basatap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
basatap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Mart 15, 2008

Güvenli iniş, gevşek kemer


Barselona eksenli grup Brazzaville bir dizi konser için Türkiye’ye gelmeden önce bstp’a “İstanbul’u Kongo’ya başkent yapacağız” dedi.
Brazzaville’i seviyoruz. Girer girmez soluklanmadan sevgimizi dillendirmekten de çekinmiyoruz. Hem David Brown çok yakışıklı. Hem de Ramon, Brady, Super Paco, Super Richie hepsi çok yetenekli. Tabii biz konuşmak için David’i seçtik. Bu sefer bahanemiz yeni albüm ‘21. Century Girl’ ve akabinde gerçekleşecek Ankara ve İstanbul konserleri… Portecho’dan Deniz Cuylan’la birlikte niyetlenen çalışmayı da unutmamak lazım.

Hiç birilerinin sizin sayenizde kendi şehirlerine aşık olabileceği aklınızdan geçmiş miydi?
Neden olmasın? Bazen yabancı bir göz, lokal bir gözden daha iyi görebiliyor.

Yeni albümünüz ‘21. Century Girl’ geçtiğimiz ay yayınlandı. Nasıl hissediyorsun?
Bir albümü yeni bitirdiğimde her zaman kendimi oldukça depresif hissediyorum. Kadınların doğum yaptıktan sonra yaşadıkları post-partum depresyonu gibi bir şey bu…

Albümü nasıl buluyorsun?
Korkunç olduğuna kendimi inandırdım. Yaptığım her albümden sonra başıma bu geliyor. Hem bu soruyu düzgün yanıtlayabilecek en son kişiyim ben! Bende objektivizmin gramı bile yok.

O halde çevrendeki insanların fikrini öğrenelim? Onların ilk izlenimleri nasıl?
Hmm… Çevremdekiler güzel şeyler söylediklerine göre albüm büyük ihtimalle OK’dir.

Karşımıza kimler çıkıyor? Kulağımıza neler tınlıyor?
Tabii ki gruptaki çocukların dışında kanadalı violinist Naomi, katalan saksofoncu Sizu ve gitarda İspanya’dan Juan var. Sonra japon kızımız Natsuko trompet çalıyor.

Kayıtlar nerede yapıldı?
Barselona’da, kendi stüdyomuzda.

Deniz Cuylan’la birlikte planladığınız proje nedir? Sorması bile heyecan verici…
Evet, benim için de öyle. Umarım bu proje gerçekleşir. Birlikte bir albüm yayınlamak istiyoruz. İçinde başka Türk müzisyenler de olacak. Deniz şimdi askerde. Yani o gelene kadar her şey havada asılı.

Albümde özellikle yer almasını istediğin isimler var mı?
O kısmı tamamen Deniz’e bıraktım. Zaten onun bu konuda pek çok önerisi vardı.

Brazzazille’in her parçası bir şehrin hikayesini taşıyor. İlk seyahatini hatırlıyor musun?
İlk seyahat değil ama, çok küçük bir çocukken bile uçakta yanlız seyahat ederdim. Kanada’daki büyükannem’den Los Angelas’taki süt aileme uçakla gider, o yolu geri dönerdim. Uçmayı her zaman çok sevdim.

İstanbul üzerine iki parça yaptın ve tekrar konser vermek üzere geliyorsun. Bu şehrin neyi etkiledi seni?
Bence dünyadaki en şahane şehirlerden birine sahipsiniz.

İstanbul’dan sonra hangi şehirler tarafından ağırlanacaksınız?
Moskova, Dublin, Kiev, Chicago, Minneopolis, Detroit, New York ve Los Angeles uzun listedeki birkaç şehir…
http://www.myspace.com/brazzaville
Evren Ünal / basatap.com

Cumartesi, Eylül 01, 2007

my name is pilot. proudpilot.


Ünleri İstanbul’u aşıp, Ankara ve İzmir’e ulaşmışken, burnumuzun dibinde bangır bangır büyüyen deneysel rock’ın kirli müziğiyle ruhları temizleyen pilotlarına seyirci kalmamalıydık. Kalmadık. Ekin Fil, Pınar Süt ve Kaan Akay’dan oluşan Proudpilot’ın Basatap ailesinin yakın dostu olduğu doğrudur. Ama babamızın oğlu olsa kötü müziğe müsamaha göstermeyiz. Proudpilot için ise ayılıp bayılıyoruz.
bstp: Sizde ne cevherler varmış da biz yeni farkına varmışız. Nasıl ve ne zaman bir araya geldiniz?
Ekin: Bu soruya Kaan cevap versin.
Kaan: Bence Pınar cevap versin
Pınar: Biz Kaan’la sevgiliydik yıllar önce. Sonra Ekin’le de kardeştik.... Bu birliktelikten verimli bir şey ortaya çıkaralım istedik.
Kaan: Ekin’le ben Pınar yüzünden tanıştım. Sonra beraber vakit geçirmeye başladık. Müzik zevklerimiz çok benzerdi. Birlikte çalmaya başladık.
Ekin: Ben o zamanlar başka bir gruptaydım. Pınar’la Kaan sonradan o gruba dahil oldular. Pınar basa Kaan davula geçti.

bstp: Milletin grubunun üzerine mi oturdunuz yani?
Ekin: Milletin grubu değil, yine bizim grubumuzdu. Sonra o grup dağıldı. Biz de üçümüz devam etme kararı aldık. 2000 sonları falandı.

bstp: Sonra kesintiye uğradınız galiba?
Ekin: Zaten arada bir stüdyoya gidiyorduk. Sonra 2003’de ben Fransa’ya gittim. Kaan İngiltere’ye gitti. Grup öyle dağıldı. Sonra 2006’da Stereolab konserinde buluştuk. Grubu tekrar kuralım falan diye Kaan’ı sıkıştırdık. Kaan da hemencecik geri geldi.

bstp: Niye özellikle o konser?
Ekin: Çünkü başka türlü rastlaşamıyorduk, görüşemiyorduk. O günden sonra da çalmaya başlayıp eğlenmeye devam ettik.

bstp: Siz ikiniz kardeşsiniz. Birlikte ev aleti çaldığınız çocukluk döneminiz oldu mu?
Pınar: Tabii canım. Tencere, tava... Allah ne verdiyse...
Ekin: Boş leğen.
Pınar: Bardak, çatal... Her nevi ev aleti çaldık.

bstp: Ev aletlerini nasıl paylaşmıştınız?
Pınar: Ben bardaklara kalemle vurmaktan tutun da vurmalı, üflemeli ne varsa çaldım.
Ekin: Ben de ne kaldıysa geriye... Genelde leğen severdim. Çeşitli vokal denemeleri yapıyordum.

bstp: İki kardeş leğene vururken sen ne yapıyordun Kaan?
Kaan: Ben de saçma sapan işler yaptım. Bar grubunda çaldım orada burada. Sürekli birileriyle müzik yapmaya çalıştım. Küçük denemelerim oldu.

bstp: Pınar sen ilk gitarı ne zaman aldın?
Pınar: Bir tane elektro gitarım vardı. 13 yaşımdayken babam almıştı. Onu çaldırdım, ondan sonra akustik gitar aldırdım. Ekin’in bas gitarı vardı, onu daha sonra ben çalmaya başladım.

bstp: Senin bası Pınar almış...
Ekin: Ben de onun klavyeyi aldım.

...

bstp: Konserlerinizde haleti ruhiyeniz nasıl?
Pınar: Ben nedense seyircilerin sıkıldığını düşünüyorum. Sanki öylece bize bakıyorlarmış gibi geliyor. Sahneden indiğimizde bize çok eğlendiklerini söylüyorlar ama inanasım gelmiyor. Sahnedeyken parçaları sayıyorum bazen bu yüzden. İki şarkı kaldı, bir şarkı sonra bitiyor falan diye..

bstp: Sahnede seni pek bir rahatlamış görüyoruz Ekin...
Ekin: Rahatlamaktan ne kastediyorsun anlamıyorum ama tabii ki sahneye alıştıkça daha çok keyif alıyorum. Çok da rahatladığımı sanmıyorum.
Pınar: Konser denilen şey aslında ne acayip. Ben de rahatsız oluyorum, bak herkes rahatsızmış.
Kaan: İlginç, komik bir durum aslında.. Hem bu kadar gergin olup hem inatla çalmak.
Ekin: Şekerim bunu da yaz. Sahne tozu yutmak başka bir şey. Vallahi!

http://www.myspace.com/proudpilot
devami: basatap.com


bi de buna bak:
rockandreprise.net/proudpilot.html

Bir zamanlar Chevreolet’lerde 45’likler dönerdi...


Erkan Can denilince aklına ilk olarak “Mahallenin Muhtarları” yerine “Gemide” gelen kitlenin içinde olan bir dergi ekibi olarak kendisiyle röportaj yapmanın formüllerini arıyorduk. Geçtiğimiz ay vizyona giren “Takva”yı bahane edebilirdik. Bir müzik dergisinin bir sinema oyuncusuyla röportaj yapmasının da “hayranlık” dışında başka bir kılıfı olabilirdi. Mesela filmin müziklerinin Toronto’da ödül alması bizce Erkan Can’la konuşmak için geçerli bir bahane. Üstelik tesadüfen olay mahalinden geçen filmin müziğinin yaratıcısı Replikas’tan Gökçe Akçelik’in de röportaja dahil olması işin tuzu biberi…
bstp: Bir sinema oyuncusuna müzikle ilgili ne sorulabilir?
Erkan Can: Müzikle aramın nasıl olduğunu sorabilirsin.

bstp: Peki, nasıl?
Can: Müzikle aramız iyidir. Müziksiz olmaz, asla! Müzik hakikaten ruhumuzun gıdası yani. Böyle bir laf vardır ya, doğrudur. Ben en çok arabada müzik dinlemeyi severim. Yüksek sesle. Terapi gibi gelir bana. Evde müzik dinlemem, aklıma gelmez.

bstp: Neler dinlersiniz?
Can: Her türlü müziği dinliyorum, “geri kalmayalım, bilgimiz olsun” babında. Müziğin verdiği duyguya bakarım. Bende güzel duygular uyandırıyorsa, dinlerim. Arabada kasetlerim, CD’lerim var. Onları dinliyorum. En çok halk müziği severim. Sanat müziğine bayılırız. Çok ağır sanat müzikleri var ya, Dede Efendiler falan… Şimdi onların sözlerini unutuyoruz ama mırıldanırız. Kulak aşinalığımız vardır. Roman müziğini çok severim.

bstp: Müzikle ilişkiniz nasıl başladı?
Can: 1975’ten bu yana folklör hayatım var. Zamanında Bursa Karagöz Halk Dansları’nı kurduk. Şimdi 25 yıldır orada folklör festivali yapılır, Altın Karagöz için. Pek sesi sedası çıkmaz ama bütün dünya ülkeleri folklörde Altın Karagöz’ü almak için muhteşem bir şekilde yarışırlar. Bu vesileyle müzikle hep iç içeydim. Eskiden bu dernekte davul, zurnayla bütün yöreleri defalarca dinledik, çaldık, oynadık.

bstp: Şarkı söylüyor musunuz?
Can: İçimizden gelirse her türlüsünü söyleriz. Zamanında diyelim, Orhan Gencebay yeni çıktığında bayıldık. ‘Hatasız Kul Olmaz’lardan önce. O zaten büyük patlama yaptı. Efendime söyleyeyim, daha ziyade Orhan Gencebay, İbrahim Tatlıses gibi otantikleri severiz.

bstp: Bursa’daki yıllarınız nasıl geçti müzik açısından?
Can: Plakçı dükkanlarımız vardı. Arkadaşlarımızla birlikte hep buralarda takılırdık. Efendime söyleyeyim; Melodi Plak, Korkmaz Plak… 1975’lerden bahsediyorum. O zamanlar Almanya’da arkadaşım vardı. Bütün müzik listelerini gönderirdi bana. Yabancı bir albümü, burada yayınlanmadan üç beş ay önce ben bilirdim. Yurt dışından dergiler, plaklar gelirdi. Kimsede yokken dinledik biz bunları, çaldık, oynadık.

