan bir dönemi temsil ediyor. Artık bunun adını değiştirmek ve ‘’media art’’ başlığı altında irdelemek gerekiyor. Bugün geleneksel ortamdan dijital internet ortamına giden, multimedyayı içine alan çoklu bir ortama gidildiğini görüyoruz. Gelecek de teknolojiye bağımlı olduğu için ve teknoloji de değişken olduğu için bir şey söylemek çok güç.

*Mummer Bozkurt’un Video Sanatı isimli kitabı Bileşim Yayınları tarafından yayınlandı.

Metin Çavuş/Asistan

Yıldız Teknik Üniversitesi’nde de video art’la ilgili bölüm açıldı. Bu alanda nasıl çalışmalar yapıyorsunuz?

Aslında burada açılan bölümün adı video art değil. Aslında Fotoğraf ve Video bölümü açılırken de video’nun nasıl yer alacağı pek düşünülmemiş sanırım. Ya da farklı düşünülmüş diyelim. Fakat şu andaki haliyle ağırlıklı olarak fotoğraf, yanında da videonun olduğu bir bölüm. Buradaki akademik kadronun videoya yaklaşımı itibariyle videonun sanatsal alandaki kullanımına yönelik çalışmalar yapılıyor. Daha geleneksel anlamda kısa film ya da belgesel gibi hareketli görüntü üretiminden ziyade sanat galerisine yönelik çalışmalar yapılıyor. Ona yönelik dersler veriliyor ve projeler üretiliyor.

Video art’ın video klip ya da kısa metrajlı filmden farkı nedir?

Öncelikle videonun başka şeylerle etkileşime girip bir ortamın içinde yer alması en temel fark. Video klipler, kısa filmler tek başına var olan ve ortamdan bağımsız olarak mesela festival ve sinemalarda gösterilebilir şeyler. Video sanatı ise, çağdaş sanat alanı içerisinde ya tek başına ya da başka bir medya ile etkileşime göre kurulabiliyor. Ayrıca pek çok video art sanatçısının yaptığı gibi video çalışmasında genelde süreye de farklı bir yaklaşım getirilebiliyor. Seyircinin, bazen çağdaş sanat sergisine geldiği zaman o filmin tamamını izleme şansı olmuyor. Ama filmin bir kısmını izleyerek de o çalışmayla ilgili bir izlenim edinilebiliyor.

Video art’ın şuanki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Gelecek için öngörüleriniz neler?

Çok popüler, moda oldu. Son birkaç yıl içinde herhalde bu artışın bir durulma dönemi olacak. Yine yoğun olarak kullanılmaya devam edecek. Tabii bir de günümüz teknolojisine uygun olmasından kaynaklı olarak, bu kadar olmasa da yine yoğun olarak kullanılmaya devam edecek.

İnsanların video art sanatına ilgisinin artmasının nedeni ne olabilir?

Ortam olarak videonun zamana bağlı olması ve bire bir kaydediliyor olması tercih sebebi. Tabii ki bu durum videonun kendi özelliklerinden kaynaklı. Tüketiciye yönelik herkesin kolayca çözebileceği çok fazla ürün ortaya çıktı. Video kamera uygun fiyatlara alınabiliyor. Ve biraz çabalayarak kullanılabiliyor.

Bu alanda okulda eğitim almanın kişiye ne kadar getirisi var sizce?

Video sanatının alaylısı var mı diye soruyorsanız eğer, genelde başka alanlarda çalışmış olanlar videoyu kullanmaya başlıyorlar. Alaylılık varsa onlardır. Ama ileride de video yapacak kişiler, en azından teknik olarak burada verilen olanakların avantajlarını kullanmış olacaklar. İşin mantığını öğrenmiş olacaklar.

Cem Ersavcı/Öğrenci

Yıldız Fotoğraf ve Video bölümündesin. Aldığın eğitimden yeterince tatmin oluyor musun?

Ben tatmin olmuyorum. Bence iddiasına denk düşen bir yapısı yok bizim bölümün.

Sence iddiası nedir?

Ben video konusunda uzman değilim. Videodan çok fotoğraf çalışıyorum.

Video artın amacı nedir?

Amacı muhtemelen bir sanat üretiminin toplumsallaşması, daha çok insana yayılması. Video da hem üretim hem tüketim olanakları açısından toplumsallaşmaya uygun bir ortam. Sonuçta fotoğrafa yakın.

Okuldan mezun olduğunda neler yapmayı planlıyorsun?

Belgesel çalışıyorum. Belgesel alanında çalışmaya devam etmek istiyorum.

