street art etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
street art etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Aralık 28, 2009

Fabrikatör Sickboy





Bu başka Sickboy. Trainspotting'in akılları baştan alan Sickboy'u değil. Bristollü graffiti artisti, Londra'da eski bir halı fabrikasında "Logopop" adlı sergisini 16 Aralık'ta açtı. Artistin geçen yıl yine Londra'da açtığı "Stay Free" sergisi büyük ilgi görmüştü. Bir graffiti artisti ne takip eder, ne izler, ne dinler, nelerden beslenir... Meraklıları için Sickboy'un Ağustos 2008'den beri güncellediği blogu samimi bir kaynak.

/thesickboy.com/blog/

Perşembe, Şubat 26, 2009

Thomas'ın Graffiti Modası


Thomas Voorn kıskanç bi adam.. Kendisi fashion designer fekat Bristollı street artistlerine taş çıkartıcak cin bir fikirle karşımıza çıktı. Biz fashion, music yaşasın street art diye çığlık atan her nevi yeniliğe aç insanlar olarak hemen kendisini keşfettik vee küçük bir araştırma sonucu Hollanda'da AKI Art&Design Academy'den doksanların ortasında mezun olduğunu, daha sonra modaya meraklı herkes gibi Londra'da St Martins'e başvurup kabul edildiğini, ilk tasarımını 11 yaşındayken yaptığını ve bunun çarşaftan bir gelinlik olduğunu (bunu ben 6 yaşındayken yapıyodum) öğrendik. Velhasıl, graffitiyi severiz, duvarları öperiz. Hele ki bunu sprey boyasız pıl pırtıyla yapan yaratıcı zihniyeti takdir ederiz. Yanlız yolda bi graffitinle karşılaşırsak affetmez, üstümüze geçiriveririz.

Cumartesi, Ocak 17, 2009

Nathan Nathan


Kanadalı genç artist Nathan James’in renkli dünyasından haberdar olanlar, geçtiğimiz yılı Pleasure Island’da geçirmenin keyfini yaşadılar. Zira pılını pırtısını toplayıp kendini Londra’ya atan Nathan’nın gizli adasında şirin mi şirin, güzel mi güzel kızlar, göz alıcı renkler, zevkli kolajlar ve kısaca pop-art’ın materyale güzelleme yapan eğlenceli dünyası var. Biz onu Kaunter Kulture ve Pleasure Island sergileriyle keşfettik. Geleneksel yağlı boya resmi, üzerine silkscreen ve stenciling gibi teknikler kullanarak başka birşeye dönüştürmesini sevdik. O da bizi çok sevdi. Bakınız lokum gibi çocuk.

Neden New York, Barselona ya da Sidney değil de Londra?
Benim için New York, Los Angelas ya da Londra bir... Aslında ben yarı Amerikalıyım ama onların tuhaf göçmenlik yasaları yüzünden vatandaşlık hakkı ya da en azından yeşil kart bile edinemiyorum. Gerçi, ben İngiliz kültürüne deli gibi aşığım. Her halükarda yaşamak için tercih edeceğim yer Londra olurdu.

Ne çeşit bir kültür şoku yaşadın Londra’nın sanatsal ortamıyla karşılaşınca?
Londra’ya yerleşmeden sekiz ay önce Kanada’nın kuzeyindeki Ontario şehrine taşınmıştım. Ailemin orada, oldukça izole edilmiş bir bölgede, kullanılmamaktan dolayı yıkılmaya yüz tutmuş bir moteli var. İşte orayı stüdyo yapmaya karar vermiştim. Bunun için badana boya işlerini halledip biraz para biriktirmem gerekiyordu. Sonuçta orayı yaptığım işleri sergileyecek bir sanat galerisine dönüştürmek istiyordum. Tabii belime kadar gelen karın içinde, sakallı suratımla bir artistten ziyade mağara adamına dönüverdim ve kargaların bile uğramadığı bir şehirde sanat galerisi açmanın çok da mantıklı olmadığını fark edip kendimi funky Hackney’de buluverdim. Yaşadığım kültür şokunu sen tahmin et!

Hey, Hackney’de çok fazla Türk yaşıyor. Sen Türk kültürünün izlerini fark ettin mi orada?
Benim ilk ev sahibim Türk’tü ve harika bir insandı. Ne zaman Türkiye’ye gitse, dönüşte mutlaka bize en iyi Türk lokumlarından getirirdi. Uzun zaman ismini Jim zannetmiştim, ama meğer Cem’miş.

