Londra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Londra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Şubat 09, 2010

glass mag



Lansmanını Londra Moda Haftası kapsamında ünlü Liberty'de yapan yeni kültür-sanat-moda dergisi Glass Magazine'in ilk sayı kapağını yayınlamaktan gurur duyarım efendim. Bizim gibi mekana uzak diyarlarda yaşayan tipler için içerikten yararlanabileceğimiz şöyle bir güzellik de yapmışlar:

glassmagazine.co.uk

Çarşamba, Ocak 20, 2010

sanat böcüğü martin






Kim bu Young British Art jenerasyonu? Ne yer,ne içer, Britanya'nın neresinde yaşar, kafalarının içini neyle doldurur da böyle işler çıkarırlar? Opus Art'tan gelen bültende Martin Maloney'e de yer verilmiş. Sorularımın bi kısmına bu sayede yanıt alabildim. Mesela Maloney, Goldsmith'ten mezun olmuş. (Londra'da Goldsmith mezunu sanat yönetmeni bi Türk çocukla tanışmıştım. Boş evleri sahiplerinden habersiz insanlara 'kiralıyor' hatta buraları squat'a çevirip içinde yaşayanlardan kira almaya devam ediyordu. Facebook'umda var mı aceba kendisi, okuyo mudur:p) Neyse, ne yapılır da bu Genç Britişçilerden olunurda kaldım. İşte St Martins ya da Goldsmith mezunu olunur, Saatchi'de, ICA'da sergi açılır ve büyük olasılık Shoreditch'te yaşanıp kutusu 4 poundluk mix noodle'lardan yenir.

Pazartesi, Aralık 28, 2009

Fabrikatör Sickboy





Bu başka Sickboy. Trainspotting'in akılları baştan alan Sickboy'u değil. Bristollü graffiti artisti, Londra'da eski bir halı fabrikasında "Logopop" adlı sergisini 16 Aralık'ta açtı. Artistin geçen yıl yine Londra'da açtığı "Stay Free" sergisi büyük ilgi görmüştü. Bir graffiti artisti ne takip eder, ne izler, ne dinler, nelerden beslenir... Meraklıları için Sickboy'un Ağustos 2008'den beri güncellediği blogu samimi bir kaynak.

/thesickboy.com/blog/

Salı, Eylül 01, 2009

Jasper Joffe: "Oh be, yeniden doğdum!"




Jasper Joffe. Bu ismi yazın bir kenara. Ne de olsa her gün bir manyakla karşılaşmıyoruz. Sevgilisi onu terk etti diye, O da galerisini terk ediyor. Geçmişe ait nesi var nesi yoksa satışa çıkarıyor. Sevgilisinden kalan mektuplar da dahil... Neymiş? Yeniden doğacakmış. Yaşı kaç? 33. Hz. İsa yeniden doğduğunda kaç yaşındaydı? 33. Tövbeler olsun.


Kimse hayatından süper memnun değil ve herkes zaman zaman değişikliklere ihtiyaç duyuyor. Sence sahip olduğun ne varsa satmak, yeni bir hayata başlamak için iyi bir yol mu?
Bence herkes öncelikle kendine şu soruyu sormalı: Hayata bir kez geliyorum. Peki mutlu olduğum şeyleri mi yapıyorum? Eğer sorunuzun cevabı “hayır”sa yaşamınızı değiştirmeli ve içine hapsolduğunuz alışkanlıklarınızdan kurtulmalısınız. Korkulacak bir şey yok. Tam tersine, değişim demek, heyecan ve yenilik demek.

Eski kız arkadaşın senin için, tüm hayatını silecek kadar önemli miydi?
Kesinlikle, o benim için çok önemli biri. Bence aşk, yaşamın en derin parçası. Keşke sevdiğim kadar sevilebilseydim de... Eğer sevgilimi de resme önem verdiğim kadar önemseseydim ve zaman ayırsaydım, eminim onu hiç kaybetmezdim.

Çok güçlü ve farklı bir kişiliğin var. Çocukluk hikayen nedir? Mutlu bir çocuk muydun?
Mutlu bir çocuktum, teenage olana kadar! Sonra gelecek için gereğinden fazla kaygılanmaya başladım. Bilirsin işte, büyüyünce ne olacağım, nasıl görüneceğim gibi sorulara fazlasıyla takıktım. Ayrıca çok utangaçtım. Yeni arkadaş edinemezdim. Ama her zaman ne istediğini bilen biri oldum.