Okullu olmanın avantajlarını yaşıyor musun?

Bize kattığı çok özel bir şey yok. Sadece vaktinizin büyük bir kısmı buna gittiği için bu açıdan bir fayda sağlıyor. Genelde okul insana ‘’ben bu işten anlıyorum,okulunu okudum’’ havasını veriyor ama öyle bir şey yok. Okul daha dışa kapalı bir ortam olduğu için avantajından çok dezavantajı var.

Cep telefonları da artık video çekiyor siz kullanıyor musunuz ya da kullanılmasına sıcak bakıyor musunuz?

Karşı değilim. Bugün dünyada videonun dışında da haber değeri taşıyan bir şey olduğunda herkes en önce haber merkezine ulaşan görüntüler artık cep telefonu ve daha çok insanların inandığı şey bu görüntüler. Profesyonel birinin temiz fotoğraf ya da videosundan çok o görüntüler inandırıcı oluyor.

Okan Cam/Öğrenci

Bilgi, Yıldız Üniversitesi gibi okullardan sonra video-art konusunda çok yol alındı. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Ortaya çıkan işler yeterince tatmin edici mi?

Evet, artık bu alanda bir üretim söz konusu. Fakat yapılan işlerin yeterliliği konusunda emin değilim. Yakın zamanlarda olan festivallerde de beni heyecanlandıran işler göremedim. Bu işlerle uğraşan kafası çalışan, yetenekli insanlar olduğunu biliyorum fakat ortalarda pek de bir şey yok. Belki ben yeterince yakından takip edemiyorum, belki de insanlar yaptıklarını evlerinden veya okullarından dışarı çıkarmıyor.

Okullu olmanın ne gibi avantaj ve dejavantajları var? Sanatsal açıdan özgürlüğünüzün kısıtlandığını hissediyor musunuz?

Sanat üretimi düşünüldüğünde her zaman okulların yeri vardır. Birlikte üretim ve paylaşım ayrıca teknik ekipman desteği açısından düşünüldüğünde birliktelik her zaman faydalı olmuştur. Fakat devlet okulunun yetersiz kaldığı noktalar var. Okul bünyesindeki bölümlere oranla Sanat ve Tasarım Fakültesi’nin yeri çok az, ayrılan bütçe de az. Böylelikle teknik ekipman yetersizliği söz konusu oluyor. Sanat ve Tasarım Fakültesi içerisinde video, fotoğraf ve video programı olarak yer almakta ve bölümün yüzde 70-80 ağırlığı fotoğraf üzerinde yoğunlaşmakta. Böylelikle video bölümü bazı zorluklarla karşılaşıyor.

Fotoğraf ve video programında olmak beraberinde fotograf ile ilgili sorumluluklar getiriyor. İşte bu noktada yani klasik fotoğraf eğitimi sırasında okulun bazı kısıtlamaları oluyor. Yeterince özgür bir biçimde üretim yapılamamakta. Çözüm olarak fotograftan bağımsız fakat bünyesinde fotoğraf eğitimi de bulunduran bağımsız bir video programı olmalı.

Çağdaş bir eğitim sürecinde okulun veya okula dair etmenlerin öğrencilerin sanatsal üretim süreçlerini kısıtlaması veya yönlendirmesi düşünülemez. Fakat ülkemizde bu işler yeni yeni oluşuyor diye düşünüyorum.

Video art, Türkiye’de yeni yeni tanınan bir sanat dalı. Artık iyice içiçe geçen sanat türleri arasında neyin video art olduğunu anlamak nasıl mümkün sizce? Bunun yalnış anlaşılma ihtimaline karşı neler yapmak lazım? Ya da birşeyler yapmak lazım mı?

Gerçekten çağdaş sanat düşünüldüğünde multidisipliner bir yapı var.Bunun bir sıkıntı yaratıp yaratmayacağı konusunda emin değilim. Video-art ın –ya da diğer disiplinlerin- keskin sınırları olması ne kadar doğru tartışılabilir. En nihayetinde kullanılan bir malzeme var. Böylece zaten disiplinler birbirinden ayrılıyor fakat daha genel düşünmek gerekirse asıl olan bir ifade biçimi aramak bu noktada değişik malzemelerle ifadeler olacaktır. Video’yu da bir ifade biçimi olarak düşünmek bence doğru olacaktır.

Cep telefonları da artık video çekiyor siz kullanıyor musunuz ya da kullanılmasına sıcak bakıyor musunuz?

