CP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
CP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Eylül 21, 2006

Avustralya yerlilerinin oyuncağı: Bumerang

Yeni kıtanın en eski sahipleri, büyük ihtimalle bu bumerang denen döner aleti, boş vakitlerini daha eğlenceli geçirmek için icat etmediler. Ama günümüzde ismi kadar komik olan bumerang, frizbi atmak ya da uçurtma uçurmak gibi keyif veren bir oyun. Elbette, artık insaoğlu elinde sopayla bizon kovalama devrini geride bırakalı çok oldu. Kuş avlamak içinse bu topraklarda uzun zamandır sapan kullanılıyor. Hatta yazımızın başında bu sapan ve bumerang arasındaki benzerliğe değinebiliriz.

Avustralya yerlileri, büyük ihtimalle sapana bir lastik bağlayıp ucuna da taş yerleştirerek kuşa nişan almayı gereksiz görmüşler. Bunun yerine sapanı biraz daha düzgün yaparak direk kuşun kafasına atmayı uygun bulmuşlar. Bu cümleler size bir şey ifade etmediyse, daha açık yazalım: Bu eğlence aleti sandığımız şeyin atıldığında geri dönenleri kuş avlamak için kullanılmış. Bu demek oluyor ki atıldığında geri dönmeyenleri de var. Aynen öyle; atıldığında geri dönmeyen bumeranglar ise daha iri cüsseli hayvanları avlamak ve komşu kabilelerle savaşmak amacıyla kullanılmış.

Eğer bugüne kadar, plajda şortlarıyla birbirlerine bumerang atıp eğlenen Aborjinler hayal ettiyseniz, biraz durun ve gerçeklere dönün. Bumerang bir savaş ve avlanma aletidir. Dınını nııınnnn! Ama bumerangın çıkışı üzerine çeşitli başka rivayetler de var. Mesela bunlardan en yaygını yine Avustralya yerlilerinin kanguruların kafasını karıştırmak için bu aleti icat ettiği yönünde. Öte yandan bumerangların kolye, küpe gibi aslında hayatta hiçbir işe yaramadığına ve yerlilerin birbirlerine sevgi gösterilerinde bulunmak amacıyla yaptığı bir hediyelik eşya olduğuna da inanılıyor. Bu inancın altında yatan etmeninse, Avustralya’da yaşayan insanların ülkelerini ziyaret ettiklerinde eşine dostuna bumerang hediye etmesi ihtimaller dahilinde.

Avcılık ve toplayıcılık dürtülerimizi bir yana bırakırsak, spor yapmaktan hoşlanmayan ama enerjisini bir şekilde hoplayıp zıplayarak dışa vurmak isteyenler için şifa otu gibi bir oyuncak bumerang. Hatta günümüzde öyle bir çılgınlık boyutuna geldi ki birçok ülkede bumerang yarışmaları düzenleniyor, federasyonlar kuruluyor ve ilk çıkışında basit bir tahtadan yapılırken artık Superman, Asteriks, Oburiks veya Mickey Mouse’lusu yapılıyor. Yetmiyor, karikatürlere malzeme oluyor! Bunun en güzel örneğini ülkemizden Selçuk Erdem, köpeğine geri getirmesi için bumerang atan bir sahibi çizdiği karikatürüyle gösteriyor.

Eğer eskiden beri bumeranglara ilginiz varsa ya da bu yazı vesilesiyle merakınız uyandıysa size birkaç ipucu vermenin zamanı gelmiş demektir. Öncelikle her bumerangın atınca geri geldiği sabit fikrini bir kenara bırakın. Bu, bumerangın kendisiyle ilgili olduğu kadar sizin atış kabiliyetinizle de ilgili. İlk atışınızda bumerangınız geri gelecek diye bir kaide yok. Ama bu sizde yılgınlığa neden olmasın. İlk ihtiyacınız olan şey iyi hava şartları; yağmur, çamur, fırtına, kar gibi hava şartlarında bumerang atmayı kafaya koyduysanız şansınız epey azalır. En iyisi açık ama hafif rüzgarlı bir günü tercih etmeniz. Şiddetli ve ani gelen bir rüzgar bumerangınızı alıp bilinmeyen diyarlara sürükleyebilir.