Ailen artist olman için seni destekledi mi?
Evet.

Artist olmasan ne olurdun?
Dünyayı değiştirebilecek herhangi biri. Eğer politikacılar gerçekten bu işi becerebilseydi, politikacı olmak isterdim. Ama insanlara ne yapmaları gerektiğini söylemekten hoşlanmıyorum. İnsanların kendi kararlarını almasından yanayım.

Biraz da resimden konuşalım... Resim yapmak nasıl bir süreci kapsıyor?
Kahve içmek, öğle yemeği, dergi karıştırmak, film izlemek, arkadaşlarla muhabbet, aşık olmak ve ayrılmak. Bunların hepsi sürecin birer parçası.

Türkiye sanat sahnesi hakkında bi fikrin var mı?
Maalesef Türkiye’ye hiç gitmedim. Bir fikrim yok. Günün birinde ülkenizi ziyaret etmeyi çok isterim.

Ortalama bir günün nasıl geçiyor?
Suratsız uyan, müsli ye, duş al, New Yorker oku, duş al, stüdyoya kapan, uyu, kızı okuldan al, 2 saat otobüs yolculuğu çek, Çin yemeği ye, duş al, televizyon seyret, Londra’yla ilgili kitaplar oku...

Satışa çıkardığın Kitchenaid Mikser’in anısı nedir?
Babam Christmas için biraz harçlık vermişti. Ben de tüm paramla o mikseri aldım. Çünkü en sevdiğim şey sevgilime kek yapmaktı ve yumurta çırpmak için miksere ihtiyacım vardı.

www.jasperjoffe.com

devamı monomundo.com'da.

Salı, Temmuz 14, 2009

Singer geldi, Urban'a veda.






Londra'da eşi dostu kardeşi kayını olanlar! Şimdi Urban indiriminden birkaç parça sipariş vermenin tam sırası. Ben indirim reyonunda pek bir şey göremedim. Aklım yeni sezondan ve 315 Ingiliz sterlininden satışa sunulan şu cicilerde kaldı. Peki pintiliğim yüzünden bu elbiselerden vaz mı geçeceğim? Hayır. Yeni hedefim, babamın doğum günü hediyesi olarak aldığı Singer Fashion dikiş makinamı iyice kurcalayıp şekil 3'te görülen gri ve kırmızının muhteşem uyumundan ibaret iri printli belden kemerli çaktırmadan yandan cepli elbiseyi dikmek. Becerebilirsem siparişlerinize açığım. Yabancı değilsiniz, size 50 pound olur!

Perşembe, Temmuz 02, 2009

Rock’n Roll ruhuyla Topshop!

Sinemanın asi çocuğu Johnny Depp, Babyshambles ön adamı Pete Dhorety ve The Killers’tan Jamie Hence derken podyumların kıdemli süper modeli Kate Moss, yaşam tarzını sevgili seçimiyle biraz olsun ortaya koyanlardan: Asalet şu kenara bize rock’n roll ruhu gerek!

Dünyanın en çok rağbet gören markalarından biri olan Topshop’un moda tasarımcıları arasında yer almak için illa Londra Moda Okulu’ndan mezun olmanız gerekmiyor. Keşke gerekseydi, şansımız biraz olsun artabilirdi. Onun yerine buğulu bakışlarınız, uzun bacaklarınız ve bütün gözleri üzerine toplayan kişilik sahibi bir giyim tarzınız varsa da olur. Kate Moss gibi.


Neredeyse 8 sezondur Topshop’la işbirliği içinde olan süper model Kate Moss’un yeni koleksiyonu Christmas bahanesiyle vitrinlerdeki yerini aldı. Yeni tasarımların tanıtım modelliğini de tabii ki 34 yaşını geride bırakan Kate’in kendisi üstlendi. Fotoğrafçı ikilisi Mert ve Marcus elinden çıkan karelerde asi modelin dumanlı gözleri ve yataktan yeni kalkmış imajı yaratan dağınık saçları yeni kreasyonun da ruhunu yansıtıyor: Rock’n roll-glam.