İngiltere’ye ilk geldiğinde Ulusal Sağlık Merkezi’nin Seks Sağlığı bölümünde çalıştığının duyumlarını aldık. Senin illustrasyonların hakikaten de çok seksi! Nasıl bir etkileşim var bu iki iş arasında?
Hahaha! Bu duyumu nereden aldığın konusunda hiçbir fikrim yok doğrusu. Gerçekten de birkaç yıl önce USM’de çalışmıştım. Tanrım, nereden duydun ki! Her neyse, seks sağlığı aslında düşündüğün kadar da seksi bir konu değil ama insanların ciddiye alması gereken çok önemli bir konu. Özellikle gençleri bu konuda elden geldiğince bilinçlendirmek gerekiyor. Ben o bölümde çalışırken çeşitli broşürler hazırlamıştım. İki kişiyi bile AIDS olmaktan kurtardıysam ne mutlu bana.

Dünyanın en büyük modern sanat galerilerinden Tate Modern bu yaz dış duvarlarını “street art”a açtı. Sokak sanatının, bu denli popüler ve kabul görür duruma gelmesini nasıl değerlendiriyorsun?
Dürüst olmak gerekirse, sokak sanatı görmek için sanat galerisine gitmek, kaplan görmek için hayvanat bahçesine gitmeye benziyor. Safari şansınız yoksa neden olmasın... Eğlenceli tabii ki ama bir o kadar da “güvenli” sanat. O arkadaşlar umarım işlerini milyon dolarlara dönüştürebilirler. Bana sorarsanız bu kadar kabul görüyor olması sokak sanatının sarsıcı ruhunu köreltiyor.

Oyuncakları sever misin?
Çok.

Oyuncak kameraları?
Oldukça havalı buluyorum, harikalar. Ben fotoğraf makinamı yanımdan hiç ayırmam. Click, click... Her şeyi, her yeri... Sonra da hepsini Facebook’a yüklerim.

Dondurma mı lokum mu?
Lokum.

(http://www.ndjames.com/)

Whop Magazine January '09

Cumartesi, Ağustos 02, 2008

Street Art At Tate





"Now, we are outside of the museum. One day we will be inside" Blek

A big cheer for Tate please not only just because of making us happy but also coming up with those wonderful street art works on its external walls. Have a bottle of Peroni or Efes depends on your flavor and settle down on the Millenium Bridge to see how changes iconic Tate façade by “vandalism”.

There are also various events such as Street Art Walking Tour, Street Art Talks which are all free (but you need to be there a bit early because only first comers be able to get in to Starr Auditorium), Street Art Films and Graffiti Research Lab.

As Blek Le Rat’s told us “Street Art is a present that we give to people for free” all the events are free. Let’s own it.

Londra-İstanbul illüstrasyon halleri






David Shillinglaw. Başlı başına bir yetenek. Yeterli değil tabii, harika demeliydik! Londra’nın göbeğinden çıkan bu olağanüstü illustrator geçtiğimiz aylarda sessiz sedasız İstanbul’a geldi, Siemens Galeri’de işlerini sergiledi ve aynı sessizlikte Londra’ya döndü. Genç sanatçıyla Old Street’te ayaküstü karşılaşıp küçük bir röportaj için kandırmaksa başlı başına bir şanstı. David’e yönelttiğimiz sorulardan öğrendik ki bizim her yerimizde kalbimiz varmış.


Henüz çok genç olmana rağmen son iki yıldır birçok sergide senin isminle karşılaşıyoruz. Hayır, bu durumdan hiç şikayetçi değiliz ama sanat sepet olaylarıyla ilişkin ne zaman başladı? Çok eski olmasa gerek?
Aslına bakarsan biraz eski diyebiliriz. En azından benim hatırlayabildiğim kadar eski…

Peki bu ilişki nasıl başladı?
Kendimi eğlendirmek için çizmeye başlamıştım ama iş olarak da gayet güzel gidiyor! Nasıl başladığının bir cevabı da yok aslında. İçinizden bir ses “yarat” diyor, sizi dürtüyor.