Ne güzel işte herkes video çeksin fotoğraf çeksin. Zaten teknolojinin getirdiği bir üretim biçimi değil mi bu yaptıklarımız? Üretim ne kadar kolay olursa olsun bazı estetik değerlerin unutulmamasını umuyorum. Nasıl yapıldığından ziyade ne yapıldığı daha önemlidir.

Görüntü kalitesine önem vermek başka bir şey. Bazen cep telefonlarındaki görüntü kalitesizliğine ihtiyaç olabilir. O zaman ben de bu tür bir araç kullanmak isterim elbette.

Türkiye’de video art’ın şuandaki durumunu nasıl buluyorsunuz? Gelecekte neler öngörüyorsunuz?

Çevremde gerçekten yüksek bir üretim potansiyeli görüyorum ve gelecekten umutluyum.

Öteki olmanın, böyle nitelendirilmenin, biraz geriden gitmenin sıkıntısını hepimiz yaşıyoruz ama değişen bu dünyada artık sınırlardan biraz daha bağımsız olarak içinde bulunduğumuz bu ortak kültürün bir parçası olmaya başladık ve ilerde de yapacaklarımız bu alan içerisinde olacaktır. Bize ve geleceğimize inanıyorum.

Deniz Oktay/Öğrenci

Bugün video art alanında geldiğimiz noktayı nasıl değerlendiriyorsun? Ortaya çıkan işler yeterince tatmin edici mi?

Aslında bu daha bir başlangıç çünkü yurt dışında oldukça gerilerden gelinen bir süreç sonunda ulaşılan noktaya biz kısa bir süre içinde gelmeye çabalıyoruz. Bir yandan gelişmeleri takip ederken bir yandan da öğreniyoruz. Aslında tatmin edici olup olmadığını kendi içinde değerlendirmek gerekir, Türkiye’den çıkan işler aslında bu kısacık sürede önemli ölçüde ilerlemiştir ve hatta işler yurt dışına da açılmıştır. Genel bir bakışla koca bir pastanın ufak bir dilimiyiz ama azımsanabilecek türden denemez. Çünkü azimle bu pay büyümeye başladı. Ayrıca bu pay kendi içinde de oldukça çeşitli lezzetli bir pay, dilim denebilir. Okulların bu konuda katkısı büyük ve ilerde her şey daha da iyi olacak. Bunun sinyalleri şimdiden belli oluyor.


Bu bölümde okumanın ne gibi ne gibi avantaj ve dejavantajları var? Sanatsal
açıdan özgürlüğünüzün kısıtlandığını hissediyor musunuz?

Avantajı çok diyebilirim. Çünkü destek oluşuyor ve yapmak istediğiniz şeyi daha iyi yapabilmek için okuldasınız zaten. Dezavantajı belki şu olabilir, zaman bazen kişinin kendi için yapacağı işlere yetmiyor. Okula büyük zaman ayırmanız gerek çünkü. Ama ben kısıtlanma ya da dezavantajlığa inanmıyorum çünkü o zaman okumama tercihinde bulunulabilir pekala. Hem sanatsal açıdan yapacağınız çalışmaları kim engelleyebilir ki? Onlar sizin. Olsa olsa zamanınız biraz zorlanabilir. Evet bu oldukça kötü bir durum olabiliyor kimi zaman. Ama bunu bilip ona göre hazırlamak, yaymak gerek işte zamanı.


Dijital platformun genişlemesi, insanların evlerinde kendi sanatlarını kendilerinin yapmasına olanak verdi. Artık isteyen herkes basit bir program kullanarak birer yönetmen olabiliyor. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu gibi işler çoğaldıkça insanları kafalarının karışması ve iyiyi kötüyü ayırd edememeleri gibi riskler var mı?

Öyle bir risk olduğunu düşünmüyorum çünkü iyi isler kadar kötü işler de elbet çıkacaktır ve burada kurunun yanında yaş da yanar denemez. Hatta tam tersi, kötüler olmalı ki iyilerin değeri anlaşılsın. Bir çok iyi fikirli fakat olanağı olmayan beyin var. Onların da bu platformu kullanıp içlerindekileri ortaya çıkarmaları büyük bir fırsat. Hem yaptığından tatmin olan ya da iyi eleştiriler alan zevkle yapılan bir isin ustası, sanatını yapmaya devam eder, tam tersi olarak işlerinde bir tatminsizlik olan biri zaten bir zaman sonra devam etmez. Dediğim gibi pek de önemli değil yani. Önemli olan çok işin içinden iyi işlerin de çıkması. Hem kim bilir belki de bu kadar çok işin içinden bir çok iyi iş çıkar ve hepimiz için olumlu gelişmeler olur. Olumlu bakmak gerek biraz da.