bstp: Dansla aranız nasıldı?
Can: Bursa Kültür Parkı’nın içinde Coca Cola’nın bir yeri vardı. Orayı pist yaptık. Hafta sonları açık çay yapıyorduk orada. Bu partilere o zamanlar çay deniyordu. Hava iyiyse Kültür Park’ta dans ediyorduk, kızlı erkekli. Güzeldi. Bir tane diskoteğimiz vardı, Acar Oteli’nde. Ona da damsız giremiyorsun, o zaman da kız arkadaş hemen yapamıyorsun. Allah’tan mahalle bizim olduğu için yer alıyorduk tabii. İlk açılış parçamız ‘Hotel California’. Onunla açarız, onunla kaparız, biter.

bstp: O dönem neler dinlenirdi?
Can: Ne bileyim işte, Beatles’ı saymıyoruz zaten. Onlar babaydı. Queen, Rolling Stones, Suzi Qatro, Adriana Çelantonto, Deep Purple… Efendime söyleyeyim, Led Zeppelin… Bunları çaldık, dinledik zamanında. Arabalarımıza kolonlar yaptık. Kasetler, 45’likler… Plaklı zamanlardı tabii. Chevreolet’lerde 45’lik çok çaldık.

bstp: Şimdi CD’ler var. Özlüyor musunuz plak dönemini?
Can: Plaklar ses kalitesi olarak tamam da, şimdi CD teknolojisi daha güzel yani. Plak nostaljik bir durum oldu. Başka ne dinledik baba? Tom Jhons’lar dinledik. ‘The Wall’ kimindi? Unuttum ulan, işe bak… Pink Floyd’u saymaya gerek yok. ‘The Wall’ çıktığı zaman, uçtuk. “Bu nasıl bir parça” dedik ya, helikopterler iniyor, kalkıyor. Sözleri İngilizce bilen ağabeylerimize sorardık. “Anlat bakalım, ne diyor” derdik, tercüme ederlerdi bize.

bstp: Bir sinema sanatçısı olarak, film müziklerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Can: Film müziği ayrı bir durum. Filmin atmosferini, sıkıntısını, hüznünü, sevincini kısaca tüm duygularını yansıtan bir şey. Filmde müzik olmazsa, zor. Müzik şart. Müzik bütün duyguyu yoğunlaştırır. Filmin içine çeker seni. Duygunu besler. Bir fanusun içine alır ve konsantrasyonunu güçlendirir.

bstp: Takva’nın müziklerini nasıl buldunuz?
Can: Şimdi Takva’nın müziklerini Replikas yaptı. Güzel. Çok güzel, ancak insanların gidip dinlemesi lazım. Ben nasıl tarif edeyim? Güzel diyebilirim ancak, çok güzel.

bstp: Gökçe, Takva’nın müzikleri nasıl ortaya çıktı? Çıkan sonuçtan memnun musun?
Gökçe Akçelik: Hikayenin en başından beri içindeydim. Aslında müzikle çok alakası olmayan aşamalarında da bulundum. Böyle olduğu için de çok uzun uzun, damıtarak filmin özüne inme şansım oldu. Bu açıdan çıkan sonuçtan memnunum.

by evren ünal
devami: http://www.basatap.com/

Pazartesi, Ekim 09, 2006

Brecht'in punk'çi torunlari



‘’BOY MEETS GIRL, SO WHAT?’’ Brecht
Bu hikayeyi siz tamamlayacaksınız. Çünkü bu kabarenin bir parçasısınız.

1898 yılında Bavyera’nın Augsburg kentinde doğan bir adam, ölümünden 44 yıl sonra, 2000 yılında Boston’da bir punk kabare grubunun kurulmasına neden olacağını bilemezdi tabi.

Hani bir zamanlar dikdörtgen kafalı bir adamla, uzun siyah saçlarının arasında beyaz meçi olan karısının olduğu bir dizi vardı. Bunların yine kendileri gibi tuhaf iki çocuğu vardı. Karanlık, büyülü ve her daim tavandan örümcek ağlarının sarktığı bir ev. Oğlan çocukları değil ama pudralı suratlı büyük kızları böyle tuhaf bir ürperti uyandırırdı. Tanrım adı neydi, neydi? Her neyse, bizim bu Boston’lu deli fişek grup da işte tam bu dizideki gibi. Atmosfer 1920’li yıllara ait. Elemanların giysileri sanırsınız ki bu diziden esinlenmiş. Enine çizgili siyah-beyaz uzun çoraplar, her daim pudralı bir surat, takım elbiseyi tamamlayan silindir bir şapka. Bu karakterleri alın, Adams Ailesi’nin içine koyun. Dizinin adını da çıkardık böylece.

Piyanist, solist ve şair (söz yazarı demek hafif kaçar, o parçalar ancak uçuk bir şairin elinden çıkabilir) Amanda Palmer ve davulcu Brian Viglione’un bir araya gelmesiyle kurulan iki kişilik orkestra Dresden Dolls, yeni albümlerini yayınlamanın hazırlığı içinde. Biz de bunu bahane ederek onların yaptığı müziği tanımlamak gibi bir işe cüret etmeyeceğiz. Kızarlar. Bugüne kadar bunu yapmaya kalkan herkese kızmışlar çünkü. Bu konuda kimseye tavizleri yok. Bizim de amacımız onları kategorize etmeye kalkmak değil.

Yıl 2000. Ortalıkta tonlarca müzik yapan adam var. Rock grupları müzik kanallarını ele geçirmiş. Çeşitli müzik türleri birbirleriyle flört ediyor. Ama herkesin amacı nihai olarak aynı: Bu müzik kanallarında yer edinmek, çok satmak, daha çok satmak… Bunun için de en kolay yol her zaman pop müziğin kıçını yalamak. Bu altın kurala uyanların kimisi başarılı oluyor, kimi arada kaynıyor gidiyor. Yalnız müzik piyasası dünyanın her tarafında hızla akıp giderken, Boston’da bir çocuk katıldığı ev partilerinin birinde bir kızla karşılaşıyor. Kız bir yandan piyano çalıyor, bir yandan şarkı söylüyor. O anda çocuğun aklından şu cümle geçiyor:’’Oh my God!’’

Herkesin içinde böyle bir his vardır. Sanırsınız ki Tanrı’nın sizin için yarattığı kişi, şu an dünyanın her hangi bir yerinde sizin onu keşfetmenizi bekliyor. Sizin varlığınızda habersizce yediği yemeğin üzerine geğiriyor ya da başka bir şey…Umudunuzu yitirmeyin;Eninde sonunda onu bulacaksınız. Yalan! Öyle bir çift bir taneydi. Onlar da birbirlerini buldular! Evet, işte Brian ve Amanda’nın hikayesi böyle başlıyor. Amanda kendinden geçmiş bir vaziyette şarkılarını söylerken, Brian da aynı yoğunluğu hissediyor. Oğlan, ilk görüşte aradığın insanın ‘’o’’ olduğunu anlamanın verdiği emin duyguyla kızın yanına gidiyor. ‘’Müzikal ruh eşini buldun!’’

Amanda, hayat yarışında Brian’dan dört yıl önde gidiyor. Dolayısıyla bir abla olarak, Brian’ı Boston’un yer altı çevrelerine sokma görevi onun. Bakalım o dönemde bu çevrelerde kimler var: Film yapımcısı Michael Pope, sonradan grubun videolarına imza atıyor; komedyen Zea Baker, şimdilerde grubun sahne ve kostüm tasarımcısı ve The Martin Brothers, Dresden Dolls’un ödüllü sitesinin tasarlayıcısı tasarımcı kardeşler. Öte yandan kimselerin haberi olmasa da Boston’da müzik adına güzel işlerin döndüğü bir dönem. İşte böyle bir ortamda müziklerinin temellerini atan Amanda ve Brian kısa sürede Boston’nun en dikkat çeken grubu haline geliyor. Palmer’in ayaklarıyla piyano çalmayı başararak aşmış adamlar arasında yerini alan Jerry Lee Lewis’i andıran piyano çalış tekniği, Brian’ın yumuşak davul ritimleriyle birleşiyor. Alıştığınız üzere gitar, synth, bas ya da her hangi başka bir müzik aleti yok. Ama sürekli değişen ve hatta adeta çağlayan vokal ve yanar döner piyano ritimleri başka da bir alet aratmıyor. Nasıl ki şimdilerde Sex Pistols ya da The Beatles’dan çığır açan gruplar olarak söz ediliyorsa, bugünün müzikal tarihinin yazılacağı zaman da Dresde Dolls’dan öyle bahsedileceğine eminiz. Bunda sadece müzik tarzları değil, tamamı Plamer’e ait traji-komik sözlerin de etkisi olacak.

Müzik eleştirmenlerinin en büyük hevesi Dresden Dolls’u belli bir müzikal kalıba sokmak ya da yaptıkları her neyse ona bir isim bulmak. Bu işe kalkışmış epeyce çevre gruba bolca sıfat vermiş. Pop, punk, rock, pop-punk, rock-caz, acayip, tuhaf, terbiyesiz müzik vs. bunlardan bazıları. Ama bunca zahmet boşuna. Onlar zaten ‘’üreten bizsek, ismini koyan da biz olacağız.’’ diyerek kendileri yaptıkları müziğin adını koymuşlar: Brecht’ci Punk Kabare. Brecht’e yazının ilk başında değinmiştik. Bugüne kadar Epik Tiyatro’nun babası olarak bilinirdi. Ama artık bilmeden Brecht’ci Punk Kabare’nin de esin babası oldu. Zira, o olmasaydı Dresden Dolls olmayacaktı.

Brecht’e göre tiyatro izleyicinin ilgisini çekmeliydi. İzleyici, sadece izleyen değil, aynı zamanda oyunu oynayan olmalıydı. Tüm bunlar sadece bir oyun! Sadece bir oyun… Dresden Dolls da sahne performanslarında korku, şüphe ve derin acılar barındıran ama bunlara rağmen eğlence dolu şovlar sergileyerek Brecht’i selamlıyor. Kabareleri ve ironik şovları alışılagelen sahne kalıplarını kırıyor. Sahneye çıktıklarında Brian her zaman Amanda’nın piyanoya vuruşunu bekliyor. Sonra parçaya giriyor. Arada yine duruyor, yine devam. Sonra komedi, ardından drama. İzleyiciyi de tiyatral şovlarının içine sokuyorlar. Başta kendileri olmak üzere, maskara yapamayacakları kimse yok. İnsan en çok kendi acısıyla dalga geçerken eğlenirmiş. Dresden Dolls da bunu tembihliyor.

Almanya ve 2. Dünya Savaşı’yla büyük derdi olan Brecht gibi onlar da o yılların Almanya’sına takık durumdalar. Zaten isimleri de 2. Dünya Savaşı’nda bombalanan Alman şehirlerinden biri olan Dresden’in ünlü porselen bebeklerinden geliyor. Porselen bebekler onlar için savaşın ortasındaki masumiyeti çağrıştırıyor. Hatta bazı parçalarında, o dönemde yaşanan tecavüzleri tahrikkar bir tonla dinleyicinin kulağına fısıldıyorlar.

Tabii başka dertleri de var. Özellikle samimiyetsiz ve çürümüş manita ilişkileri ilgilendikleri başlıca konu. Ama bunu yaparken de ayıplama falan yok. Adeta günah çıkarma var. Çünkü kendilerinin de çok temiz olmadığı ortada. Sokaktaki sinir sahibi ve tikli insanların sesi Dresden Dolls. Tüm parçaların söz yazarı Amanda şarkıları için şunları söylüyor: ‘’Gerçek dünyanın bize ne yaptığının çok da farkında değiliz. Ama müzik bunu idrak etmenin iyi bir yolu. Biz şarkılarımızda bizi dinleyenler ne yaşıyorsa onu anlatıyoruz: Aşk, acı, korku ve çocukluk…’’ Dresden Dolls, kimisi için, sahnede çıplak kalıp, tiyatro yapan iki oyuncu kimisi için de çok daha fazlası. Ama caz, rock ve punk türlerini kabareyle harmanlayan grubu müzikal devrim olarak adlandırmak abartı olmaz.