İşlerinde hangi teknikleri kullanıyorsun?
Kitaplara ve kağıt parçalarına küçük çizimler yapmayı seviyorum. Özellikle eski kitaplara… Sürekli sahafları dolaşıp ikinci el kitaplar alıyorum. Bunlar benim için vazgeçilmez çizim alanları… Çizerken her nevi kalem kullanıyorum. Keçeli kalemler, tip-ex’ler, boyalar… Elimin altında ne varsa işte.

Kapılar, kutular…
Ne bulursam. Geniş alanlarda çalışmayı da seviyorum. Sprey boyalar ve markerlar bunun için ideal. Aslında o an elimin altında ne varsa onu kullanıyorum diyebiliriz. Bu arada screen printing de seviyorum. Haritalar ve diyagramlardan da oldukça yararlanıyorum. Dünya üzerinde bir yerin ya da insan vücudunda bir parçanın çizgiler, paternler ve sembollerle yeniden yaratılmasından hoşlanıyorum.

Resimlerine oldukça sade çizgiler ve basit teknikler hakim. Hayal gücün dışında hiçbir şey karmaşık değil. Sadelik sözcüğü kulağa nasıl tınlıyor?
Bana hoş geliyor. Zaten benim işlerimin temelini karmaşık şeylerin kırılıp dökülerek en basit dile ve forma dönüştürülmesi oluşturuyor. Evrensel dil denen şeyden hoşlanıyorum. Resimlerim herkese farklı bir şey ifade etse de, umarım ki en nihayetinde herkes tarafından anlaşılıyor. Anlamaya çalışmayanı da en azından eğlendiriyor.

Mükemmelliyetçilik ve hatalar senin sanatında nasıl yer alıyor? Sen hangisini tercih edersin? Dürüst ol lütfen.
Dürüstçe: İkisi her zaman el ele. Mükemmel kusurlar güzeldir.

Klasik sanatçı sorusu: Efendim, çizerken nelerden etkilenirsiniz?
Klasik sanatçı cevabı: Her şeyden etkilenebilirim. Herhangi bir şarkı, yemek, diyalog, sokakta bulduğum bir şey… Bu sorunun cevabı günden güne değişir.

“Neden?” sorusunu sever misin?
“Nasıl?” sorusunu tercih ederim.

İnsan vücudunu çok iyi tanıyorsun. Hiç doktor olmayı düşünmüş müydün?
Anatomik diyagramlardan her zaman çok hoşlandım ama doktor olmayı düşünmemiştim. Ama insan vücudu gibi karmakarışık bir yapının parçalara bölünüp açıklanması ilgimi çekiyor. Benim resimlerim vücudun psiko-coğrafi durumunu teşhir ediyor. Sanırım herkes bu resimlerde kendisinden bir şeyler bulabilir!

Senin anatomik resimlerin çok eğlenceli. İlkokul sınıflarının duvarlarında asılı olsa hoş olurdu. Sence?
Resimlerimi eğlenceli bulduğuna sevindim. Eğer, ilkokullardaki eğitim daha kişilikli olsaydı resimlerimin o duvarlarda asılması da harika olurdu.

Senin mottonun babana ait olduğunu biliyorum. “Özgürlük, kendini disipline edebilmek için bir haktır.” Bu söz yaşamında sana ne kadar yardımcı oluyor?
Çok. Babam oldukça bilge bir adam.

Başka bilgece bir sözü var mı?
Bütün insanlar sıra dışıdır. Ama en sıra dışı işler sıradan kişilerden çıkar.

Kaos senin sanatında muhterem bir yere sahip. Sistemimiz bu durum karşısında alıngan olabilir. Gönlünü almaya ne dersin?
Düzen ve kaos da iç içedir. Düzene saygı duyuyorum ama kaosu da her zaman kucaklıyorum. Hayatımda karşılaştığım en güzel şeyler hep hatalardan ortaya çıkıyor.

Senin pipisinde ve kukusunda kalpleri olan insanlarını çok seviyorum. Sence o bölgelerimizde kalbimiz var mı?
İlginç olan her yerde insanların kalbi var.

Peki şu kelimler karşısında bize ne cümle kurarsın: Robot?
Emeği ifade eden Çekçe bir kelime. Aynı zamanda bir çeşit dans.

Dadaism…
Kurt Schwitters. Dadaizmin babası. Muhteşem bir hareket.

Tahta oyuncaklar…
Çok hoş.

Jimi Hendrix…
Dahi.