Okuldan mezun olduğunuzda ne gibi işler yapmayı planlıyorsunuz?

Aslında piyasaya yönelik işler olmasını istiyorum. Ben biraz da zevkine ve maddiyatına önem veriyorum işin. Zevk aldığım ve beni maddi olarak da tatmin edebilecek bir şeyler. Ama ne olduğunu tam şu an söyleyemem. Bunun yanında her zaman için hayatımda kişisel projelerim var olacaktır eminim, onlar kişinin kendisini direkt olarak yansıtır ve nefes aldırtır.


Türkiye'de video art'ın şuandaki durumunu nasıl buluyorsunuz? Gelecekte neler öngörüyorsunuz?

Video art şu aralar oldukça popüler bir sanat dalı oldu Türkiye’de. Artık her daldan sanatçının uğraşı haline geldi. Basit bir tabirle, ressamlar örneğin, sadece boyalarla göstermiyorlar sanatlarını artık. Tek önemli olan tekniği doğru (rahatsız etmeyen düzeyde bir teknikle) fikri sağlam işlerin çıkması. Video art’ın genel sanat alanındaki pozisyonu gelecekte hızla tırmanacak. Çünkü ilk başlarda atılan büyük ve başarılı adımlar gelecek için güvenli bir gösterge. Arzu ve hırsın olduğu yeni bir dal çünkü bu.


Ece Ormanlı/Öğrenci

Özel okulların ardından Yıldız Teknik Üniversitesi’nde de video bölümü açıldı. Sen vdeo art’a gösterilen bu ilgiden memnun musun? Yapılan işler seni tatmin ediyor mu?

Bana göre tatmin kişilerin beklentileriyle ilgili göreceli bir kavram. Elbette Türkiye dahilinde yeni bir bakış açısı ve duruş video-art, bu sebeple özellikle devlet üniversitelerinde yeterli ekipman olmadığı ve bizlerin kendi imkanlarımız doğrultusunda bir şeyler ortaya koymaya çalıştığımız bir gerçek. Ancak yine de teknolojiye bağlı doğası nedeniyle gelişime açık bir sanat dalı olarak Türkiye açısından gelecek vaadediyor.


Peki, bu işin eğitimini okulda almanın, yaratıcılığın üzerinde bir kısıtlamaya yol açtığını düşünüyor musun?

Okuyan herkesin bildiği üzere her işin bir not olarak dönen karşılığı vardır. Bu sebeple kişinin istediği kadar verilen konuyu farklı görme biçimi olsa da öğretim görevlilerinin aktardığı sınırlar içerisinde kalmak kuşkusuz mecburidir. Buna tam olarak kısıtlama demek doğru olmaz ancak kısmen bir çerçeveleme sorunumuz var. Yaratıcılık öğrenim aşamasında
sınırlandırılıp geliştirildikçe, kurallar öğrenilip içselleştirildikçe aşılan eşik sonrasında sınırsız, kuralları bilerek yıkan ve tam anlamıyla yaratıcı işler ortaya çıkabiliyor.

Artık iyice iç içe geçen sanat türleri arasında neyin video art olduğunu anlamak nasıl mümkün sizce? Ya da ismini koymanın bir önemi var mı?

Bu soru biraz da evrensel tartışma konusu, neyin sanat olarak değerlendirilebileceği sorusunu beraberinde akla getiriyor. Sanat eseri yaratıcısının elinden çıktıktan sonra ondan ayrık, kendi bütünlüğü içinde değerlendirilebilecek bir kimliğe sahip olur, böylece eğer değerlendirmeyi
yapan kişi eseri sanat (ya da buradaki içeriğe uygun olarak video-art olarak) değerlendiriyorsa buna kim karşı çıkabilir ki? Bence hareketli-görsel içerikli bütün uygulamalarda video-art biraz da olsa işin içine girer ve bunu safçı bir yaklaşımla değerlendirmeye çalışmak etiketlemeye uğraşmakla eşdeğer olur. Sonuç olarak yine sınırlandırmayı getirir. Sanat sınırlandırılmamalıdır.