Moda üzerine verdiği söylevlerde dışarı çıkarken özellikle hazırlanmadığını, o anki duruma göre eline geçeni giyindiğini söyleyen Kate’e inanasımız gelmiyor tabii ki. “Sıkça çıktığım seyahatler sayesinde kocaman bir vintage koleksiyonu oluşturdum. Severek giyindiğim bir sürü 2. el kıyafetim var ki her birinin ayrı bir hikayesi olduğuna inanıyorum.” diyen Kate, son koleksiyonunu hazırlarken dünyanın her bir köşesinde karşısına çıkan vintage kıyafetlerden de etkilenmiş. Demek oluyor ki modelin ikinci el kıyafetlere olan düşkünlüğü Yılbaşı gecesi birçoğumuzun Audrey Hepburn ya da Marilyn Monroe’ya dönüşeceğinin bir sinyali olabilir.


Yeni Kate Moss Topshop, eskilerin nezih sadeliğinin yanında şimdinin rock’n roll ruhunu da ortaya koyuyor. Kate’in ikonik rock’n roll görünüşü yırtık jeanslere ve skinny deri pantolonlara yansıyor. Işıltılı tşörtler, vintage etkileşimli bluzler ve süslemeli detaylardan oluşan pantolonların yanında üste iki beden büyük tiftik yününden kazaklar da “soğuk” ve “şıklık” ikileminden bizi kurtarıyor ve “Şık kadın da üşür” sloganını literatüre kazandırıyor.


Yeni koleksiyonda yer alan tüm parçalar aslında Kate’in kendi dolabının bir yansıması. Modelin geçtiğimiz haftalarda pazar çantasıyla sokakta dolaşması manşetlerde yer aldıktan sonra tanesi 2 pounda satılan bu çantaların satışında patlama yaşanmıştı. Yani buna “Kendi stilini kendin yarat” dolabı da diyebiliriz.


İşinden ziyade özel hayatıyla gündemde olan ve etrafa göre değil, kafasına göre takılmayı tercih eden Kate, sıra giyinmeye geldiğinde de yanlızca içinde bulunduğu ruh haline bakıyor. Sonradan yaratılmış bir kimlik yerine, kendi zevkine göre giyinen Kate Moss’un aşırı ve keskin duran tarzını çok sevmemizin altında modelin bizzat kendisini bulmamız saklı olabilir.

Çarşamba, Nisan 08, 2009

Rock’n Roll ruhuyla Topshop!




Dünyanın en çok rağbet gören markalarından biri olan Topshop’un moda tasarımcıları arasında yer almak için illa Londra Moda Okulu’ndan mezun olmanız gerekmiyor. Keşke gerekseydi, şansımız biraz olsun artabilirdi. Onun yerine buğulu bakışlarınız, uzun bacaklarınız ve bütün gözleri üzerine toplayan kişilik sahibi bir giyim tarzınız varsa da olur. Kate Moss gibi.


Neredeyse 8 sezondur Topshop’la işbirliği içinde olan süper model Kate Moss’un yeni koleksiyonu Christmas bahanesiyle vitrinlerdeki yerini aldı. Yeni tasarımların tanıtım modelliğini de tabii ki 34 yaşını geride bırakan Kate’in kendisi üstlendi. Fotoğrafçı ikilisi Mert ve Marcus elinden çıkan karelerde asi modelin dumanlı gözleri ve yataktan yeni kalkmış imajı yaratan dağınık saçları yeni kreasyonun da ruhunu yansıtıyor: Rock’n roll-glam.


Moda üzerine verdiği söylevlerde dışarı çıkarken özellikle hazırlanmadığını, o anki duruma göre eline geçeni giyindiğini söyleyen Kate’e inanasımız gelmiyor tabii ki. “Sıkça çıktığım seyahatler sayesinde kocaman bir vintage koleksiyonu oluşturdum. Severek giyindiğim bir sürü 2. el kıyafetim var ki her birinin ayrı bir hikayesi olduğuna inanıyorum.” diyen Kate, son koleksiyonunu hazırlarken dünyanın her bir köşesinde karşısına çıkan vintage kıyafetlerden de etkilenmiş. Demek oluyor ki modelin ikinci el kıyafetlere olan düşkünlüğü Yılbaşı gecesi birçoğumuzun Audrey Hepburn ya da Marilyn Monroe’ya dönüşeceğinin bir sinyali olabilir.