Bu kadar bahsettik. Sadede gelelim. Hole ve Radiohead’in prodüktörü olarak nam salan Sean Slade ve Paul Kolderie tarafından kaydedilen yeni Dresden Dolls albümü ‘’Yes! Virginia’’ 18 Nisan’da piyasada olacak. Hemen ardından onları geniş kapsamlı bir Avrupa turnesi bekliyor. Almanya’ya uğradıklarında Amanda belki bir zamanlar içinde olduğu avant-garde tiyatro topluluklarının içine girecek. Hem müzikal hem tiyatral anlamda methiyeler dizdiğimiz grubun başarısının asıl nedeni yenilikçi olmaları mı? Belki de. Ama bir çift çorap ya da reçelli muhallebi kadar birbirlerini tamamlıyor olmalarının da etkisi büyük.

basatap

Cuma, Eylül 22, 2006

Microdalga Fırın, Çim Biçme Makinesi ve Goldfrapp




Britanya Adası’nın şehir dışında, yeşillikler içindeki bir kulübesinden yükselen müzik sesleri nasıl olur sizce? Bir peri kızının lir çalmasını mı arzu edersiniz yoksa gayda sesleri mi? Tabii kulübe dediysek Heidi’nin dedesiyle birlikte önünde keçi otlattığı bir köy kulübesi düşünmeyin. İçerisi sizi yanıltır. Synthzerlar başta olmak üzere çağın manyetik seslerini içinde barındıran tüm aletler bu çatı altında. Berlin’in kaotik atmosferinin tersine büyük bir parti için ideal bir kır evi. Buradan yükselen çığlıklar ve erotik soundlar ise Goldfrapp’a ait.

Alison Goldfrapp ve Will Gregory ikilisi “Supernature” adlı albümlerini çıkaralı yine epey bir zaman oldu. Hatta İngiltere’nin medahar-ı iftiharı Coldplay’le birlikte çıktıkları 18 konserlik Avrupa turnesini de tamamladılar. Eski yılın son günlerinde Alison Goldfrapp, Madonna’ya sövmesiyle gündemdeydi. Madonna’yı son albümünde taklitçilikle ve hatta kati hırsızlıkla suçlayan Alison’un gözden kaçırdığı bir şey vardı: Stuart Price! Bu ay içinde İstanbul’a uğrayıp bir konser verecek olan Zoot Woman’ın has adamı olan Price, Madonna’nın tepeden bakan son albümü “Confessions On A Dance Flor”un prodüktörü olduğu kadar, Goldfrapp’ın aşağı yukarı Madonna’yla aynı dönemde çıkardıkları “Supernature” albümünün de prodüktörü. Haliyle iki albüm arasında Alison’un bahsettiği gibi bir benzerlik varsa bunun kabahatini Madonna’da değil Stuart Price’da aramak gerekli.

Neyse, dedikoduyu bırakıp ciddi konulara dönelim. Goldfrapp’ın müzikal yolculuğu 2000 tarihli “Felt Mountain” albümleriyle başladı. Kimileri için bu bazı grupların ilk albümlerinde yakaladıkları bir şanstı ve bu şans yüze bir kez gülerdi, kimine göre ise Goldfrapp daha iyisini yapabilirdi. Aslına bakarsanız bugüne kadar yayınladıkları üç albüm de birbirinden çok farklı. O nedenle hangisi daha iyi diye bir kıyaslamaya gitmek günah olmasa da mekruh sayılabilir.

İkilinin birliktelikleri ise çok eskilere dayanmıyor. Bir araya gelip de yıllarca müzik yaptıktan sonra güç bela bir albüm çıkaranlardan değil onlar. Sene 1999. İlk karşılaşma. Derin bir sessizlik. Şüpheci bakışlar ve karşısındakinin davranışlarını kodlayan iki farklı beyin. Sonra şiddetli bir çarpışma, patlama ve mekan değişir. Şimdi küçük bir oda. Yine sessizlik. Ama bu sessizlik temel iletişim biçimi olan konuşmanın yerine cızırtılı sesler ve buğulu bir vokalin kimi çığlık çığlığa kimi zaman ilahi okurcasına oluşturduğu bir sessizlik. Will ve Alison bir araya geldiğinde konuşma ihtiyacı duymuyor. “Konuşmuyorsun. Sadece müziğini yapıyorsun ve dünyanın en büyülü olayının içinde olduğunu farzediyorsun.” Diyor Alison.

“Supernature”da karşımıza işte bu sessizliğin mahsulü olarak içinde envai çeşit müzik aletinin bulunduğu bir kır evinden çıkıyor. Müzik aletlerinin arasına birkaç değişik boy çim biçme makinesi koymayı da ihmal etmeyin. Georgian tipi debdebeli bir şato beklemiyorsanız tabii. Amplifierların yanında mikrodalga fırın var. “Ve ekmek sandığı. Arkasında da dışarıda atların koşturduğu bir manzara.” İşte dekorasyonu bu sözlerle tamamlıyor Will. Synthesizerın sesine kuş cıvıltıları eşlik ediyor. Ve ortaya Berlin, New York ve Bristol arasında gidip gelen elektronik ve glam cross arası ortaya karışık bir Brit Pop çıkıyor.

Bu kadar tasviri boşuna yapmadık. Goldfrapp’ın “Supernature”ını dinlerken işte o kuş seslerini beyninizin derinliklerinde duyacak, sevgilinizle gelincikler arasında güneş dansı yapacak ve belki bir ayağı New York’ta bir ayağı Paris’te olan bir gökkuşağında kaydırak yapacaksınız. Ama “Ooh La La” sizi o ebemkuşağının tepesinden aşağı indirip Londra’da bir striptiz kulübüne götürecek. Kırmızı neon ışıkları; gövdesi zebra, fil ve belki tavuk ama kafaları insan olan tuhaf yaratıklar, kalabalık. Ve biraz ileride Alison striptiz yapıyor. Yırtık file çoraplarını çıkardığını hiç görmedik. Muhtemelen yine çıkarmayacak. “Ohhh La la la! İstediğim sadece parlak bir şehvet!”. Neye ihtiyacı olduğunu seksi bir matematik öğretmeni edasıyla dile getiren ve elinde cetveliyle üzerinize üzerinize gelen bu fena halde glam-pop parçasından “Love 2 C U” parçasına kadar kaçabilirsiniz. Bu kez, Alison’un kristal sesi ve tiz çığlıklarının eşliğinde buzdan bir kulübe gidiyoruz. Kirliden öte, bozuk hissi veren ritmler ise kulübün içinde sonsuz bir ışık ve ses huzmesi oluşturacak. Tabii bu sıralama albümü ortalardan bir yerlerden başlayıp, başa doğru dinleyen ve sonuna nasıl geldiğini anlayamayan teknik aksak kafalar için geçerli.

Albümün ilk üç parçasında tempo hiçbir şekilde düşmüyor. Belki vücudunuzun ritmi değişiyor. Ama “Ride A White Horse”u da atlattıktan sonra ferah ferah soluklanabileceğiniz parçalar geliyor. Kesik vokaller eşliğinde başlayan “U Never Know” dokunaklı ve içli bir parça. Albümdeki çoğu parça insana sanki dünyada günlük koşuşturmalar, yere tükürüp size omuz atan insanlar, kocaman kocaman gri plazalar ve klostrofobik, enformatik zengin mönülü ruh hastalıklarının kalmadığı ve hatta hiç olmadığı hissi uyandırıyor. Siz sanki bunlarla hiç karşılaşmamışsınız gibi sarı ayçiçek tarlaları arasında yüzünüzü yalayan hafif bir rüzgar eşliğinde uçurtmanızı uçuruyorsunuz. Borsanın dalgalanması, bitirme sınavları, şu saniye dünyanın her hangi bir yerinde patlayan bombalar ya da yarına yetiştirmeniz gereken bir yazı umurunuzda bile değil. İşte dünya böyle. Neşe ve keyif kaynağı bir gezegen burası. Ve hatta tüm uzaylılar da dost.

Son olarak Pawel Pawlikovski'nin son filmi "My Summer Of Love"dan bahsetmek gerek. Bafta Ödülleri'nde 'En İyi İngiliz Filmi' ödülü dışında 2004 Edinburgh Film Festivalinde, Standard British Film Awards'da ödüller alan ve birçok İngiliz eleştirmeninden tam not alan, iki lezbiyen kızın aşkı ekseninde dönen filmin etkileyici müzikleri de bizim ikilinin elinden çıkmış. Zaten küçük bir kasaba, orman, nehir ve yüksek dozda erotizm içeren bu filmin müziklerinin Goldfrapp’tan başkasına emanet edilecek olması düşünülemezdi.

Kopyalanmamış bir stil, her koşulda eğlence ve mutluluk ve tabuların yasak kelimeler söylenmeden bulunması, tiyatral sahne şovları, etkileyici görsellik ve seksüel abartı…’’Biz başardık. Çünkü sandığınızdan çok daha zekiyiz. Black Cherry albümünü yaparken biz hala kendimizi keşfetmeye çalışıyorduk. Oysa şimdi kendimizden eminiz.’’ . Alison’un bu sözlerinin üzerine Will şunları ekliyor: “Kendimizi ifade etmenin başka yollarını bulduk.’’ Kendi kurallarını yıkarken eğlenmek. İşte Goldfrapp’ın sırrı selameti...

basatap

Daisuke Inoue ve parodi Nobel’li aleti karaoke

Geçtiğimiz yüzyıl, gerekli alet edevat ve ses yoksunluğu gibi teknik yetersizlikler nedeniyle şarkı söyleyemeyen ama içinde star ruhu taşıyan henüz keşfedilmemiş yeteneklere süper bir alet sundu. Telaffuz ederken kulağa ginger, humbaracı, lapistes ya da jelibon kadar eğlenceli gelen bu kelime işlevi sırasında da aynı görevi yerine getiriyor; eğlendiriyor.

Karaoke, pek çok icat gibi yine bir Japon işi. Ülkesi Japonya’da pek tanınmasa da Time dergisi tarafından çağın en etkili 20 Asyalısı arasında gösterilen Daisuke Inoue, karaokenin mucidi. Düşünün artık Inue; Mao Zedung ve Mahatma Gandi ile aynı listede. Bu ayrıcalığı sağlayan şey de Asya gecelerinin eğlence rengini değiştiren, inanılmaz alet karaoke!

Her yeni buluş zorunluluktan doğar. Kimse keyfinden ‘’Bunu daha önce yapan olmamış, dur mucidi ben olayım’’ diye yeni bir şey keşfetmez. Inue de yine zorunluluklar sonucu karaokeyi bulmuş. Gençliğinde bir kabarede sahneye çıkıp piyano eşliğinde şarkı söyleyen mucit, hem piyano çalıp hem de aynı anda şarkı söyleyemediğini fark etmiş. Sadece şarkı söylemek istediği için hazır müzik tonlarından oluşan aleti geliştirmiş ve adını da ‘’olmayan orkestra’’ anlamına gelen karaoke koymuş.

Bugün dünyanın her yerini karaoke çılgınlığının sarmasını, her sokak başında bir karaoke bar açılmasını ya da düğün dernek gibi geleneksel eğlencelerde bile karaoke yapıldığını gören Inoue zengin ve gururlu mudur sizce? Belki icadıyla gurur duyuyordur ama zengin olduğunu söyleyemeyeceğiz. Zira icadının patentini alamayan bu talihsiz mucit bugün böcek yemi ve fare kapanı gibi araç gereçler satarak hayatını kazanıyor. Üstelik insanlığa son derece faydalı olan bu eseriyle Nobel bile alamıyor. Ama bir grup Harward Üniversiteli’nin musluk suyuna kanserojen madde karıştırıp satışa sunan Coca Cola’ya kimya ödülü, nükleer deneme yapan Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’a barış ödülü verdiği parodi Nobel’ini almaya hak kazandı. Inoue ,ödül almaya temsilci göndermeye bile tenezzül etmeyen Coca Cola ve Fransız Hükümeti’nin aksine tören alanında hazır bulundu. Üstelik karaokede bir şarkıyı İngilizce söyleyerek büyük sempati topladı.