Cep telefonları da artık video çekiyor siz kullanıyor musunuz ya da kullanılmasına sıcak bakıyor musunuz?
Eğer teknik olarak görüntü kaydedebilecek tek alet elimdeki telefonsa ve aklıma bir fikir gelmiş ya da kaçırmak istemediğim bir enstantaneyle karşı karşıyaysam neden bunu kullanmayayım ki? Deneme tahtası haline gelen dijital hafızalarda sadece en iyi çekimi tutmak için silip yeniden kaydetmek yeterliyken; sırf canım istediği için, oyalanmak adına ya da daha hızlı sonuç almak için telefonla video çekmek bence kabul edilebilirin ötesinde bir fırsat sunuyor. Teknolojiyi yeni alanlarda yeni kapılar açtığı, teknik olarak yaratım sürecini desteklediği ve son aşamada da işin özünü oluşturan fikrin önemini vurguladığı için seviyorum.

CP

Vega müziği hafife mi alıyor?


‘’Bu Sabah Bir Umut Var İçimde’’ isimli şarkılarıyla terk edilen sevgililerin yeni
aşklara yelken açmak yerine eski sevgilinin yolunu gözlemesine neden olan grup Vega, 3.albümleri ‘’Hafif Müzik’’i çıkarttı. Grubun dinleyicilerinin gözü hala giden sevgilide midir, bilinmez ama bundan böyle kulağı yeniden Vega’da olacak.

Son albümün üzerinden üç yıl geçti. Neden bu kadar beklediniz yeni albüm için?

Tuğrul Akyüz: Evet, biraz uzun bir süre ama sebebi biz değiliz. ‘’Tatlı Sert’’ Universal’dan kaynaklı nedenlerle geç çıkınca bu albümün çıkışı da gecikti. Gerçi iki albüm arasındaki çalışmaları düşününce normal bir süre sayılabilir bu.

Yeni albümünüzün hazırlık süreci nasıl geçti?

Deniz Özbey: Önce Tuğrul çalışmaya başladı. Üstüne ben çalışmaya başladım. Bu yaklaşık bir senelik bir süreç. Geçen Ekim ayından itbaren de Serkan Ekinik ile birlikte çalışmaya başladık. Son prodüksiyonunu hep birlikte yaptık.

Serkan Hökenek: 1 sene içinde 12 parça ortaya çıktı.

Tuğrul Akyüz: Aslında bir seneden bile daha kısa sürdü. Arada birkaç ay ara verdiğimiz de oldu.

12 parça yaklaşık 40 parça arasından seçilmiş.

Tuğrul Akyüz: Evet. Gerçi seçilme denemez pek. Diğer parçalar seçilmemiş değil. Zamansızlıktan dolayı albüme girecek şekilde üretemedik onları, bitiremedik.

Serkan Hökenek: En azından kendi yolunu bulup tamamlanan 12 parça oldu. Ama sonuçta hepsi önemli bizim için. Oldukça fazla kullanılmayan materyal var. İleri de onlar da bir şekilde değerlendirilecek mutlaka. Albümde yer almasalar bile, konserlerde dinleyicilerle paylaşılabilir.

‘’Hafif Müzik’’te tüm parçaların söz ve müzikleri size ait.

Deniz Özbey: Sözler ve vokal bana ait. Ama bir parça için ilk başlangıç çok önemli. Ve ilk başlangıçta Tuğrul var. Birkaç parça hariç tüm parçaların kalp atışını Tuğrul sağlıyor.

Parçalarınızın her zaman duygu yoğunluğu çok fazlaydı. Bu albümde de öyle. Bunu nasıl sağlıyorsunuz:?

Deniz Özbey: Tuğrul’un çok radikal bir hayat tarzı var ve bunu gitarına yansıtıyor. Ben de O’nun yaptığı müziği çok iyi hissediyorum. Çok beğeniyorum onun yaptığı besteleri, çok etkileniyorum ve büyük bir hevesle atlıyorum parçaların üstüne. Dolayısıyla sözler de bu şekilde yoğunluk kazanıyor. Müzikal bir yoğunluk aslında bu

Serkan Hökenek: Genelde Tuğrul besteleri yapıyor. Üzerine Deniz ekliyor. Tuğrul alıyor ve yine Deniz’e gidiyor…Sonra Deniz son haline getiriyor sözleri. En son prodüksiyon aşamasına geçiliyor. Herkesin katkıda bulunduğu bir süreç bu.

Bu albümde kimlerle çalıştınız?

Tuğrul Akyüz: İlk defa Vega dışından birisiyle albümün yapımı sırasında çalıştık. O da Serkan Hökenek. ‘’Tatlı Sert’’in remix’lerini üstlendiği sırada keşfettik ve o dönem kafamıza koyduk onunla birlikte çalışmayı. Çok güzel anlaştık. Müzikal zevkimiz de yakın, hatta neredeyse aynı!