Atış yapacağınız alan ise, bumerang menzilinin en az iki, üç kat büyüklüğünde olmalı. Yani geniş bir yeşil alan, park veya plaj bunun için uygun olabilir. Bumerang atışı yapacağınız zaman etrafta insan olmamasına da özen göstermelisiniz. Unutmayın, bumerang hem sizin atış kuvvetinizle hız kazanıyor; hem de kağıttan değil, tahtadan yapılıyor. Yani birisinin kafasına geldiğinde, o kişinin kafasının yarılma riski bir yana, oyuncağınız size geri dönmeyebilir.

İyi bir atış için, bumerangınızı düz yüzeyi dışarı, bombeli yüzeyi size bakacak şekilde tutmalısınız. Tutarken baş ve işaret parmaklarınızı kullanmanız yeterli; beş parmağınızla bumerangı sıkı sıkı kavramanın bir anlamı yok. Doğru tutuş tekniğini öğrendikten sonra, rüzgarı tam karşınıza alın ve bumerangınızı sağlaksanız sağa, solaksanız sola doğru atın. Bumerangınız size doğru geliyorsa, heyecanlanmadan ve zafer sarhoşluğuna kapılmadan iki elinizle kavrayarak tutun. Buna standart yakalama stili de deniyor. İşi iyice öğrendikten sonra çeşitli artislikler yaparak bumerangınızı tek elinizle de yakalayabilirsiniz. Eğer attığınız bumerang size doğru gelmiyorsa, bir yerde yanlış yaptınız demektir ki bu da başlangıç için oldukça normal. Pes etmeyin ve deneye yanıla öğrenmeye devam edin.

Eğer sevgilinizden ayrıldıysanız, bumerang atarak ayrılık acısını hafifletebilirsiniz. Bu tavsiyemize çok da kulak asmayın, çünkü “Şu ruhsuz tahta bile attığımda geri geliyor, sevgilim bana dönmüyor.” diye düşünüp daha depresif de olabilirsiniz. Ama iyimser bir insansanız “Ne kadar sadık bir oyuncağım var” diyerek sevinebilirsiniz. Fazla kilolarınız varsa ve spor yapmaktan hoşlanmıyorsanız bumerang peşinde koşarak forma girebilirsiniz. Ya da sevdiğiniz birine hediye olarak verebilirsiniz. Gördüğünüz gibi, bumerang atalarımızın binlerce yıl önce bize armağan ettiği, her derde deva bir oyuncak. Yaşasın bumerang!

Video Art gidişat nasıl?

CP Dergisi'nde yayınlanan video art konulu söyleşiler, buyrun...

Öğr. Gör. Muammer Bozkurt
Bir çok okulda video art bölümleri açılmaya başlandı. Gidişat nasıl, siz ortaya çıkan ürünlerden memnun musunuz?

Burası bölüm olarak sadece devlet üniversitelerinde yeni. Yeniliği şu anlamda olabilir; burası Güzel Sanatlar Fakültesi içinde yer alan bir bölüm değil. Tersine Güzel Sanatlar’ın dışında, Sanat ve Tasarım Fakültesi formatında açılmış bir program. Yani sanat bölümüne bağlı bir program. Sanat fakültesinin vizyonu interdisiplinel bir alanda sanat üretmektir. Burada fotoğraf ve video temelli çalışma üretmek isteyen öğrencilere çalışma olanağı sunuluyor.

Sizce Güzel Sanatlar Fakültesi’’ne bağlı bir bölüm mü olmalıydı?

Hayır, hiç alakası yok. Ben de güzel sanatlar fakültesi mezunuyum ama artık başındaki ‘’güzel’’ sıfatının kaldırılması lazım. Yıldız Sanat Tasarımı bu anlamda iyi bir örnek.

Peki bu alanda bölümün yaşadığı sorunlar var mı?

Fotoğraf-video programının kendi içinde sorunları var. Ben burada video alanında öğrencilere yardımcı olmaya çalışıyorum. O da şu anlamda, videoyu bir sanatsal üretim aracı olarak kullanabilmek için diğer sanat dallarını da içine alan bir çalışma içinde olmaları gerekiyor. Fotoğraf, video, resim, heykel ve diğer kuramsal alanlardan bir arada yararlanmak gerekir. Yoksa amaç video ya da fotoğraf teknikeri yetiştirmek değil.

Bu programa öğrenciler nasıl giriyorlar? Özel yetenek sınavıyla mı?

Bu bölüme başvurmak için ÖSS’de en az 190 puan almak gerekiyor. Daha sonra yeterlilik sınavına alıyoruz. Önceki yıllarda genel kültür mülakatı yapıyorduk, bu kaldırıldı. Şimdi çizim sınavı yapılıyor ve çizim sınavını bir jüri değerlendiriyor. Bölüme 15 kişi alıyoruz.