Mucidine Nobel mertebesinde ödül kazandıran Karaoke; genel olarak eğlendirme amacı taşısa da pek çok psikolojik, sosyolojik ve politik boyuta sahiptir. En basitinden arkadaşlarıyla karaoke bara gidip şarkı söyleyen kişi için büyük bir cesaret örneğidir; bu kişinin kendine güveni yerine gelir. Ya da ‘’sahne tozu’’ yutmanın verdiği gururla, içinde ileride star olabilme umutları yeşerir. Etraftan aldığı tezahüratlara bakarak, aslında karaoke barlarda harcandığına inanır. Zaten müzik tarihi; çocukluğunda kafasında annesinin çoraplarından güya saç yapmış bir şekilde karaoke yapıp, şarkıcılık oynayan yeteneklerle doludur.

Sosyolojik boyutu da psikolojik boyutu kadar önemlidir. İnsanların giderek yalnızlaştığı, televizyon denilen aletin evdeki muhabbeti öldürdüğü, arkadaşlarla takılmak deyiminin chat yapmayı ifade ettiği çağımızda karaoke; insanların sosyalleşmesini sağlar. Eğer karaoke yapmaya gittiğiniz kişi yeni tanıştığınız biriyse ya da iş arkadaşınızsa aranızda bir an evvel samimiyet oluşur, hatta birden en yakın arkadaşınız olabilir. Çünkü o sizin büyük medeni cesaretinize ve muhteşem sesinize şahit olmuştur.

Politik boyutu bizi çok ilgilendirmiyor. Hayır, 80’lerin apolitik, kayıp kuşağı olduğumuzdan değil. Konuyla alakası yok, ondan. Bu, ‘’Karaoke Kapitalizmi’’ diye bir kavram icat edip, masum ve eğlenceli bu aleti kapitalizme alet edenlerin suçu.

Bu çok işlevli alet son dönemlerde, medya mensubu deyimiyle, gündemin ortasına bomba gibi düştü. Bon Jovi’nin yeni albümü ‘’Have A Nice Day’’ şerefine düzenlenen karaoke partileri ve 9. İstanbul Bienali’de The Smiths karaoke projesiyle yer alan Phill Collins ile rezervasyon yapmadan değil karaoke yapmak, içeriye bile girmenin imkansız olduğu karaoke barlar sayesinde Uzakdoğu ve Amerika’nın ardından ülkemizde de karaoke rüzgarları esmeye başladı. Özellikle Collins’in karaoke projesi büyük ilgi gördü. The Smiths topluluğunun ‘’The World Won’t Listen’’ albümündeki tüm parçaların hazır bulunduğu karaoke aletiyle İstanbul’un yolunu tutan Collins’i, Smiths şarkılarını söylemek için can atan bir hayran topluluğu merakla bekledi. İstedikleri şarkıları karaoke eşliğinde söyleyerek kameraya kaydedilen bu küçük Smiths’ler harikalar yaratarak geçtiğimiz yılki bienalin en dikkat çekici performasına imza attılar.

Karaoke barların kazandığı paralar İngiliz girişimci Mark Taylor’ün iştahını kabartmış olacak ki ‘’pornaoke’’yi icat ederek işin suyunu çıkarmış. İsim benzerliği tuhafınıza gitmesin. Zira bu ikisi kardeş. Pornaoke de tıpkı karaoke gibi dublaj ilkesine dayanıyor. Yalnız burada sevdiğiniz müzisyenin şarkısını değil, dev ekranda gösterilen pornografik bir filmin dublajını yapıyorsunuz. Yani ekrandaki başrol oyuncusu hanım kız ya da esas oğlanın seslerini taklit etmek esasına dayanıyor ve deyim yerindeyse kapalı gişe oynuyor. Bugün 65 yaşında olan Inoue, niye böyle bir şey düşünmediğine hayıflanıyor mudur acaba?

Biz daha masum olan karaokeye dönelim. Grup kurup, solist olmak isteyen ama etrafında yetenekli arkadaş bulamayan PJ Harvey ruhlu kişilerin en büyük dostu karaokedir. Düşünsenize bir gitarist ya da davulcuya ihtiyacınız yok. Arka planda istediğiniz şarkıyı birebir çalan bir alet ve önünde de elinde mikrofonla siz! Daha ne olsun? Şarkıyı tam bilmenize bile gerek yok. Zaten ekranda şarkıya ne zaman gireceğinizi belirten, sözlerin yer aldığı yazılar geçiyor.

Yalnız hatırlatmakta fayda var. Sahne tozu yutmuş kişilerin kolay kolay o neon ışıklı parlak dünyadan kopma şansları kalmıyor; bu eğlence tarzı alışkanlık yapabilir. Gece boyunca kıyamet gibi kopan alkış ve tezahüratlar yaşamınızın sonuna kadar devam etsin isteyebilirsiniz. Ya da sözleri kaçırıp, şarkıyı katlettiğinizde arkadaşlarınızın önünde rezil olmanın yol açtığı bir hırsa kapılabilirsiniz. Tehlikeli bir evre bu. Zira bundan faydalanmaya kalkıp, başarı garantili karaoke kursları açan müteşebbisler de ortaya çıktı.

Seul’da yaşayan Karaoke hocası Lee Byung Won, tüm dünya karaokecilerini uyarıyor: Karaokede başarısız olmak saç dökülmesi ve cinsel iktidarsızlık gibi sorunlarla bünyenizin sarsılmasına neden olabilir. ‘’Karaoke Kompleksi’’ denilen bu hastalığın kesin bir tedavisi de yok. Ama hastalığın ilerlemesini önleyen tedbirler alınabiliyor. Mesela karşısına geçtiğiniz bir ağaca karşı yüksek perdeden şarkı söylemek ya da kafanıza kova geçirip şarkı söyleyerek ses terbiyesi yapmak gibi. Ama bu aşamaya gelmeden siz tadında bırakın. Birkaç yakın arkadaşınızı yanınıza alın ve 2 bira içerek karaoke yapmanın eğlencesini yaşayın. Ve starlığınız, aldığınız tebrikler ve muhteşem olduğunu düşündüğünüz sesiniz o gecede kalsın.

basatap

Madonna: Yeni bir bilim dalı!


Kızlarını pür pak yetiştirmek isteyen ebeveynler için bir büyük tehlike, kendini şaşırmış gençleri dine çağıran Papa için çağın trajedisi, Bush için çuvaldız, parçalanmış benliklerine tutkal arayan küçük kadınlar için yıkılmaz bir put, çürümüş ahlak anlayışına karşı bekaretleriyle böbürlenen sivilceli kızlar için okkalı bir şamar, edepsizler için edep; edepliler için edepsiz… Bunların hepsinin sentezinden tuhaf bir şey çıkar. O tuhaflığın adı da Madonna konur.

O bir pop star?! Hayır, etraf pop stardan geçilmiyor. Onun bir farkı olmalı. Sıfatı hazır: Pop ikonu. Herkesin haddine değil. Ama bence yetersiz. Dinden politikaya, kültürden bir neslin yaşam tarzına kadar her alanda fikir yumurtlayan bu delikanlı kadına sadece pop ikonu demek biraz havada kalır.

1983 yılında ilk albümü “Madonna” ile müzik piyasasına adım attığında kızılca kıyamet kopmuştu. Onu inatla rock star yapmaya niyetli olan yapımcılara ilk yanıt Müzik Oscarları'ndan geldi. Bir sonraki albüm ''Like A Virgin'' geleceğin pop ikonunun habercisi niteliğindeydi. Sapsarı kısacık saçlarının altında büyük bir kararlılık çağrıştıran kara kaşları aslında tehlikenin sinyallerini veriyordu.

1987'ye geldiğimizde biz bu kızın kime ait olduğunu çoktan öğrenmiştik. ''Whose That Girl?'' albümüyle çoktan oturmuş, şov dünyasının kurallarını koymuş, kafaları allak bullak edip, yerleşik kadın imajını ters yüz edip bırakmıştı. En basiti, kliplerinde kadınları misyoner pozisyondaki edilgen durumundan kurtarıp, erkeğin üstüne geçen etken “objeler” değil; varlıklar olarak göstermişti.

Şov dünyası tüketim objesi haline gelmiş kadınlarla dolu. Ama hangi erkek Madonna'nın memesine ya da kalçalarına bakmaya cesaret edebilir? Hangi erkek duvarına astığı Madonna posterine bakıp kendini tatmin edebilir? Madonna tam bir kadındır, zorlaması yoktur. Ama nesne durumundan çıkıp, özne haline gelmiş bir kadındır. En seksi durumunda bile sizi rahatsız edercesine izler. Sizin onu izlemenize izin vermez.

Huni gibi sivri memeleri olan, terminatör kıyafetine benzeyen kostümü de bir şeyler anlatıyordu. “İstediğiniz buysa, işte burada!”. Aslında o kostümü seçerek kadın bedenine tapanlarla dalgasını geçer. Bunun aksini iddia edenler, Madonna'nın sadece bir meta olduğunu söyleyenler çıkacaktır. Ama yanılırlar; o dönem ''Material Girl'' zamanında kaldı. Şimdi bize anlattığı bir şeyler var ve anlatmaya devam ediyor.

Madonna'nın kafaları karıştırdığı tek alan elbette kadın cinselliği ve feminizm değil. Gençleri kaka şeylerden uzak tutup, uysal ve kolay güdümlenir prototipler durumuna getirmek isteyen düzenin icracılarına karşı dini de sorgulatan tavırları bir yerlerde yazılı. En azından ''Like A Virgin'' klibiyle Papa'nın kızarıp bozarmasına neden olmuş, koskoca adamdan zılgıtı yemişti.

Kaç milyon dolarlık serveti olduğunu hesaplamak için muhasebeci ordusuna ihtiyaç var. BMW’si Mersedes’i ve bir de Mini Cooper’ının dışında hanları, hamamları ve sarayları var. Ama bakmayın siz onun bu mal varlığına. O aslında ikonu olduğu tüketim toplumuna da karşı! Kısaca Madonna bu, varlık nedeni karşı olmak.

Peki bu durum ne kadar sürecek? Yerleşik kalıpları yerinden oynatan bu kadın ne oldu da sistemle ve onun oturmuş kurumlarıyla anlaşmaya gitti? Onun yüzünden ''Evlenip de erkeklerin esiri mi olacağım?'' diye düşünen pek çok kadın şimdi kız kurusu olarak evinde otururken, o, gitti aşık olup evlendi. Oldu mu şimdi? Üstelik aşk konusunda verdiği vaazlar da biraz değişti. Hatta daha da ileri gidip, hayatta en büyük başarının hayatı paylaşacak birini bulmak olduğunu söyledi!

Oysa ki ne kadar da korkmuştuk Madonna da ''adam'' oldu diye. Sen git evlen, yuva kur, iki tane çocuk doğur, yetmesin üçüncü için kocakarı reçeteleri peşinde koş sonra gel bize “I'm breakin' all the rules I didn't make’’ de. Yemezler. Madonna, alt üst ettiği kurumlarla çaktırmadan barıştı bile. Katolik olması şart değildi ama bileğine kırmızı kurdele bağlayıp Kabala’ya biat etmesi de bir dine dönüş simgesidir. Mesaj da açıktır: Din, dişe dokunur, işe yarar bir şeydir.