Underground müzik grupları…
Eskileri tercih ederim..

Televizyon…
Kötü bir bağımlılık ve zaman kaybı. “Kitlelerin afyonu” da denmiş zamanında. Aslında kötü programlar dışında televizyonla bir problemim yok. Hatta bir keresinde ekrana resim yapmıştım. Gördüğünüz gibi kanvas gibi de kullanıp yararlı bir şeyler yapabilirsiniz.

Londra…
Evim. Güzel vakit geçirdiğim yer.

İstanbul…
Sakinlikten çok uzak, renkli ve güzel bir şehir.

Whop Magazine

Perşembe, Kasım 09, 2006

İflah olmaz duvar kankası Banksy!






Yakalanma korkusunun ortaya çıkardığı adrenalin, şehrin gri ve sönük duvarlarını “özgürce” renklendirmenin ve sanatını açık alanda yüz binlerle paylaşmanın verdiği haz, pipolu ressam pozlarına girmeden sokak sanatı icra etmenin gururu… Ebeveynler her ne kadar “serserilik” olarak nitelendirse de günümüzde graffiti bir sanat akımı olarak kabul ediliyor. 1970’li yıllarda belirgin olarak ortaya çıkan bu duvar süsleme sanatı hala pek çok ülkede illegal olarak kabul edilse de, ruhunu duvarlara teslim eden özgür gençlerle baş edemeyen bazı belediyeler tarafından yavaş yavaş kabul görmeye başladı. Hatta ülkemizde bile graffiti sanatçılarına para verip şehrin sokaklarını şenlendiren belediyelere rastlamak mümkün.

Şimdilerde hip hop müziğiyle ve bol pantolon giyip ters şapka takan gençlerle özdeşleşen
graffiti sanatı kendi kahramanlarını yaratmayı başardı. On binlerce yıl önce mağara duvarlarına bizon resmi çizen graffitinin atalarını saymazsak, bugün ilk akla gelen “illegal” kahraman Banksy.

Kendisini gerilla sanatı yapan bir ‘anti’ olarak nitelendirmemiz yanlış olmaz. O, her ne kadar bir anti-kahraman olmayı tercih edip hiç ortalarda görünmese de, günümüzde özellikle gençler arasında bir kahraman haline gelmekten kurtulamadı. Bir yandan gaz maskeleriyle pozlar verip yüzünü, ismini, cismini saklamaya devam ederken, öte yandan hemen her gün bir gazetenin manşetini süslemekten de geri kalmıyor.

Gizem her zaman merak uyandırırmış. Tarih öncesi mağara resimlerinin sergilendiği bir sergide eserlerin orijinalleri yerine kendi eserlerini koyan, süpermarket arabası kullanan bir mağara adamı çizen, şımarık popçu Paris Hilton’un CD’lerini kendi korsan CD’leriyle değiştiren, Filistin ve İsrail’i ayıran duvarın üzerine protesto etmek amacıyla deniz manzaralı graffitiler çizen, CIA tarafından tehdit edildiğini iddia eden, İngiltere sokaklarını bezeyen 300 küsur graffitisi yetmezmiş gibi dünyanın birçok ülkesinin duvarlarında izini bırakan bu esrarlı adam kim?

Büyük olasılıkla kendisini tanımanın, eserlerini anlamaktan geçtiğini düşünen bu yeni yüzyıl dehasına kulak verelim. Madem şimdilik ismi bir muamma, biz de onun neler yaptığına bakalım ve hayret etmeye devam edelim. Her şeyden önce, şehrin duvarlarına şablonlar kullanarak birbirinden etkileyici çizimler ortaya çıkarmanın kahramanlık olarak nitelendirilmesini tuhaf karşılayabilirsiniz. Bu durumda size karşı iki teşhis koyabiliriz. Ya graffiti yapmanın ne kadar tehlikeli bir iş olduğundan haberiniz yok ya da çok kıskançsınız!

Sonuçta özel ya da kamu mülkiyetine ait olan duvarlara yapılan graffitiler söz konusu. Risk burada başlıyor. Bu duvarlar, graffiti savaşçılarının babasının malı değil, dolayısıyla kanunlar burada devreye giriyor ve ne kadar güzel olursa olsun duvarları konuşturmayı yasaklıyor. Söz konusu olan kişi Banksy olunca, tehdit ikiye katlanıyor. Çünkü o, bu duvarlara Mickey Mouse çizmiyor. Kimi zaman gözleri kapalı tutkuyla öpüşen Bush ve Saddam Hüseyin’i resmediyor kimi zaman elinde taş yerine bir buket çiçek fırlatan bir protestocuyu… Dolayısıyla onun eserleri renkli, estetik ve esprili olduğu kadar kimileri için oldukça rahatsız edici.