Video ve fotoğraf alanları neden birleştirildi?

Orasını ben de anlamış değilim. Geldiğimde kurulmuştu. Bunun dünyadaki örnekleri daha çok medya başlığı altında ele alınıyor. Ve bu başlık altında tüm video, fotoğraf, sinemanın belli teknikleri ve kuramsal dersler verilmekte. Ama doğrusunun bu derslerin ‘’medya art’’ başlığı altında verilmesi gerektiği olduğunu düşünüyorum. Bu fakültenin geleceğinde de böyle bir bölüm gelişebilir.

Ülkemizde video art’ın gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Video art misyonunu tamamladı. Teknik olarak 1960’lı yılların başından 1980’li yıllara kadar olan bir dönemi temsil ediyor. Artık bunun adını değiştirmek ve ‘’media art’’ başlığı altında irdelemek gerekiyor. Bugün geleneksel ortamdan dijital internet ortamına giden, multimedyayı içine alan çoklu bir ortama gidildiğini görüyoruz. Gelecek de teknolojiye bağımlı olduğu için ve teknoloji de değişken olduğu için bir şey söylemek çok güç.

*Mummer Bozkurt’un Video Sanatı isimli kitabı Bileşim Yayınları tarafından yayınlandı.

Metin Çavuş/Asistan

Yıldız Teknik Üniversitesi’nde de video art’la ilgili bölüm açıldı. Bu alanda nasıl çalışmalar yapıyorsunuz?

Aslında burada açılan bölümün adı video art değil. Aslında Fotoğraf ve Video bölümü açılırken de video’nun nasıl yer alacağı pek düşünülmemiş sanırım. Ya da farklı düşünülmüş diyelim. Fakat şu andaki haliyle ağırlıklı olarak fotoğraf, yanında da videonun olduğu bir bölüm. Buradaki akademik kadronun videoya yaklaşımı itibariyle videonun sanatsal alandaki kullanımına yönelik çalışmalar yapılıyor. Daha geleneksel anlamda kısa film ya da belgesel gibi hareketli görüntü üretiminden ziyade sanat galerisine yönelik çalışmalar yapılıyor. Ona yönelik dersler veriliyor ve projeler üretiliyor.

Video art’ın video klip ya da kısa metrajlı filmden farkı nedir?

Öncelikle videonun başka şeylerle etkileşime girip bir ortamın içinde yer alması en temel fark. Video klipler, kısa filmler tek başına var olan ve ortamdan bağımsız olarak mesela festival ve sinemalarda gösterilebilir şeyler. Video sanatı ise, çağdaş sanat alanı içerisinde ya tek başına ya da başka bir medya ile etkileşime göre kurulabiliyor. Ayrıca pek çok video art sanatçısının yaptığı gibi video çalışmasında genelde süreye de farklı bir yaklaşım getirilebiliyor. Seyircinin, bazen çağdaş sanat sergisine geldiği zaman o filmin tamamını izleme şansı olmuyor. Ama filmin bir kısmını izleyerek de o çalışmayla ilgili bir izlenim edinilebiliyor.

Video art’ın şuanki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Gelecek için öngörüleriniz neler?

Çok popüler, moda oldu. Son birkaç yıl içinde herhalde bu artışın bir durulma dönemi olacak. Yine yoğun olarak kullanılmaya devam edecek. Tabii bir de günümüz teknolojisine uygun olmasından kaynaklı olarak, bu kadar olmasa da yine yoğun olarak kullanılmaya devam edecek.

İnsanların video art sanatına ilgisinin artmasının nedeni ne olabilir?

Ortam olarak videonun zamana bağlı olması ve bire bir kaydediliyor olması tercih sebebi. Tabii ki bu durum videonun kendi özelliklerinden kaynaklı. Tüketiciye yönelik herkesin kolayca çözebileceği çok fazla ürün ortaya çıktı. Video kamera uygun fiyatlara alınabiliyor. Ve biraz çabalayarak kullanılabiliyor.

Bu alanda okulda eğitim almanın kişiye ne kadar getirisi var sizce?

Video sanatının alaylısı var mı diye soruyorsanız eğer, genelde başka alanlarda çalışmış olanlar videoyu kullanmaya başlıyorlar. Alaylılık varsa onlardır. Ama ileride de video yapacak kişiler, en azından teknik olarak burada verilen olanakların avantajlarını kullanmış olacaklar. İşin mantığını öğrenmiş olacaklar.