Erkeklerin hizmetine sunulmak için yaratılmadığını düşünen, aile ve topluma karşı bağımsızlık savaşı veren kadınların en büyük kabusu, her halde Madonna'yı ayağında çocuk pışpışlarken tahayyül etmek olurdu. O da oldu. Ama evli, çoluklu çocuklu 47 yaşındaki Madonna'yı ilk kez 22 yıl önce sahne aldığı Londra'nın Koko kulübünün sahnesinde izlerken hala içinde taşıdığı fahişeyi görüp gurur duyabilirsiniz. Hatta ona baktıkça kendi annelerinizin niye pembe file çorap ve bir korseyle dolaşmadığına üzülebilirsiniz.

Kitaplarında büyüklere seks, küçüklere masal anlatan Madonna, yeni albümü “Confessions On A Dancefloor’”da tüm kirlilerini döktürüyor. Herkes Madonna olmak isterken o, ‘Super Pop’ parçasında kimler olmak istediğini anlatıyor ve kendisi hakkında ipucunu veriyor. ‘I Love New York’ ta George W. Bush’a laf atmaktan geri durmuyor. ‘Future Lovers’ta romantizmin doruklarına çıkıyor. Ne de olsa aşık bir kadın o. Her dilde özür dileyerek başladığı ‘Sorry’ parçasında da hikayeci adamlara birkaç sözü var.

Madonna bir pop ikonu mu? Fahişe mi, evinin kadını mı? Metafiziğe bağımlı mı yoksa hala Papa’yı kızdıracak potansiyeli var mı? Büyüyünce uslandı mı? Her yeni albümünde biraz daha teyze mi oluyor? Uslanmış gibi yapıp da donuk bakışlarını üzerimizde gezdirmeyeceği ne malum? Tahmin etmek zor.

Madonna, oturup hakkında birkaç satır bir şeyler yazılacak bir kadın değil. O insanlığa, fizik, kimya ve matematikten daha gerekli bir yaşam dersi. Madonna’yı bilmeyen, bugünü anlayamaz, geleceğini kuramaz. 3 saatte boşalıp 5 saatte dolan 2 giderli bir havuz probleminden daha büyük sorundur o. Bu nedenle üniversitelerde Madonna kürsüsü açılsın. Araştırma konusu değil; başlı başına bir bilim dalı olsun. Öğrenciler de severek okula gidip gelsinler. En büyük isteğimiz budur.

Perşembe, Eylül 21, 2006

Panic! at the disco: Name Taken etkili...

Panic at the disco

Sat back and took it so slow

Are you nervous? Are you shaking?

Save compliments to praise complation

We don’t have to feel we fit in

We can move back

We can leave them

Bir p!@td yazısına Name Taken sözleriyle başlangıç yapılmasını hoş karşılayın. Nihayetinde etrafta tuhaf isimlerle türemiş bir ton grup var. Hiç yoktan bir tanesinin isminin nereden geldiği bu sayede aydınlığa kavuşmuş olur. Grup elemanları üzerinde, Name Taken’in “Panic” parçasının ne kadar önemli olduğunu kavramak için yukarıdaki parçanın sözleri ve grup ismi arasında doğru orantı kurup, denklemi oluşturabilirsiniz.

Tabii, grubun bilmem kaç tane müzik sitesinin tepesine kurulması için ermiş bir dede gelip sihirli değneğiyle adamlara dokunmuyor. Onlar da her insan evladı müzisyen gibi anne-baba dırdırıyla, okulla, maydonozlu çorbalarla falan uğraşmak zorunda kalıyorlar. (Maydonozlu çorba sevmediklerini duyduk bir yerlerden…)

Aslında her şey, 12 yaşında bir çocuğun, babasından noel hediyesi olarak bisiklet yerine gitar istemesiyle başlıyor. Yaşadığı yerin leş bir kenar mahalle olmasının önemi yok heralde. Sonuçta Las Vegas, Las Vegas’tır. Her fakir çocuğun bir bisikleti vardır, diye düşünüyoruz. Üstelik bu çocuk, gitarı sonuna kadar hak ediyor. Ortaokulda adidas’ın yeni modelini almak için büyüklerine zırlayan tiplerden değil bu; hevesini alınca bir kenara atsın… Daha grup kuracak, grubu da emocuların The Secret Stars’tan sonra yeni ilahı olacak. İsmi de sesi ergenliği henüz atlatamamış izlenimi veren vokalist Brendon Urie’den önce anılacak: Ryan Ross.

Bu sırada Spencer Smith de yine babasına “davul, davul” diye tutturmuş, uzun ısrarlar sonucunda aldırmış da. Bu kısım tanıdık ve sıkıcı gelebilir ama gerçek: Komşu şikayetleri… Spencer’in babası, 40 yıllık dostlarıyla davul sesi yüzünden papaz olmuş. Ama bu şikayetlerin tek nedeni davul da değil, Blink 182 cover’ları. Spencer, Blink 182 cover’lamayı bırakınca şikayetler de azalmış.

Spencer ve Ryan okuldan arkadaşlar, bir şekilde bir araya gelip yanlarına Brendon ve Brent’i almalarında çok bir tesadüf yok. Buradan konu çıkmaz. Ama okul yaşamları birçok müzisyenin aynası gibi… İte kaka, okulu dışarıdan bitiren Spencer ve Brent’in aksine, Ryan daha kolejin ilk yılında okulun ona göre olmadığını anlıyor ve bırakıyor. Zaten çocuk, müzik ve okul arasında çatışıyor, bir de bu çatışmaya ailesi katılıyor. “Müzik hayatımda ailemden her zaman destek gördüm” gibi bir cümle yok onların hayatında. Aileler fakir tabii, bu nedenle her birinin misyonu önceden yazılmış: Doktor, hakim, emniyet müdürü ve hatta mümkünse Amerika Başkanı olacaklar.

Bu kadar baskıya can mı dayanır? Hepsi evini terk ediyor ve albüm kaydetme hayalleriyle Las Vegas’tan ayrılıyorlar. Bu sırada, Fall Out Boy’un elemanı Pete Wentz çocukları farkedip, kendi plak şirketine, Decaydance’a götürüyor. Ryan, “Decaydance’in kapısını çaldığımızda, onlar bizim sadece istediğini çalan bir grup olduğumuzu anladılar.” diyor. Elbette! Çocuklar, siz de zaten tam onların istediği tarzda müzik yapıyorsunuz. Evet, biraz eğlenceli, biraz duygusal, biraz pop, biraz punk, ondan da bundan da… Bir plak şirketi başka ne ister ki?

Panic! At The Disco ve ilk albümleri “A Fever You Can’t Sweat Out” şu sıralar MTV’den NME’ye, Pure Volume’den My Space’e kadar her yeri işgal etmiş durumda. Bu durumda insanın, bütün müzikal kariyerini iyi bir albüm yapmaya çalışmakla geçiren gruplara acıyası geliyor. Kesinlikle, p!@td kötü müzik yaptığı için değil, sadece ilk atışta 12’yi tutturduğu için. Ryan’ın sağda solda yaptığı açıklamalara göre, elemanlar 11 parçanın da birbirinden farklı tatlar barındırmasını istemiş. Ama albümü dinleyince ‘Intermission’ ve ‘Build God Than We’ll’ dışında diğer parçalar, komşunun tanıdık ıhlamur çayının kokusu gibi kalıyor. Tabii ismiyle de farklı bir yeri hak eden ‘The Only Difference Between Martyrdom and Suicude is Press Coverage’ i de ayırıyoruz. Gerçi çocuklar, farklılık yaratmak için epey bir düşünüp taşınmışlar. Çabalarını görmezden gelmek olmaz. Albümü iki bölüme ayırmışlar. İlk kısımda eğlenceli parçalar, drum machine ve synthesizer’la süslenmiş. İkinci kısımda ise daha nostaljik takılmışlar. Piyano ve akordeon, parçalara nilüfer yaprağındaki kurbağa kadar yakışmış.

Panic! at the disco, duygusal punkçılar (nasıl oluyor, biz de bilmiyoruz) arasında iyi bir yere oturdu bile. Bir kısım popüler olmalarına taksa da diğer bir kısım durumdan memnun. Şimdi, önümüzdeki Temmuz ayında uzun bir Amerika turuna çıkacaklar. Hem de Boston’un süper ikilisi Dresden Dolls’la birlikte. Yani, durumlarından memnunlar. Ryan’ın babası ise artık çocuğuna okulu yarım bıraktığı için kızmıyor. Duyduğumuz kadarıyla Panic At The Disco Fan Kulübü’ne üye olmuş ve hatta burada kart vizit işlerine bakıyormuş.

İç güveysinden hallice: Korn

Bol yağmur, sular altında kalan çadırlar, ne akla hizmetse yerlere serpiştirilen ve sonra ayaklara yapışan samanlar, müzik, müzik, müzik ve Korn! Bunlar geçtiğimiz yıl gerçekleşen Rock’n Coke Festivali’nden arta-akla kalanlar. Festivaldeki olumsuzlukların görmezden gelinmesini sağlayan en önemli etken kuşkusuz Korn, Cure, Skin, Offspring gibi gruplardı. Ama akılların artık zaptedilemez hale geldiği an kuşkusuz Korn’un sahne aldığı zamandı. Birçok insan oraya Cure dinlemeye gitmiş ama Korn’a vurulup geri gelmişti. Korn’u çoluk çocuk grubu bulan “ağır abi”ler ve “ne idiğü belirsiz müzik” kategorisine sokan heavy metalciler bile yağmura çamura aldırış etmeden grubu ağızları açık izlemişlerdi.

Bugüne kadar hakkında en çok atılıp tutulan gruplar arasında yer alan numetalin başöğretmeni Korn hakkında yazılıp çizilecek çok şey var ama bizim konuyu dağıtmaya niyetimiz yok. Derdimiz Korn düşmanlarına nispet yaparcasına, sevenlerine yeni albümün müjdesini vermek. Siz bunu hak etmiştiniz! Neyiniz eksik? Sonunda Korn da canlı kayıtlardan oluşan ve bugüne kadar sadece konserlerde dinleme fırsatı bulabildiğimiz parçalarını içeren bir live albüm yayınladı. İki yıl önce yayınladıkları “Greatest Hits Vol.1”i saymayın. “Live&Rare”de grubun dillere pelesenk olmuş parçalarının dışında, Pink Floyd’un ‘The Wall’ ve Metallica’nın ‘One’ parçaları da yer alıyor.

Korn’un elbette bütün konserlerinde bulunmadık. Ama adamların her konserinde mutlaka ‘The Wall’ çaldıklarını bilmek için orada bulunmak gerekmiyor. Basın ne işe yarıyor? Rock’n Coke’da da binlerce kişinin hep bir anda “azdığı” an, bu parçanın çalındığı andı. Grup elemanları da isabetli kararlarıyla parçayı albümün içine yerleştirmişler. Diğer isabetli parça ise Korn’un metal değil ancak “na-metal” olabileceğini savunanlara cevap niteliğinde albüme konulmuş sanki. 14 yaş gençliğinin “adım adım metalcilik” derslerinin ilk basamağı olan “Metallica’nın One parçası tez elden ezberlene” kanunu Korn’un bu albümünde vücut bulmuş. Ve de parçanın hakkı da yeterince verilmiş.

Şimdi, yıllara göre Korn’un parça isimlerinin yeni albüme dağılım grafiğini yazıya dökelim. “Live&Rare”e en fazla parça sokmayı başaran Korn albümü 98 tarihli “Follow The Leader”. Kapağında minik masum çocukların uçurum kenarında sek sek oynadığı bu albümden ‘Freak On A Leash’, ‘My Gift To You’, ‘Earache My Eye’ ve ‘Got The Life’ parçaları “Live&Rare”e girmiş. Sonraki dağılımlar ise daha adil. Tamamı canlı kayıtlardan oluşan albümün açılış parçası 2003 tarihli Korn albümü “Take A Look In The Mirrorédan ‘Did My Time’. “Ey ahali, Korn’u hangi parçayla bilirsiniz?” sorusunun olası cevabı ‘A.D.I.D.A.S’ ve ‘Falling Away From Me’ parçaları da bu albümde kanlı canlı yer alıyor. İçinden parça çıkmayan belki de tek albüm ise “See You On The Other Side”. Oysaki bu albümden ‘Politics’ ya da ‘Twisted Transistor’ parçaları da toplamada yer alsaydı hiç de fena olmazdı.