Dünyanın önde gelen müzelerine elini kolunu sallayarak girip orijinal sanat eserleri yerine kendi eserlerini koyan bu gözü kara adama “gerilla” denmesi de buradan kaynaklanıyor. Ama aklınıza yüzü kırmızı maskeli, elinde bomba olan gerillalar gelmesin. Onun maskesi bir maymun suratından oluşuyor ve elinde de genellikle şablonları oluyor. Buna rağmen girip de çıkamayacağı bir yer olmaması kendisine duyulan hayranlığı artırıyor.

Banksy’nin en büyük derdi savaşlar ve tüketim toplumuyla ilgili. İngiltere’de işlek bir caddenin duvarında polis memurlarını öpüştürmesi de tıpkı elinde çiçek fırlatan protestocu gibi şiddet karşıtlığı özleminin bir yansıması. Barışa dair en büyük eseri ise bugün savaşla anılan Ortadoğu topraklarında. Filistinlilerin karşı çıkmasına rağmen, Berlin’deki yıkılan “utanç” duvarının neredeyse 10 katı büyüklüğünde bir duvarın İsrail-Filistin sınırına inşa edilmesi Banksy’yi de rahatsız etmiş. O ilk defa kendisi için tuval olan bir duvarın yapımına karşı. Elbette protestosunu da kendi diliyle gerçekleştiriyor. Elinde uçan balonlar olan bir kız çocuğu, duvarın “öte” yanına geçebilmeyi simgeliyor. Duvarın “öte” tarafındakilere, her zaman gördükleri şehir yerine bir dağ manzarası sunuyor.

Banksy’nin en çok konuşulan eserleri arasında yer alan bu çalışmalar sırasında, Filistinli yaşlı bir adamla arasında geçen diyalog da ilginç. Banksy, duvardaki manzara çalışmasını bitirdikten sonra yanına yaşlı bir adam gelir ve duvarı çok güzel yaptığını söyler. Bunu övgü olarak algılayan Banksy de ona teşekkür eder. Oysa yaşlı amcanın derdi başkadır ve çok da nettir: “Ama biz duvarın güzelleşmesini istemiyoruz ki, hiç olmasın istiyoruz.”

Kahramanımızın son bombası ise gerçekten takdir edilmeyecek gibi değil ve direkt tüketim çılgınlığının sembolünü hedef alıyor. İngiltere’nin beş büyük müzik mağazasına girerek, çiçeği burnunda şarkıcı Paris Hilton’un CD’lerini kendi hazırladığı CD’lerle ustalıkla değiştiriyor. Elbette kapakta yine Paris’in şuh fotoğrafı var ama Banksy’nin ince zekasından nasiplenmiş bir şekilde. CD’yi satın alan Paris hayranlarını ise bir sürpriz bekliyor: Banksy’nin hazırladığı şarkılar! Evet, özellikle “Ben ne iş yaparım?” adlı şarkı, bizim şımarık sosyete kızını anlatmak için ideal bir parça. Elbetteki bu büyük “saldırı” karşısında manşetler bir kez daha Banksy ile süsleniyor: “Esrarengiz graffiti gerillası bu kez Paris’i hedef aldı!”

Görünen o ki; isminin popüler olmasını istemeyen Banksy gerçek kimliğini sakladıkça, hayranları her geçen gün artmaya devam edecek. Duvarlarda görülen espirili, sivri ve düşündürücü her resim karşısında heyecanlanılıp “Banksy bizim mahalleye de uğramış” diye şehir efsaneleri yaratılacak. Küçük çocuklar geceleri evlerinin karşısındaki duvarı gözetleyip bu gizemli adamı bekleyecek ve büyüyünce graffitici olmak isteyecek. Şimdi duvar ve sprey ikilisini yasaklayan otoriteler, yarın onun eserlerini baş tacı edecek ve dünyanın tüm şehirleri Banksy Açıkhava Müzesi’ne dönüşecek. Demedi demeyin…

Whop