Cem Ersavcı/Öğrenci

Yıldız Fotoğraf ve Video bölümündesin. Aldığın eğitimden yeterince tatmin oluyor musun?

Ben tatmin olmuyorum. Bence iddiasına denk düşen bir yapısı yok bizim bölümün.

Sence iddiası nedir?

Ben video konusunda uzman değilim. Videodan çok fotoğraf çalışıyorum.

Video artın amacı nedir?

Amacı muhtemelen bir sanat üretiminin toplumsallaşması, daha çok insana yayılması. Video da hem üretim hem tüketim olanakları açısından toplumsallaşmaya uygun bir ortam. Sonuçta fotoğrafa yakın.

Okuldan mezun olduğunda neler yapmayı planlıyorsun?

Belgesel çalışıyorum. Belgesel alanında çalışmaya devam etmek istiyorum.

Okullu olmanın avantajlarını yaşıyor musun?

Bize kattığı çok özel bir şey yok. Sadece vaktinizin büyük bir kısmı buna gittiği için bu açıdan bir fayda sağlıyor. Genelde okul insana ‘’ben bu işten anlıyorum,okulunu okudum’’ havasını veriyor ama öyle bir şey yok. Okul daha dışa kapalı bir ortam olduğu için avantajından çok dezavantajı var.

Cep telefonları da artık video çekiyor siz kullanıyor musunuz ya da kullanılmasına sıcak bakıyor musunuz?

Karşı değilim. Bugün dünyada videonun dışında da haber değeri taşıyan bir şey olduğunda herkes en önce haber merkezine ulaşan görüntüler artık cep telefonu ve daha çok insanların inandığı şey bu görüntüler. Profesyonel birinin temiz fotoğraf ya da videosundan çok o görüntüler inandırıcı oluyor.

Okan Cam/Öğrenci

Bilgi, Yıldız Üniversitesi gibi okullardan sonra video-art konusunda çok yol alındı. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Ortaya çıkan işler yeterince tatmin edici mi?

Evet, artık bu alanda bir üretim söz konusu. Fakat yapılan işlerin yeterliliği konusunda emin değilim. Yakın zamanlarda olan festivallerde de beni heyecanlandıran işler göremedim. Bu işlerle uğraşan kafası çalışan, yetenekli insanlar olduğunu biliyorum fakat ortalarda pek de bir şey yok. Belki ben yeterince yakından takip edemiyorum, belki de insanlar yaptıklarını evlerinden veya okullarından dışarı çıkarmıyor.

Okullu olmanın ne gibi avantaj ve dejavantajları var? Sanatsal açıdan özgürlüğünüzün kısıtlandığını hissediyor musunuz?

Sanat üretimi düşünüldüğünde her zaman okulların yeri vardır. Birlikte üretim ve paylaşım ayrıca teknik ekipman desteği açısından düşünüldüğünde birliktelik her zaman faydalı olmuştur. Fakat devlet okulunun yetersiz kaldığı noktalar var. Okul bünyesindeki bölümlere oranla Sanat ve Tasarım Fakültesi’nin yeri çok az, ayrılan bütçe de az. Böylelikle teknik ekipman yetersizliği söz konusu oluyor. Sanat ve Tasarım Fakültesi içerisinde video, fotoğraf ve video programı olarak yer almakta ve bölümün yüzde 70-80 ağırlığı fotoğraf üzerinde yoğunlaşmakta. Böylelikle video bölümü bazı zorluklarla karşılaşıyor.

Fotoğraf ve video programında olmak beraberinde fotograf ile ilgili sorumluluklar getiriyor. İşte bu noktada yani klasik fotoğraf eğitimi sırasında okulun bazı kısıtlamaları oluyor. Yeterince özgür bir biçimde üretim yapılamamakta. Çözüm olarak fotograftan bağımsız fakat bünyesinde fotoğraf eğitimi de bulunduran bağımsız bir video programı olmalı.

Çağdaş bir eğitim sürecinde okulun veya okula dair etmenlerin öğrencilerin sanatsal üretim süreçlerini kısıtlaması veya yönlendirmesi düşünülemez. Fakat ülkemizde bu işler yeni yeni oluşuyor diye düşünüyorum.

Video art, Türkiye’de yeni yeni tanınan bir sanat dalı. Artık iyice içiçe geçen sanat türleri arasında neyin video art olduğunu anlamak nasıl mümkün sizce? Bunun yalnış anlaşılma ihtimaline karşı neler yapmak lazım? Ya da birşeyler yapmak lazım mı?