Birçok kişi, Korn’u yeni yetme kaykaycı çocukların idolü olmakla suçlar. Hatta üstüne üstlük, bu tarz müzik yapanların gitar çalmayı bilmediklerini bile iddia ederler. Oysa Korn, eleştirildikleri bu yeni müzik tarzıyla metal müziği ağır bulan rock dinleyicileriyle hip hopçıları bir araya getirdi. Dinlediği müziği garip bir şekilde sahiplenen ve kendisinden başka kimsenin dinlemesini istemeyen “müzik bencilleri”, belki de bu yüzden Korn’dan hoşlanmadılar. Oysa grup, Nirvana’dan sonra kimsenin başaramadığı bir şeyi başardı ve geniş bir kesime seslendi. Üstelik bu başarıyı numetal denilen bir tarzla yakaladı. “Nedir bu numetal?” diye merak edenler için de kısa bir tarif verelim. Heavy metalin içine biraz hip hop vokal, biraz sample ve bir DJ’in elinden çıkma rap altyapısı koyun. Üzerine de “Okuldan da, hayattan da nefret ediyorum. Fuck You” çeşnili sözler serpiştirin. İşte size new metal! Bugün Deftones, Linkin Park, Limp Bizkit gibi grupların varlıklarını Korn’a borçlu olduklarını unutmamak gerekir.

Gitaristleri Brian Welch’in doğru yolu yani Tanrı’nın yolunu bulduğunu söyleyerek gruptan ayrılması ve kendini dine imana vermesi Korn fanatiklerinin yüreğini ağzına getirmişti. Herkes grubun dağılmasını beklerken, onlar “See You On The Other Side”i yayınlayarak kalplere serin su serpmişti. Bunca eleştiri ve çalkantıya rağmen elemanlar yollarına devam ediyor. Hem de her zamankinden daha hızlı ve öfkeli...

Depeche Mode İstanbul konseri

Bugün neredeyse 30’lu yaşlara dayanan ve hatta yaşını başını iyice alıp çoluk çocuğa karışanların kült grubudur Depeche Mode. En azından biz öyle zannederdik. Bir de klasik, insanları dinlediği gruba göre kategorize etme huyumuz vardır. Nedir onlar? Metallica dinliyorsan, uzun siyah saçların vardır. Kadın Metallica’cıysan siyah uzun etekler giyer, yaz-kış postalla dolaşırsın. Beastie Boys fanıysan, bol pantolonlar, renkli tişörtler giyersin. Neşe dolu, bıcır bıcır bir insansındır. Cobra Killer dinliyorsan, 50’lerden kalma dik yakalı elbiseler giyer, büyük tokalı kemerler takarsın. Sapına kadar seksisindir. Ama 30 Temmuz’da gördük ki; Depeche Mode hayranıysanız sarı yaldızlı kemerler takar, yanık teninizi ortaya çıkaran beyaz bermudalar giyersiniz. Saçlarınız sarı ve tonlarıdır ve boyunuzun kısa olmasının dezavantajlarını yaşamazsınız. Zira düdük kadar hazırlanan sahneyi görmeniz için, kaslı ve rugan ayakkabılı erkek arkadaşınız sizi konser boyunca sırtında taşıyabilir. İstanbul’dan bir kez daha Depeche Mode canavarı geçti ve bizim konuştuğumuz şeylere bakın. Ama düşünün bir; canınızı dişinize takıp konsere gidiyorsunuz ve Dave Gahan’ı dünya gözüyle izleme heyecanıyla dolup taşıyorsunuz. Konser boyunca gördüğünüz tek şey ise koca koca popolar… Ve bu popolar nereye giderseniz gidin karşınıza çıkıyor. Kabus gibi! Bir buçuk saatlik Depeche Mode şöleni boyunca sahneyi görme süremiz 15 dakika. Ve bu süre, bütün izleyicilerin sahneyi görme süresi ortalamasının epeyce üzerinde. Konser boyunca sahneyi bir kez bile görememiş bir arena dolusu insan olduğunu da unutmayın. Cüceler için tasarlanmış sahneyi ve 10 YTL’den sayışa sunulan biraları bir kenara bırakırsanız, geriye eleştirecek tek bir şey bile kalmıyor. Çıkış saati geldiğinde, beklemeye alışkın İstanbul izleyicisini bir dakika bile bekletmeyen Martin Gore, Dave Gahan, Andy Fletcher, Dave Clayton ve bu turneye özel davulcu Christian Eigner sahnede yerini alıyor. Açılış parçası son albümden ‘A Pain That I’m Used To’. İzleyicide Depeche Mode’u karşılarında görmenin heyecanı var ama onun dışında pek bir kıpırtı yok. Sinyali alan DM elemanları, ilk gözağrılarına yer vermeye başlıyor. ‘A Question Of Time’, ‘Walking In My Shoes’, ‘Stripped’ ve ‘Home’la “dinleyenler” de havasını buluyor. Kuruçeşme Arena’da kanların donduğu, ölüm çığlığının başladığı parça ise ‘In Your Room” oluyor. Zaten Dave Gahan ve Arena’yı dolduran 17 bin kişi arasındaki konser boyunca gerçekleşen tek diyalog bu parçada gerçekleşti desek yeridir. Gahan’ın “Come oonnn, come onnn” seslenişi üzerine güruh harekete geçiyor ve Arena’yı “Hepimiz kardeşiz” hissiyatı içinde bir sevgi ve coşku seli kaplıyor. ‘Enjoy The Silence’, ‘Personal Jesus’ ve ‘World In My Eyes’la devam eden konserin ışık ve ses sistemine ise diyecek yoktu. Dev ekranlardan gerçekleşen şovlar da sahneyi göremeyen dinleyicilerin içine su serpti. Açık hava, yıldızlar, İstanbul Boğazı ve Depeche Mode. Bu yazın İstanbul’da gerçekleşen en iyi konseri miydi, neydi?

Red Hot Chili Peppers / Stardium Arcadium

Yıllar önce pipilerine geçirdikleri çoraplarla hafızalarımıza kazınan, çocukluğumuzun şen şakrak grubu Red Hot Chili Peppers, Freddy misali geri döndü. Bazen hayal kırıklığına uğratan, bazen “vay anasını” dedirten ama hep heyecanlandıran albümleriyle kült gruplar arasında çoktan yer aldılar. Son albümleri “By The Way”, dört sene önce yayınlandığında Beyoğlu’nun muhtelif rock barlarının milli marşı olmuştu. Öncesinde “Californication” albümü de şimdiki genç kuşağın Red Hot’la tanışmasını sağlamıştı. Şimdilerde üniversiteyi çoktan bitirmiş, takım elbise ve kravatının altına Adidas ayakkabı giyerek alternatif müzik dinlediğini belli etmeye çalışan kesim ise onları ‘Get It Away’ parçalarıyla sevmişti. Grubun geriye doğru dinleyici açısından kısa geçmişi kabaca böyle özetlenebilir. Şimdi sıra “Stardium Arcadium”da… Albüm yayınlandığı haftadan itibaren “tam bir bomba” etkisi yarattı sayın seyirciler. Dile kolay, ilk single ‘Dani California’ yayınlanır yayınlanmaz Billboard Modern Rock listesinin tepesine yerleşiverdi. Klip de ayrı bir kalem, iki satır bahsetmek gerek. ‘Dani California’nın klibi, Edward Norton’lu “American History X” filminin yönetmeni Tony Kaye’nin elinden çıkma. Klipte asfalt kenarında patlatılan beyinlerden eser yok. Hatta gayet sempatik. RHCP elemanları, Beatles’dan Prince’e, Jimi Hendrix’ten Kurt Cobain’e kadar pek çok rock yıldızının kılığına girerek, izleyenleri bir müzikal tarih yolculuğuna çıkarıyorlar. Kurt Cobain kısmında ağlayasınız geliyor ama ağlamadan hafif bir titremeyle atlatıyorsunuz. Albüm ise Jupiter ve Mars olarak ikiye ayrılıyor ve yine hit makinesi olmaya aday. Kulakta en çok tat bırakan parçalar ise ‘Dani California’ ve ‘C’mon Girls’. 28 parçanın sığdırıldığı albüm için 38 parça hazırlanmış.

Albüme giremeyen 10 parçanın üvey evlat muamelesi göreceği kesin ama söylentilere göre konserlerinde bu parçaları da çalacaklar. “Stardium Arcadium” için büyük otorite Q “yılın albümü” yorumunu yaptı. Üzerine klavyeyi daha fazla zorlamak olmaz.

Dorian ve Yeniden Hayata...

Rock, drum&bass, acid cazz, Anadolu ve tasavvuf etkilerini harmanlayıp ortaya yepyeni bir tat sunan Dorian, ilk albümleri “Yeniden Hayata”yı global müzik firması EMI ve Capital ortak yapımı ile yayınladı. Capital Records’un Türkiye’de yayınladığı ilk albüm olma özelliğini de taşıyan “Yeniden Hayata” vesilesiyle Beyoğlu’nun ‘’müzisyenler kahvesi’’ Pendor’un müdavimlerinden Dorian elemanlarıyla bir araya geldik. ‘’Rakıyla peynir, rock’la ney iyi gider’’ deyiminin ortaya çıkmasına yol açacak gruba teybimizi uzattık. Anladık ki Alex konuşmayı pek sevmiyor.

Porno Sezar nerelerde?

İlkin: Vefat etti.

Siz mi öldürdünüz?

İlkin: Yok,ama gerçekten öldü.

Memet: Porno Sezar, Tünel’de yaşayan evsiz, berdüşt, hafif de çatlak bir adamdı.

İlkin: Ama hiç aptal değildi.

Murat: Enteresan bir adamdı. Şarkının ismi oradan geliyor. İlkin de güzel bir hikaye yazdı.

İlkin: Porno Sezar’dan yola çıkarak, evde kendi kendisiyle aynanın karşısında tartışan bir adamın hikayesi bu.

Albümde Hakan Kurşun, Tarkan Gözübüyük, Alp Turaç, Ercan Irmak ve eski Kurban solisti Deniz Yılmaz gibi isimler göze çarpıyor. Böyle bir kadroyla nasıl bir araya geldiniz?

Murat: Zaten bu isimlerle çalışabilmek için albümü geç çıkarttık diyebiliriz. Doğru zamanda, doğru yerde, doğru insanlarla çalışmak istedik. Hakan Kurşun, Türkiye’nin en önemli sound adamı. Deniz’le zaten eskiye dayanan bir dostluğumuz var. O her zaman bize destek olmuştur. Ercan Irmak var, ‘Gel Gör Beni’de ney üflüyor.

İlkin: O da gerçekten parçayı çok güzel yaptı. Normalde stüdyo albümlerinde çalmıyor ama Hakan Kurşun’un ricasını kırmadı geldi. Albümü de çok beğenmiş, sağolsun.

İlk albümlerini çıkaran gruplar genelde başka isimler ağırlıyor albümlerinde. Sizin albümde de Kurban’dan Deniz var...

İlkin: Deniz, daha amatörken bile bizi destekliyordu. Her zaman bu albümü beraber yapma planımız vardı. Ama bir türlü denk gelmedi. Bizim albümün yapım aşamasındayken o da kendi albümünün kayıtlarıyla uğraşıyordu. ‘Eksi Yaşam’ı da Deniz kaydetmişti. Biz de bir şekilde ona teşekkür etmek istedik.

Sizce ünlü isimlerle çalışmanın yeni albüm çıkaran gruplara getirisi oluyor mu?

Murat: Eğer tüketim amaçlı bir parçadan bahsediyorsan elbette faydası oluyor.