Serkan Hökenek Albümün geneli zaten üçümüz tarafından evde yapıldı. En son Çağlar Türkmen maestring’ini yaptı ve bu hale geldi.

Sizi dinleyenlerin en çok sevdiği parça ‘’Bu sabahların Bir Anlamı Olmalı’’ydı. Her yeni albümde bir öncekinden daha iyi olanı yaratma isteği göz önüne alınırsa, sizce yeni albümünüzde bu parçanın yerini alacak bir parça var mı?

Tuğrul Akyüz: Albümden en sevdiğimiz parçayı biz seçemiyoruz. Hepsi çok iyi.Yani o seçim dinleyiciye bağlı olarak oluşacak bir şey. Ayrıca albümün tüm yükünü bir parçanın almasından da hoşlanmıyorum. Öyle tek parçalık albümleri dinlemekten de zevk almıyorum.

Albümün isminde biraz ironi mi var? Neden Hafif Müzik?

Deniz Özbey: İroni ve temenni karışımı bir şey. Kendi adımıza ‘’Umarım, bu albümün çalışması eğlenceli ve sevgi dolu geçer’’ diye dilemiştim. Yani bu bizim zevk aldığımız bir albüm temennisiydi. Öte yandan da ‘’Hafif Müzik’’ bizim için çocukluğumuzdan kalma, şeker, nostaljik bir kavram. Kimse bu müziğin tam olarak ne olduğunu bilmez. Sadece bir gülümsersin. İnsanlar da albümü eline aldıklarında gülümsesinler istedik. Çünkü biz gülümsüyoruz.

Tuğrul Akyüz: Albümün ağır bir albüm olduğuna inanıyoruz. İçerik olarak oldukça dolu. Bu açıdan Hafif Müzik’le arasındaki tezatlık hoşumuza gitti.

Bir Ankara parçanız var. Ankara’da bırakılan bir sevgili mi?

Deniz Özbey: Hayır, İstanbul’da bırakılan bir sevgili! Aslında bırakılan bir sevgili de yok. Hayali bir şey o. Vega olarak bizim İstanbul dışında verdiğimiz ilk konser Ankara konseriydi. Bir ekip olarak bize ayarlanan bir minibüse bindik ve yola çıktık. İstanbul’dan ayrıldığımızda yağmur yağıyordu, Ankara’ya yaklaştıkça bu kara dönüştü. O yolculuğun bende yarattığı duygularla yazılmış bir şarkı o.

Ankara’yla aranız nasıl?

Deniz Özbey: Beni bıraksan nerede olduğumu bulamam ama çok seviyorum Ankara’yı. Çok muntazam bir şehir. İstanbul’a göre daha bir aile yeri gibi değil mi?

Serkan Hökenek Ama biz İstanbul’da yaşamaktan çok memnunuz.

Deniz Özbey: Tamam canım İstanbul’a küfür mü ettik? İstanbul sevgilimse, Ankara karım gibidir!

Albüm kapağında Rober Smith’e de teşekkür etmeyi ihmal etmemişsiniz.

Deniz Özbey: Biz onu akrabadan sayıyoruz. Çocukluk kahramanımız. O bizim ilk bir araya gelişimizdeki ortak noktamız. Ayrı bir yeri olduğu için, duyar mı duymaz mı bilinmez ama, biz uzaktan teşekkür etmek istedik.

Önümüzdeki günlerde neler var?

Deniz Özbey: Konserler olacak. Ben aslında hemen öbür albümün çalışmalarına başlamak istiyorum. Hem malzeme hazır hem de albüm yapılma sürecinin elektriğini çok seviyorum. Bu albümde mix’in bittiği gün hüngür hüngür ağladım. O ana kadar yaşadığım çok özel bir duygunun bittiğini hissettim ve çok üzüldüm.

CP

Ayyuka!

İstanbul, bize hemen her gece bir konser izleme çeşitliliği sunuyor. Müzikse müzik, eğlenceyse eğlence. Ama yok, bunların ötesinde aradığınız samimiyet ve farklılıksa o da var. Ayyuka elemanlarını aldık karşımıza konuştuk. Anladık ki, müzik piyasası oldukça sağlam bir gruba gebe. Şimdi albümlerini bekliyoruz merakla.

Sizce bir grubun ismi o grubu ne kadar ifade eder?

Özgür: Hiç, diyorum ben.

Altan: Çok

Alican: Ben de çok diyorum.