Gerçekten çağdaş sanat düşünüldüğünde multidisipliner bir yapı var.Bunun bir sıkıntı yaratıp yaratmayacağı konusunda emin değilim. Video-art ın –ya da diğer disiplinlerin- keskin sınırları olması ne kadar doğru tartışılabilir. En nihayetinde kullanılan bir malzeme var. Böylece zaten disiplinler birbirinden ayrılıyor fakat daha genel düşünmek gerekirse asıl olan bir ifade biçimi aramak bu noktada değişik malzemelerle ifadeler olacaktır. Video’yu da bir ifade biçimi olarak düşünmek bence doğru olacaktır.

Cep telefonları da artık video çekiyor siz kullanıyor musunuz ya da kullanılmasına sıcak bakıyor musunuz?

Ne güzel işte herkes video çeksin fotoğraf çeksin. Zaten teknolojinin getirdiği bir üretim biçimi değil mi bu yaptıklarımız? Üretim ne kadar kolay olursa olsun bazı estetik değerlerin unutulmamasını umuyorum. Nasıl yapıldığından ziyade ne yapıldığı daha önemlidir.

Görüntü kalitesine önem vermek başka bir şey. Bazen cep telefonlarındaki görüntü kalitesizliğine ihtiyaç olabilir. O zaman ben de bu tür bir araç kullanmak isterim elbette.

Türkiye’de video art’ın şuandaki durumunu nasıl buluyorsunuz? Gelecekte neler öngörüyorsunuz?

Çevremde gerçekten yüksek bir üretim potansiyeli görüyorum ve gelecekten umutluyum.

Öteki olmanın, böyle nitelendirilmenin, biraz geriden gitmenin sıkıntısını hepimiz yaşıyoruz ama değişen bu dünyada artık sınırlardan biraz daha bağımsız olarak içinde bulunduğumuz bu ortak kültürün bir parçası olmaya başladık ve ilerde de yapacaklarımız bu alan içerisinde olacaktır. Bize ve geleceğimize inanıyorum.

Deniz Oktay/Öğrenci

Bugün video art alanında geldiğimiz noktayı nasıl değerlendiriyorsun? Ortaya çıkan işler yeterince tatmin edici mi?

Aslında bu daha bir başlangıç çünkü yurt dışında oldukça gerilerden gelinen bir süreç sonunda ulaşılan noktaya biz kısa bir süre içinde gelmeye çabalıyoruz. Bir yandan gelişmeleri takip ederken bir yandan da öğreniyoruz. Aslında tatmin edici olup olmadığını kendi içinde değerlendirmek gerekir, Türkiye’den çıkan işler aslında bu kısacık sürede önemli ölçüde ilerlemiştir ve hatta işler yurt dışına da açılmıştır. Genel bir bakışla koca bir pastanın ufak bir dilimiyiz ama azımsanabilecek türden denemez. Çünkü azimle bu pay büyümeye başladı. Ayrıca bu pay kendi içinde de oldukça çeşitli lezzetli bir pay, dilim denebilir. Okulların bu konuda katkısı büyük ve ilerde her şey daha da iyi olacak. Bunun sinyalleri şimdiden belli oluyor.


Bu bölümde okumanın ne gibi ne gibi avantaj ve dejavantajları var? Sanatsal
açıdan özgürlüğünüzün kısıtlandığını hissediyor musunuz?

Avantajı çok diyebilirim. Çünkü destek oluşuyor ve yapmak istediğiniz şeyi daha iyi yapabilmek için okuldasınız zaten. Dezavantajı belki şu olabilir, zaman bazen kişinin kendi için yapacağı işlere yetmiyor. Okula büyük zaman ayırmanız gerek çünkü. Ama ben kısıtlanma ya da dezavantajlığa inanmıyorum çünkü o zaman okumama tercihinde bulunulabilir pekala. Hem sanatsal açıdan yapacağınız çalışmaları kim engelleyebilir ki? Onlar sizin. Olsa olsa zamanınız biraz zorlanabilir. Evet bu oldukça kötü bir durum olabiliyor kimi zaman. Ama bunu bilip ona göre hazırlamak, yaymak gerek işte zamanı.


Dijital platformun genişlemesi, insanların evlerinde kendi sanatlarını kendilerinin yapmasına olanak verdi. Artık isteyen herkes basit bir program kullanarak birer yönetmen olabiliyor. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu gibi işler çoğaldıkça insanları kafalarının karışması ve iyiyi kötüyü ayırd edememeleri gibi riskler var mı?