İlkin: Ama Deniz’in olduğu parça ticari amaçlı değil. Stüdyodaydık; Deniz gelsin, söylesin istedik. Telefon açtık. Düşünmedi bile, hemen kabul etti. Deniz çok yetenekli bir müzisyen. Kurban da Türk rock müziği açısından bir devrimdir. Özellikle 1999 albümleri kesinlikle öyle.

Albüm dört kez mix’lenmiş. Kayıt aşamasında ne gibi şansızlıklar yaşadınız?

Memet: Şansızlıkla alakalı değil. Sound konusunda çok titiz davrandık. Bir parçanın başına oturduğuz zaman istediğiniz gibi tınlamama olasılığı çok yüksek. İstediğimiz sound’u alana kadar bekledik.

Murat: Boğaz Köprüsü’nün üzerindeyiz. Trafik de var. Sizin köprüden bakışınız, Ortaköy’den köprüye bakan adamınkiyle çok alakasız oluyor. Bizim de dışarıdan bakan gözlere ihtiyacımız oldu. Ve güzel isimlerle çalıştık.

Albümün prodüktörlüğünü de kendiniz üstlenmişsiniz. Prodüktör ne kadar önemli bir albümde?

İlkin: Çok önemli.

Artık insanlar bir albüm aldıklarında hemen prodüktörüne bakıyor.

Memet: Bu çok güzel bir şey aslında.

Murat: Eskiden müzik kanallarında bir parça anons edilirken kimse prodüktörünü söylemezdi.

İlkin: Biz albümün prodüktörlüğünü kendimiz yaptık ama her zaman Hakan Kurşun’un denetim ve önerileri oldu. Ama o daha çok bizim tek başımıza neler yapabileceğimizi görmek istedi.

İlk albüm ve tek başına. Riskli değil mi?

Murat: Stüdyoya girmeden önce kimlerle çalışabileceğimizi düşündük ama Türkiye’de prodüktör olarak bizimle çalışabilecek birini göremedik. Dorian’a prodüktörlük yapacak kişinin altıncı üye gibi olması gerekiyor. Ve bizi, bizden daha iyi anlatabilecek kimse yok sonuç olarak.

İlkin: Gerçekten çok iyi birisiyle karşılaşırsak ya da yurt dışından bir prodüktör bulursak ileride onlarla çalışabiliriz. Belli olmaz.

Replikas son albümünde mesela Amerikalı bir prodüktörle çalışmıştı…

Memet: Harika!

Murat: Replikas’ı zaten beğeniyoruz.

İlkin: Evet, mesela Wharton Tiers Replikas’a tam olmuş. Ben çok beğendim. Ama o bize oturmazdı.

'Bakma Yüzüme' parçasının klibi MTV’de World Chart Express'te 'exclusive' olarak yayımlandı. Daha sonra MTV'deki Switch On adlı programında da ekrana geldi. Şaşırdınız mı?

Murat: Biz daha stüdyoda mix yaparken klibin MTV’de yayınlanacağı haberleri gelmeye başladı. Ne MTV’si? Ne oluyoruz? Çok şaşırdık çünkü ortada böyle bir şey hiç yoktu.

Klip yönetmenlerinden Uçman Balaban ‘Eğer klibin MTV’de yayınlanacağını bilseydik daha da çok özenirdik’ demiş. Sizce nasıl bir iş çıkardı?

İlkin: Sonuçta onun da ilk klibi. Türkiye’de klip yönetmenleri aynı tornadan çıkmış gibi klip yapıyorlar. Ama Uçman farklı şeyler deniyor. Kesinlikle desteklenmesi gereken biri ve bizim klipte de iyi bir iş çıkardı.

Söz, müzik ve görsellik. Pastanın büyük dilimi hangisinde?

İlkin: Üçü de çok önemli elbette.

Murat: Pastanın büyük dilimi değişir sürekli. Müziği televizyondan takip eden birisi için farklı, internetten indiren için farklıdır. Ama yüzde 60 müzikse, yüzde 40’ını da görselliğin oluşturması gerekir.

Sizin sözleri sonradan müziğe adapte ettiğinizi öğrendim.

Murat: Evet ama bu sözleri önemsemediğiniz şeklinde anlaşılmasın. Biz folk mantığında, elmize gitar alıp söz yazmıyoruz. Aramızda bir paslaşma var. Önce duygularımızı enstrümanlarla müziğimize katıyoruz. Onun üzerine de İlkin sözleri yazıyor.

İlkin: Lost Highway’in soundtrack’i filmden etkilenilip yapılmıştır. Filmin müziğe etkisi gibi, müzik de sözlere etki ediyor. Böyle düşünün. Mesela kimse bizim şarkılarımızı eline gitar alıp plajda kızlara söyleyemez yani.

Tasavvufla aranız nasıl?

İlkin: Tasavvuf Müslümanlığın en güzel çizgisi ve Türk müziğinin de en güzel noktalarından biri bence. Yunus Emre de büyük bir hümanist. O zamanki yapılan ilahiler de, şimdinin new age müziği gibi. Albümümüzde yer alan ‘Gel Gör Beni’ de zaten hepimizin küçüklüğünden beri dinlediği bir parça.

Rastgele seçilmiş bir parça değil yani...

Memet: Biz bu parçayı 2002’den beri çalıyoruz. Albüme bir cover koyalım diye bunu seçmedik. İnanılmaz melodisi olan bir parça.

İlkin: Ney çok etkili.

Özellikle oturup ney taksimleri dinler misiniz?

İlkin: Ney taksimleri çok keyifli. Çok güzel bir albüm çıktı. Neyzen Tevfik’in tüm radyo kayıtlarını almışlar. Biyografi gibi. Muhteşem bir albüm olmuş. Ne zamandır onu dinliyorum.

Murat: Bence de çok keyifli. Yapmadıysan, yap derim sana!

Alex, sen aynı zamanda Direct ile çalışıyorsun. Devam ediyor mu?

Alex: Ediyor tabii.

Ee, hayat nasıl gidiyor? Neler yapıyorsun?

Alex: Güzel gidiyor. İşte, bir şey yapmıyorum!

Konserlerinizde yaşadığınız talihsiz bir olay oldu mu hiç?

Alex: Roxy...

İlkin: Evet, Roxy’de sarhoş bir adam bizim yerimize ödül almak için sahneye çıkmıştı. Biz çok arkadaydık, sahneye gelene kadar adam ödülü aldı bile. Ama neyse ki güvenlikler fark etti durumu!

Şimdi sırada ne var?

Murat: Yoğun bir konser dönemi. Şubat sonunda şehir dışında konserler vermeye başlayacağız. Dinleyiciler konser tarihlerini dorianweb.com’dan takip edebilirler.

İlkin: ‘Gel Gör Beni’ye klip hazırlanacak. Mart başı gibi yayınlanır herhalde. Bilgisayarda çok işi olacak çünkü.

Yeni klip için yine Uçman Balaban’la çalışmayı düşünüyor musunuz?

İlkin: Henüz belli değil, ama bundan sonraki klip çalışmalarında yine Uçman’la çalışmayı isteriz.


Vega müziği hafife mi alıyor?


‘’Bu Sabah Bir Umut Var İçimde’’ isimli şarkılarıyla terk edilen sevgililerin yeni
aşklara yelken açmak yerine eski sevgilinin yolunu gözlemesine neden olan grup Vega, 3.albümleri ‘’Hafif Müzik’’i çıkarttı. Grubun dinleyicilerinin gözü hala giden sevgilide midir, bilinmez ama bundan böyle kulağı yeniden Vega’da olacak.

Son albümün üzerinden üç yıl geçti. Neden bu kadar beklediniz yeni albüm için?

Tuğrul Akyüz: Evet, biraz uzun bir süre ama sebebi biz değiliz. ‘’Tatlı Sert’’ Universal’dan kaynaklı nedenlerle geç çıkınca bu albümün çıkışı da gecikti. Gerçi iki albüm arasındaki çalışmaları düşününce normal bir süre sayılabilir bu.

Yeni albümünüzün hazırlık süreci nasıl geçti?

Deniz Özbey: Önce Tuğrul çalışmaya başladı. Üstüne ben çalışmaya başladım. Bu yaklaşık bir senelik bir süreç. Geçen Ekim ayından itbaren de Serkan Ekinik ile birlikte çalışmaya başladık. Son prodüksiyonunu hep birlikte yaptık.

Serkan Hökenek: 1 sene içinde 12 parça ortaya çıktı.

Tuğrul Akyüz: Aslında bir seneden bile daha kısa sürdü. Arada birkaç ay ara verdiğimiz de oldu.

12 parça yaklaşık 40 parça arasından seçilmiş.

Tuğrul Akyüz: Evet. Gerçi seçilme denemez pek. Diğer parçalar seçilmemiş değil. Zamansızlıktan dolayı albüme girecek şekilde üretemedik onları, bitiremedik.

Serkan Hökenek: En azından kendi yolunu bulup tamamlanan 12 parça oldu. Ama sonuçta hepsi önemli bizim için. Oldukça fazla kullanılmayan materyal var. İleri de onlar da bir şekilde değerlendirilecek mutlaka. Albümde yer almasalar bile, konserlerde dinleyicilerle paylaşılabilir.

‘’Hafif Müzik’’te tüm parçaların söz ve müzikleri size ait.

Deniz Özbey: Sözler ve vokal bana ait. Ama bir parça için ilk başlangıç çok önemli. Ve ilk başlangıçta Tuğrul var. Birkaç parça hariç tüm parçaların kalp atışını Tuğrul sağlıyor.

Parçalarınızın her zaman duygu yoğunluğu çok fazlaydı. Bu albümde de öyle. Bunu nasıl sağlıyorsunuz:?

Deniz Özbey: Tuğrul’un çok radikal bir hayat tarzı var ve bunu gitarına yansıtıyor. Ben de O’nun yaptığı müziği çok iyi hissediyorum. Çok beğeniyorum onun yaptığı besteleri, çok etkileniyorum ve büyük bir hevesle atlıyorum parçaların üstüne. Dolayısıyla sözler de bu şekilde yoğunluk kazanıyor. Müzikal bir yoğunluk aslında bu

Serkan Hökenek: Genelde Tuğrul besteleri yapıyor. Üzerine Deniz ekliyor. Tuğrul alıyor ve yine Deniz’e gidiyor…Sonra Deniz son haline getiriyor sözleri. En son prodüksiyon aşamasına geçiliyor. Herkesin katkıda bulunduğu bir süreç bu.

Bu albümde kimlerle çalıştınız?

Tuğrul Akyüz: İlk defa Vega dışından birisiyle albümün yapımı sırasında çalıştık. O da Serkan Hökenek. ‘’Tatlı Sert’’in remix’lerini üstlendiği sırada keşfettik ve o dönem kafamıza koyduk onunla birlikte çalışmayı. Çok güzel anlaştık. Müzikal zevkimiz de yakın, hatta neredeyse aynı!

Serkan Hökenek Albümün geneli zaten üçümüz tarafından evde yapıldı. En son Çağlar Türkmen maestring’ini yaptı ve bu hale geldi.

Sizi dinleyenlerin en çok sevdiği parça ‘’Bu sabahların Bir Anlamı Olmalı’’ydı. Her yeni albümde bir öncekinden daha iyi olanı yaratma isteği göz önüne alınırsa, sizce yeni albümünüzde bu parçanın yerini alacak bir parça var mı?

Tuğrul Akyüz: Albümden en sevdiğimiz parçayı biz seçemiyoruz. Hepsi çok iyi.Yani o seçim dinleyiciye bağlı olarak oluşacak bir şey. Ayrıca albümün tüm yükünü bir parçanın almasından da hoşlanmıyorum. Öyle tek parçalık albümleri dinlemekten de zevk almıyorum.

Albümün isminde biraz ironi mi var? Neden Hafif Müzik?