Ayyuka sizi yeterince ifade ediyor mu?

Alican: Müzikteki seslerle uyuyor bence..

Altan: Göğün en yüksek yeri anlamına geliyor. Ayyuk’a yapılan müzik gibi düşün.

Alican: Bir de ne Türkçe, ne İngilizce ne de Japonca. Telafuzu kolay. Bir Amerikalı bile rahatça söyleyebiliyor. Böyle yamulmuyor ağzı.

Altan: Dinar Bandosu diyemiyor ama Ayyuka diyor.

Özgür: Niye? Onlar da Eyyuka diyor:)

Grubun hikayesini dinleyelim.

Özgür: Lise yıllarında Altan’la takılmaya başladık. Ben gitar çalıyordum, Altan bas çalıyordu.

Altan: Özgür bana öğretiyordu. Ben de ona eşlik etmeye çalışıyordum.

Özgür: Ya ben 13 yaşından beri gitar çalıyorumJ Bir gün Altan gelip bana bas çalmak istediğini söyledi. Ben de ona; O zaman alacaksın bir bas çalışacaksın koçum, dedim. J Altan basabilmeye başladıktan sonra da doğaçlamaya başladık. Bayağı eğleniyorduk kendi aramızda.

Neler çalıyordunuz?

Altan: Sevdiğimiz şarkıları çalıyorduk. Sıkıldığımız zaman doğaçlamaya başlıyorduk ama doğaçlama ne bilmiyorduk.

Sonra?

Özgür: Sonra insanlar dinledi. ‘’Vay, bu çocuklar iyi takılıyorlar’’ dedilerJ O zaman grup değildik. Ama davulun eksikliği vardı. Şöyle kafamıza göre bir davulcu bulsak muhabbeti yapıyorduk.

Altan: Bas ve gitar olarak yıllarca çaldık. Sonra 2. gitaristimiz Ahmet geldi. Baktık onda da iş var; Özgür onu da eğitmeye başladı:)

Alican: Biz de Altan’la Eskişehir’de sürekli stüdyoya kapanıp bas-davul çalıyoruz. Ahmet ve Özgür gelince daha bir güzel oluyor. Biz böyle bir kaynaştık. İlk başta bir grup olduğumuzun bile farkında değildik.

Özgür: Beraber barlarda çalmak üzere cover’lar yapmaya başladık. Ama seçmece cover’lardı. Kabul ederlerse olur, olmazsa olmaz gibi bir tavrımız vardı.

Ve Ayyuka kuruldu.

Özgür: Gibi.

Alican: İlk konserimize çıktığımızda bile Ayyuka ismi yoktu. İstanbul’a döndükten sonra ev arkadaşım Ayyuka olsun dedi. Bizim de hoşumuza gitti.

Uzun zamandır bir aradasınız. Tahminen kaç konsere çıktınız ve nerelerde çaldınız?

Alican: Herhalde 30’u geçmiştir. En belirginleri Bodrum, Bursa, Eskişehir, Fethiye. İstanbul’da Sonic Youth ve Jonathan Ricthman konserlerinde çaldık.

Konserlerde cover mı yoksa kendi parçalarınızı mı çalıyorsunuz? Ağırlık hangisinde?

Alican: Kendi parçalarımız ağırlıkta oluyor. Seçtiğimiz cover’ların da gerçeğiyle pek bir alakası yok zaten, bizim parçalarımız gibi oluyor.

Çaldığınız mekanlarda, mekan sahiplerinin beklentisi ve ya müdahelesi oluyor mu?

Alican: İlk başta kimse kolaylık göstermiyor. Ama dinledikten sonra şaşırıyorlar ve çok seviyorlar.

Altan: Müdahale değil ama rica edebiliyorlar. Onlar, insanların bildikleri şarkılara eşlik ederek daha çok eğleneceklerini düşündükleri için böyle isteklerde bulunuyorlar. Sen de o yüzden bu soruyu soruyorsun zaten.

Evet.

Altan: Ama bu bizim yapabileceğimiz bir şey değil. En son Eskişehir konserimizde her zaman çaldığımız gibi çaldık. İnsanlar şarkıları bilmemelerine rağmen eğlendiler. Çok güzel bir konser geçti.

Özgür: Oynadılar:) Bizim şarkıların genelinde 9/8’lik ritmi olan parçalar var. Gayet oyun havası iki tane bestemiz var.