Öyle bir risk olduğunu düşünmüyorum çünkü iyi isler kadar kötü işler de elbet çıkacaktır ve burada kurunun yanında yaş da yanar denemez. Hatta tam tersi, kötüler olmalı ki iyilerin değeri anlaşılsın. Bir çok iyi fikirli fakat olanağı olmayan beyin var. Onların da bu platformu kullanıp içlerindekileri ortaya çıkarmaları büyük bir fırsat. Hem yaptığından tatmin olan ya da iyi eleştiriler alan zevkle yapılan bir isin ustası, sanatını yapmaya devam eder, tam tersi olarak işlerinde bir tatminsizlik olan biri zaten bir zaman sonra devam etmez. Dediğim gibi pek de önemli değil yani. Önemli olan çok işin içinden iyi işlerin de çıkması. Hem kim bilir belki de bu kadar çok işin içinden bir çok iyi iş çıkar ve hepimiz için olumlu gelişmeler olur. Olumlu bakmak gerek biraz da.

Okuldan mezun olduğunuzda ne gibi işler yapmayı planlıyorsunuz?

Aslında piyasaya yönelik işler olmasını istiyorum. Ben biraz da zevkine ve maddiyatına önem veriyorum işin. Zevk aldığım ve beni maddi olarak da tatmin edebilecek bir şeyler. Ama ne olduğunu tam şu an söyleyemem. Bunun yanında her zaman için hayatımda kişisel projelerim var olacaktır eminim, onlar kişinin kendisini direkt olarak yansıtır ve nefes aldırtır.


Türkiye'de video art'ın şuandaki durumunu nasıl buluyorsunuz? Gelecekte neler öngörüyorsunuz?

Video art şu aralar oldukça popüler bir sanat dalı oldu Türkiye’de. Artık her daldan sanatçının uğraşı haline geldi. Basit bir tabirle, ressamlar örneğin, sadece boyalarla göstermiyorlar sanatlarını artık. Tek önemli olan tekniği doğru (rahatsız etmeyen düzeyde bir teknikle) fikri sağlam işlerin çıkması. Video art’ın genel sanat alanındaki pozisyonu gelecekte hızla tırmanacak. Çünkü ilk başlarda atılan büyük ve başarılı adımlar gelecek için güvenli bir gösterge. Arzu ve hırsın olduğu yeni bir dal çünkü bu.


Ece Ormanlı/Öğrenci

Özel okulların ardından Yıldız Teknik Üniversitesi’nde de video bölümü açıldı. Sen vdeo art’a gösterilen bu ilgiden memnun musun? Yapılan işler seni tatmin ediyor mu?

Bana göre tatmin kişilerin beklentileriyle ilgili göreceli bir kavram. Elbette Türkiye dahilinde yeni bir bakış açısı ve duruş video-art, bu sebeple özellikle devlet üniversitelerinde yeterli ekipman olmadığı ve bizlerin kendi imkanlarımız doğrultusunda bir şeyler ortaya koymaya çalıştığımız bir gerçek. Ancak yine de teknolojiye bağlı doğası nedeniyle gelişime açık bir sanat dalı olarak Türkiye açısından gelecek vaadediyor.


Peki, bu işin eğitimini okulda almanın, yaratıcılığın üzerinde bir kısıtlamaya yol açtığını düşünüyor musun?

Okuyan herkesin bildiği üzere her işin bir not olarak dönen karşılığı vardır. Bu sebeple kişinin istediği kadar verilen konuyu farklı görme biçimi olsa da öğretim görevlilerinin aktardığı sınırlar içerisinde kalmak kuşkusuz mecburidir. Buna tam olarak kısıtlama demek doğru olmaz ancak kısmen bir çerçeveleme sorunumuz var. Yaratıcılık öğrenim aşamasında
sınırlandırılıp geliştirildikçe, kurallar öğrenilip içselleştirildikçe aşılan eşik sonrasında sınırsız, kuralları bilerek yıkan ve tam anlamıyla yaratıcı işler ortaya çıkabiliyor.

Artık iyice iç içe geçen sanat türleri arasında neyin video art olduğunu anlamak nasıl mümkün sizce? Ya da ismini koymanın bir önemi var mı?