Deniz Özbey: İroni ve temenni karışımı bir şey. Kendi adımıza ‘’Umarım, bu albümün çalışması eğlenceli ve sevgi dolu geçer’’ diye dilemiştim. Yani bu bizim zevk aldığımız bir albüm temennisiydi. Öte yandan da ‘’Hafif Müzik’’ bizim için çocukluğumuzdan kalma, şeker, nostaljik bir kavram. Kimse bu müziğin tam olarak ne olduğunu bilmez. Sadece bir gülümsersin. İnsanlar da albümü eline aldıklarında gülümsesinler istedik. Çünkü biz gülümsüyoruz.

Tuğrul Akyüz: Albümün ağır bir albüm olduğuna inanıyoruz. İçerik olarak oldukça dolu. Bu açıdan Hafif Müzik’le arasındaki tezatlık hoşumuza gitti.

Bir Ankara parçanız var. Ankara’da bırakılan bir sevgili mi?

Deniz Özbey: Hayır, İstanbul’da bırakılan bir sevgili! Aslında bırakılan bir sevgili de yok. Hayali bir şey o. Vega olarak bizim İstanbul dışında verdiğimiz ilk konser Ankara konseriydi. Bir ekip olarak bize ayarlanan bir minibüse bindik ve yola çıktık. İstanbul’dan ayrıldığımızda yağmur yağıyordu, Ankara’ya yaklaştıkça bu kara dönüştü. O yolculuğun bende yarattığı duygularla yazılmış bir şarkı o.

Ankara’yla aranız nasıl?

Deniz Özbey: Beni bıraksan nerede olduğumu bulamam ama çok seviyorum Ankara’yı. Çok muntazam bir şehir. İstanbul’a göre daha bir aile yeri gibi değil mi?

Serkan Hökenek Ama biz İstanbul’da yaşamaktan çok memnunuz.

Deniz Özbey: Tamam canım İstanbul’a küfür mü ettik? İstanbul sevgilimse, Ankara karım gibidir!

Albüm kapağında Rober Smith’e de teşekkür etmeyi ihmal etmemişsiniz.

Deniz Özbey: Biz onu akrabadan sayıyoruz. Çocukluk kahramanımız. O bizim ilk bir araya gelişimizdeki ortak noktamız. Ayrı bir yeri olduğu için, duyar mı duymaz mı bilinmez ama, biz uzaktan teşekkür etmek istedik.

Önümüzdeki günlerde neler var?

Deniz Özbey: Konserler olacak. Ben aslında hemen öbür albümün çalışmalarına başlamak istiyorum. Hem malzeme hazır hem de albüm yapılma sürecinin elektriğini çok seviyorum. Bu albümde mix’in bittiği gün hüngür hüngür ağladım. O ana kadar yaşadığım çok özel bir duygunun bittiğini hissettim ve çok üzüldüm.

CP

Ayyuka!

İstanbul, bize hemen her gece bir konser izleme çeşitliliği sunuyor. Müzikse müzik, eğlenceyse eğlence. Ama yok, bunların ötesinde aradığınız samimiyet ve farklılıksa o da var. Ayyuka elemanlarını aldık karşımıza konuştuk. Anladık ki, müzik piyasası oldukça sağlam bir gruba gebe. Şimdi albümlerini bekliyoruz merakla.

Sizce bir grubun ismi o grubu ne kadar ifade eder?

Özgür: Hiç, diyorum ben.

Altan: Çok

Alican: Ben de çok diyorum.

Ayyuka sizi yeterince ifade ediyor mu?

Alican: Müzikteki seslerle uyuyor bence..

Altan: Göğün en yüksek yeri anlamına geliyor. Ayyuk’a yapılan müzik gibi düşün.

Alican: Bir de ne Türkçe, ne İngilizce ne de Japonca. Telafuzu kolay. Bir Amerikalı bile rahatça söyleyebiliyor. Böyle yamulmuyor ağzı.

Altan: Dinar Bandosu diyemiyor ama Ayyuka diyor.

Özgür: Niye? Onlar da Eyyuka diyor:)

Grubun hikayesini dinleyelim.

Özgür: Lise yıllarında Altan’la takılmaya başladık. Ben gitar çalıyordum, Altan bas çalıyordu.

Altan: Özgür bana öğretiyordu. Ben de ona eşlik etmeye çalışıyordum.

Özgür: Ya ben 13 yaşından beri gitar çalıyorumJ Bir gün Altan gelip bana bas çalmak istediğini söyledi. Ben de ona; O zaman alacaksın bir bas çalışacaksın koçum, dedim. J Altan basabilmeye başladıktan sonra da doğaçlamaya başladık. Bayağı eğleniyorduk kendi aramızda.

Neler çalıyordunuz?

Altan: Sevdiğimiz şarkıları çalıyorduk. Sıkıldığımız zaman doğaçlamaya başlıyorduk ama doğaçlama ne bilmiyorduk.

Sonra?

Özgür: Sonra insanlar dinledi. ‘’Vay, bu çocuklar iyi takılıyorlar’’ dedilerJ O zaman grup değildik. Ama davulun eksikliği vardı. Şöyle kafamıza göre bir davulcu bulsak muhabbeti yapıyorduk.

Altan: Bas ve gitar olarak yıllarca çaldık. Sonra 2. gitaristimiz Ahmet geldi. Baktık onda da iş var; Özgür onu da eğitmeye başladı:)

Alican: Biz de Altan’la Eskişehir’de sürekli stüdyoya kapanıp bas-davul çalıyoruz. Ahmet ve Özgür gelince daha bir güzel oluyor. Biz böyle bir kaynaştık. İlk başta bir grup olduğumuzun bile farkında değildik.

Özgür: Beraber barlarda çalmak üzere cover’lar yapmaya başladık. Ama seçmece cover’lardı. Kabul ederlerse olur, olmazsa olmaz gibi bir tavrımız vardı.

Ve Ayyuka kuruldu.

Özgür: Gibi.

Alican: İlk konserimize çıktığımızda bile Ayyuka ismi yoktu. İstanbul’a döndükten sonra ev arkadaşım Ayyuka olsun dedi. Bizim de hoşumuza gitti.

Uzun zamandır bir aradasınız. Tahminen kaç konsere çıktınız ve nerelerde çaldınız?

Alican: Herhalde 30’u geçmiştir. En belirginleri Bodrum, Bursa, Eskişehir, Fethiye. İstanbul’da Sonic Youth ve Jonathan Ricthman konserlerinde çaldık.

Konserlerde cover mı yoksa kendi parçalarınızı mı çalıyorsunuz? Ağırlık hangisinde?

Alican: Kendi parçalarımız ağırlıkta oluyor. Seçtiğimiz cover’ların da gerçeğiyle pek bir alakası yok zaten, bizim parçalarımız gibi oluyor.

Çaldığınız mekanlarda, mekan sahiplerinin beklentisi ve ya müdahelesi oluyor mu?

Alican: İlk başta kimse kolaylık göstermiyor. Ama dinledikten sonra şaşırıyorlar ve çok seviyorlar.

Altan: Müdahale değil ama rica edebiliyorlar. Onlar, insanların bildikleri şarkılara eşlik ederek daha çok eğleneceklerini düşündükleri için böyle isteklerde bulunuyorlar. Sen de o yüzden bu soruyu soruyorsun zaten.

Evet.

Altan: Ama bu bizim yapabileceğimiz bir şey değil. En son Eskişehir konserimizde her zaman çaldığımız gibi çaldık. İnsanlar şarkıları bilmemelerine rağmen eğlendiler. Çok güzel bir konser geçti.

Özgür: Oynadılar:) Bizim şarkıların genelinde 9/8’lik ritmi olan parçalar var. Gayet oyun havası iki tane bestemiz var.

Altan: Evet, bazen gayet gazinoya bağlıyoruz. Düğün salonu havasında geçen konserler oluyor. Çok fazla tecrübemiz olmamasına rağmen insanlarla iç içe bir şey yapmaya çalışıyoruz. Asla kendi modunda şarkılarını çalan bir grup olmak istemiyoruz.

Baba Zula’dan oryantal dub terimini öğrendik. Sizden de pisikedelik oryantal rock.

Özgür: O bizim lafımız değil. Çok fazla türe takılmayan insanlarız. Pisikedelik denilen olay, hiçbir zaman amaçladığımız bir şey olmadı ama…

Altan: Dışardan söylenene kadar ben pisikedelik bir şey yaptığımızı hiç düşünmemiştim.

Alican: En dibinde rock grubu yani.

Özgür: Evet, etkilendiğimiz müzikleri kendimizce bir potada eriten rock grubuyuz.

Albüm ne zaman çıkacak? Şu an için ne kadar öncelikli?

Özgür: En öncelikli.

Alican: Albümün demolarını kaydettik. Bir iki şirketle görüşeceğiz. Büyük bir ihtimalle biriyle anlaşırız. Her şey aslında çok fazla hazır. Albümü hucum çalıp kaydedeceğiz. En erken nisanı bulur.

Albümde özellikle birlikte çalmak istediğiniz isimler var mı? Şu sıralar müzisyenler birlikte parçalara imza atarak birbirlerine destek oluyorlar.

Altan: Bugüne kadar bize en çok destek veren grup Replikas oldu. Athena elemanları da severler bizi. Ama birlikte çalışmak fikri şuan yok.

Özgür: Uygun bir şarkı olursa olabilir.

Alican: Şu anki şarkıların formu çok oturmuş bir halde. Bunların içine artı girecek bir insan yok. Çaça adlı parçamızın içinde grup vokal var. Belki orada ‘’Hopa hep beraber’’ gibi bir moda girebiliriz.

Battle Of Bands yarışmasında 3. lüğünüz var. Dereceye girmenin bir getirisi oldu mu size?

Alican: Biz o yarışmaya daha çok konser verme şansı olarak baktık. Orada birkaç insanın beğenisine bir şeyler sunuyorsun. Birinci ya da onuncu olmanın yapacağın müziği etkileyeceğine inanmıyorum.

Özgür: Sonra Roxy’ye başvurduk ve kabul edilmedik. Ama bu bizim müziğimizde bir değişikliğe yol açmadı. Demek ki yarışmaların bize bir katkısı yok:) (Ayyuka, daha önce BOB yarışmasında derece aldığı için Roxy’ye kabul edilmiyor.)

Deja-vu, Duman, Çilekeş, Mor ve Ötesi…Hepsi şarkılarında örtülü ve ya açık politik mesajlar veriyor. Sizin parçalarınızda politikanın yeri var mı?

Özgür:Ben müzikle dünyanın değiştirilebileceğine inanmak isterdim. Böyle bir şey olsaydı keşke ama inanmıyorum. İnanan varsa eyvallah… Bir çok grup geldi geçti. Çok gaza geldiler ama şimdi şirket yöneticisi falan oldular :)

Altan: Müzikle hiçbir şey değişmedi değil. Olumlu kazanımlar da oldu ama bunu başaranlar bir şeyleri samimiyetle anlattıkları zaman başardılar.

Bazı gruplar demosunu internetten yayınlıyor. Bir çok grubun da korsana karşı çok sert söylemleri var. İnternet üzerinden müzik paylaşımına sizin bakışınız nedir? Siz albüm indiriyor musunuz?

Özgür: Bolca! En son ne zaman albüm aldığımı hatırlamıyorum.

Altan: Hiçbir tavrımız yok.

Alican: Korsana karşı bir tavrın varsa çözümün de olmalı. ‘’Korsana hayır!’’ demek yetmez. Sen albümünü öyle bir çıkartırsın ki insanlar orjinalini almak ister. Şuan çoğu insanın albümüne koyacak bir fikri bile yok. Satmayınca da korsana mal ediyorlar.

Peki, son olarak roportör siz olsaydınız birbirinize ne sormak isterdiniz?

Altan: Bence sen tembellik yapıp soru hazırlamamışsın:)

Bu kadar soru sordum, insaf:)

Altan: Ama sevdiğimiz grupları sormadın. Ben Alican’a sevdiği grupları sorardım, çünkü en sevdiği şey sevdiği grupları saymaktır:)

Özgür, sen Altan’a ne sorardın?

Özgür: Niye evlendin? Rock’çı adam evlenir mi diye sorardım.