Altan: Evet, bazen gayet gazinoya bağlıyoruz. Düğün salonu havasında geçen konserler oluyor. Çok fazla tecrübemiz olmamasına rağmen insanlarla iç içe bir şey yapmaya çalışıyoruz. Asla kendi modunda şarkılarını çalan bir grup olmak istemiyoruz.

Baba Zula’dan oryantal dub terimini öğrendik. Sizden de pisikedelik oryantal rock.

Özgür: O bizim lafımız değil. Çok fazla türe takılmayan insanlarız. Pisikedelik denilen olay, hiçbir zaman amaçladığımız bir şey olmadı ama…

Altan: Dışardan söylenene kadar ben pisikedelik bir şey yaptığımızı hiç düşünmemiştim.

Alican: En dibinde rock grubu yani.

Özgür: Evet, etkilendiğimiz müzikleri kendimizce bir potada eriten rock grubuyuz.

Albüm ne zaman çıkacak? Şu an için ne kadar öncelikli?

Özgür: En öncelikli.

Alican: Albümün demolarını kaydettik. Bir iki şirketle görüşeceğiz. Büyük bir ihtimalle biriyle anlaşırız. Her şey aslında çok fazla hazır. Albümü hucum çalıp kaydedeceğiz. En erken nisanı bulur.

Albümde özellikle birlikte çalmak istediğiniz isimler var mı? Şu sıralar müzisyenler birlikte parçalara imza atarak birbirlerine destek oluyorlar.

Altan: Bugüne kadar bize en çok destek veren grup Replikas oldu. Athena elemanları da severler bizi. Ama birlikte çalışmak fikri şuan yok.

Özgür: Uygun bir şarkı olursa olabilir.

Alican: Şu anki şarkıların formu çok oturmuş bir halde. Bunların içine artı girecek bir insan yok. Çaça adlı parçamızın içinde grup vokal var. Belki orada ‘’Hopa hep beraber’’ gibi bir moda girebiliriz.

Battle Of Bands yarışmasında 3. lüğünüz var. Dereceye girmenin bir getirisi oldu mu size?

Alican: Biz o yarışmaya daha çok konser verme şansı olarak baktık. Orada birkaç insanın beğenisine bir şeyler sunuyorsun. Birinci ya da onuncu olmanın yapacağın müziği etkileyeceğine inanmıyorum.

Özgür: Sonra Roxy’ye başvurduk ve kabul edilmedik. Ama bu bizim müziğimizde bir değişikliğe yol açmadı. Demek ki yarışmaların bize bir katkısı yok:) (Ayyuka, daha önce BOB yarışmasında derece aldığı için Roxy’ye kabul edilmiyor.)

Deja-vu, Duman, Çilekeş, Mor ve Ötesi…Hepsi şarkılarında örtülü ve ya açık politik mesajlar veriyor. Sizin parçalarınızda politikanın yeri var mı?

Özgür:Ben müzikle dünyanın değiştirilebileceğine inanmak isterdim. Böyle bir şey olsaydı keşke ama inanmıyorum. İnanan varsa eyvallah… Bir çok grup geldi geçti. Çok gaza geldiler ama şimdi şirket yöneticisi falan oldular :)

Altan: Müzikle hiçbir şey değişmedi değil. Olumlu kazanımlar da oldu ama bunu başaranlar bir şeyleri samimiyetle anlattıkları zaman başardılar.

Bazı gruplar demosunu internetten yayınlıyor. Bir çok grubun da korsana karşı çok sert söylemleri var. İnternet üzerinden müzik paylaşımına sizin bakışınız nedir? Siz albüm indiriyor musunuz?

Özgür: Bolca! En son ne zaman albüm aldığımı hatırlamıyorum.

Altan: Hiçbir tavrımız yok.

Alican: Korsana karşı bir tavrın varsa çözümün de olmalı. ‘’Korsana hayır!’’ demek yetmez. Sen albümünü öyle bir çıkartırsın ki insanlar orjinalini almak ister. Şuan çoğu insanın albümüne koyacak bir fikri bile yok. Satmayınca da korsana mal ediyorlar.

Peki, son olarak roportör siz olsaydınız birbirinize ne sormak isterdiniz?

Altan: Bence sen tembellik yapıp soru hazırlamamışsın:)

Bu kadar soru sordum, insaf:)

Altan: Ama sevdiğimiz grupları sormadın. Ben Alican’a sevdiği grupları sorardım, çünkü en sevdiği şey sevdiği grupları saymaktır:)

Özgür, sen Altan’a ne sorardın?

Özgür: Niye evlendin? Rock’çı adam evlenir mi diye sorardım.