Bu soru biraz da evrensel tartışma konusu, neyin sanat olarak değerlendirilebileceği sorusunu beraberinde akla getiriyor. Sanat eseri yaratıcısının elinden çıktıktan sonra ondan ayrık, kendi bütünlüğü içinde değerlendirilebilecek bir kimliğe sahip olur, böylece eğer değerlendirmeyi
yapan kişi eseri sanat (ya da buradaki içeriğe uygun olarak video-art olarak) değerlendiriyorsa buna kim karşı çıkabilir ki? Bence hareketli-görsel içerikli bütün uygulamalarda video-art biraz da olsa işin içine girer ve bunu safçı bir yaklaşımla değerlendirmeye çalışmak etiketlemeye uğraşmakla eşdeğer olur. Sonuç olarak yine sınırlandırmayı getirir. Sanat sınırlandırılmamalıdır.

Cep telefonları da artık video çekiyor siz kullanıyor musunuz ya da kullanılmasına sıcak bakıyor musunuz?
Eğer teknik olarak görüntü kaydedebilecek tek alet elimdeki telefonsa ve aklıma bir fikir gelmiş ya da kaçırmak istemediğim bir enstantaneyle karşı karşıyaysam neden bunu kullanmayayım ki? Deneme tahtası haline gelen dijital hafızalarda sadece en iyi çekimi tutmak için silip yeniden kaydetmek yeterliyken; sırf canım istediği için, oyalanmak adına ya da daha hızlı sonuç almak için telefonla video çekmek bence kabul edilebilirin ötesinde bir fırsat sunuyor. Teknolojiyi yeni alanlarda yeni kapılar açtığı, teknik olarak yaratım sürecini desteklediği ve son aşamada da işin özünü oluşturan fikrin önemini vurguladığı için seviyorum.

CP

Hayvan kullanmıyoruz; Size palyaço verelim?




Yaşlıların yeniden genç olduğu, bebeklerin yaşlandığı, kralların palyaço, palyaçoların her şey olduğu fantastik bir dünya düşünün. Her yerde kahkahaların patlatıldığı, büyü ve eğlencenin etrafa saçıldığı tersine dönmüş bir dünya burası. Her şeyin mümkün olabileceği, olmaz denilenin “olunur” kılındığı sihirli bir alem! Adını ne koyardınız? Elbette, onlar da sizin gibi düşünerek bu dünyanın adını İspanyolca “neşe” anlamına gelen Alegria koymuşlar. Neden bahsettiğimizi anlamayanlar için asıl sihirli kelimenin tam sırası: “Cirque du Soleil”.

Hikayemiz bundan 26 yıl önce hiçbir kar amacı gütmeden kurulan Club Des Talons Hauts Inc.’a kadar dayanıyor. Sirk sanatçıları ve sokak performansçılarını desteklemek gibi naçizane bir amaçla yola çıkan bu organizasyon firması 1984 yılına kadar çeşitli festivallerde gösteriler yapar. 1984 yılında ise Kanada’nın Quebec şehrinde sergiledikleri gösteri öncesinde Guy Laliberte ve Daniel Gautier’ın aklına dahiyane bir fikir gelir. Ve ikili Güneş Sirki anlamına gelen Cirque du Soleil grubunu kurarak sahneye 73 sokak performansçısını çıkarır.

İlk gösterilerini 800 kişi izler ve grup şov sonunda ayakta alkışlanır. O geceye kadar binlerce kişi karşısında performans sergileyen oyunculara 800 kişi yavan gelse de, bu iş sayesinde isimlerini kısa sürede ülke çapında duyururlar. Daha sonraki yıllarda çıktıkları La Magie Contunie turu ile ünlerini Kanada’da iyice pekiştirirler. Artık uçma vakti. İstikamet Amerika. Uçuş aracı ise Le Cirque Reinvente! Sirklerin küçük tüylü süs köpekleri ve ateş çemberlerden atlayan kaplanlar gibi klişe numaralarından uzak duran Le Cirque Reinvente projesi, Emmy Ödülü alarak Cirque du Soleil’in sıra dışılığını da kanıtlamış oldu.

1990’lı yıllara gelindiğinde Nouvelle Experience adlı teatral şovlarını da sırtlarına alarak Avrupa yollarına düşerler. Herkesin içinde olan ama keşfedilmeyi bekleyen unutulmuş çocuğun hikayesini anlatan oyunları Avrupa ülkelerinde ilgiyle karşılanır. Ama kafalar işte bu noktada karışıyor. Gineş Sirki. Sirk mi? Tiyatro mu? Yoksa ortaya karışık sahne şovu mu? Onlar kendilerine sirk dese de artık, Cirque du Soleil’i sirk kategorisine sokmak izleyiciyi zorlar.

Tüm bu gösteriler ve turneler sırasında Güneş Sirki’nin kadrosu sürekli genişledi. Artık aynı dönemde birden fazla noktada farklı şovlar sergileyen bir marka durumuna geldiler. Kalıcı ekip Las Vegas’ta kurulsa da dünyanın birkaç noktasında aynı anda Cirque du Soleil şovu izleme fırsatı sundular. Mesela Avrupa’dan çıkıp uzak doğunun en ucuna, Japonya’ya gittikleri sırada grubun diğer kısmı Las Vegas kaldı. Japon izleyiciler, grubun en iyi performanslarından derledikleri Fascination’ı alkışlarken; Las Vegas dinleyicisi aynı anda grubun Nouvelle Experience şovunu alkışlamaktaydı. Tüm bu alkış sesleri arasında, grubun bir diğer ayağı olan Kuzey Amerika kadrosu Saltimbanco şovunu Cirque du Soleil repertuarına kazandırmakla meşguldü.

Cüzdan, suni deri, kristal taş, kot gibi bir çok materyal kullanılarak 110'dan fazla kostüm dizayn edilen Saltimbanco şovu 19 aylık Kuzey Amerika turnesinde bir buçuk milyon seyirciye ulaştı. Hollywood’un bol hasılatlı sinema filminden bahsetmediğimizi düşünürsek, bu rakamın oldukça başarılı olduğunu görürüz.

İnanılmaz hayal güçleri ve ağızları açık bırakan yetenekleri sayesinde milyonlarca kişinin ilgisiyle karşılanan Güneş Sirki ya da orijinal ismiyle Cirque du Soleil, bu sene dolu dolu 22 yaşına girdi. Her ne kadar diğer sirklerin aksine şovlarında hiç hayvan kullanmamış olsalar da hokkabazlar ve alev yutan uzun tahta bacaklı adamlarla işe başlayan bir sirk için epey yol kat ettiklerini söyleyebiliriz. Kurucu başkan Guy Lalibert "Sirk çok basit bir rüya ile başladı. Eğlenceli birkaç genç adam izleyicilere hoşça vakit geçirmek için bir araya geldi, dünyayı geziyorlar ve bunu yaparken de eğleniyorlar. Şu anda çok farklı bir yerdeler" diyerek bize hak veriyor. 1984'te 73 kişiyle kurulan sirkin kadrosunda şu an 3.200 personel var. 40 farklı ülkeden 25 ayrı dil konuşan insanların oluşturduğu kadronun yaş ortalaması ise 34. 25 ayrı dil dediysek, herkesin ayrı dili konuştuğu aklınıza gelmesin. Herkesin İngilizce bildiği ekipte lisan sorunu yok.

Gelelim yazımıza vesile olan Alegria şovuna. Grubun 10. yılı şerefine 1994 yılında yarattığı Alegria, politik krizler ve sosyal değişimler içindeki toplumda yaşayan bir palyaçonun, bu düzene sevgiyle başkaldırışını anlatıyor. Oyuncular zaman içinde parmağını kıpırdatmadan güç kazanmak, eski monarşilerden modern demokrasilere geçiş, gençlik gibi temaların arkasında muhteşem şovlarını sergiliyorlar. Dilenciler, krallar, aristokrasisini yitirmiş aristokratlar ve soytarılar. Hepsi sizi büyülemek için emrinize amade.

13 ülkeden 56 akrobat ve müzisyenin sahnelediği gösteri, bugüne kadar yedi milyon kişi tarafından izlendi. Son olarak 1996 yılında sahnelenen Alegria şovu, sergilendikten tam 10 yıl sonra geçtiğimiz ay Londra’da ki Royal Albert Hall'da izleyicilerin başını bir kez daha döndürdü. Tabii ki Alegria başta olmak üzere Cirque du Soleil’in şovlarını izlemek için, ekibin Türkiye’ye gelmesini beklemek ya da Londra’ya gitmek zorunda değilsiniz. Sizin için çok daha kolay yöntemi var. Aynı tadı vermese de Cirque du Soleil tüm şovları dvd olarak yayınlanıyor. Hem televizyon karşısında izlemek de keyifli olabilir. En azından her an kendini bilmez bir maymunun gelip elinizdeki patlamış mısırları çalma riski yok.

CP / Aralık 2005