Yeni Kate Moss Topshop, eskilerin nezih sadeliğinin yanında şimdinin rock’n roll ruhunu da ortaya koyuyor. Kate’in ikonik rock’n roll görünüşü yırtık jeanslere ve skinny deri pantolonlara yansıyor. Işıltılı tşörtler, vintage etkileşimli bluzler ve süslemeli detaylardan oluşan pantolonların yanında üste iki beden büyük tiftik yününden kazaklar da “soğuk” ve “şıklık” ikileminden bizi kurtarıyor ve “Şık kadın da üşür” sloganını literatüre kazandırıyor.


Yeni koleksiyonda yer alan tüm parçalar aslında Kate’in kendi dolabının bir yansıması. Modelin geçtiğimiz haftalarda pazar çantasıyla sokakta dolaşması manşetlerde yer aldıktan sonra tanesi 2 pounda satılan bu çantaların satışında patlama yaşanmıştı. Yani buna “Kendi stilini kendin yarat” dolabı da diyebiliriz.


İşinden ziyade özel hayatıyla gündemde olan ve etrafa göre değil, kafasına göre takılmayı tercih eden Kate, sıra giyinmeye geldiğinde de yanlızca içinde bulunduğu ruh haline bakıyor. Sonradan yaratılmış bir kimlik yerine, kendi zevkine göre giyinen Kate Moss’un aşırı ve keskin duran tarzını çok sevmemizin altında modelin bizzat kendisini bulmamız saklı olabilir.

Kaynak: Whop

Cumartesi, Ocak 17, 2009

Nathan Nathan


Kanadalı genç artist Nathan James’in renkli dünyasından haberdar olanlar, geçtiğimiz yılı Pleasure Island’da geçirmenin keyfini yaşadılar. Zira pılını pırtısını toplayıp kendini Londra’ya atan Nathan’nın gizli adasında şirin mi şirin, güzel mi güzel kızlar, göz alıcı renkler, zevkli kolajlar ve kısaca pop-art’ın materyale güzelleme yapan eğlenceli dünyası var. Biz onu Kaunter Kulture ve Pleasure Island sergileriyle keşfettik. Geleneksel yağlı boya resmi, üzerine silkscreen ve stenciling gibi teknikler kullanarak başka birşeye dönüştürmesini sevdik. O da bizi çok sevdi. Bakınız lokum gibi çocuk.

Neden New York, Barselona ya da Sidney değil de Londra?
Benim için New York, Los Angelas ya da Londra bir... Aslında ben yarı Amerikalıyım ama onların tuhaf göçmenlik yasaları yüzünden vatandaşlık hakkı ya da en azından yeşil kart bile edinemiyorum. Gerçi, ben İngiliz kültürüne deli gibi aşığım. Her halükarda yaşamak için tercih edeceğim yer Londra olurdu.

Ne çeşit bir kültür şoku yaşadın Londra’nın sanatsal ortamıyla karşılaşınca?
Londra’ya yerleşmeden sekiz ay önce Kanada’nın kuzeyindeki Ontario şehrine taşınmıştım. Ailemin orada, oldukça izole edilmiş bir bölgede, kullanılmamaktan dolayı yıkılmaya yüz tutmuş bir moteli var. İşte orayı stüdyo yapmaya karar vermiştim. Bunun için badana boya işlerini halledip biraz para biriktirmem gerekiyordu. Sonuçta orayı yaptığım işleri sergileyecek bir sanat galerisine dönüştürmek istiyordum. Tabii belime kadar gelen karın içinde, sakallı suratımla bir artistten ziyade mağara adamına dönüverdim ve kargaların bile uğramadığı bir şehirde sanat galerisi açmanın çok da mantıklı olmadığını fark edip kendimi funky Hackney’de buluverdim. Yaşadığım kültür şokunu sen tahmin et!

Hey, Hackney’de çok fazla Türk yaşıyor. Sen Türk kültürünün izlerini fark ettin mi orada?
Benim ilk ev sahibim Türk’tü ve harika bir insandı. Ne zaman Türkiye’ye gitse, dönüşte mutlaka bize en iyi Türk lokumlarından getirirdi. Uzun zaman ismini Jim zannetmiştim, ama meğer Cem’miş.

İngiltere’ye ilk geldiğinde Ulusal Sağlık Merkezi’nin Seks Sağlığı bölümünde çalıştığının duyumlarını aldık. Senin illustrasyonların hakikaten de çok seksi! Nasıl bir etkileşim var bu iki iş arasında?
Hahaha! Bu duyumu nereden aldığın konusunda hiçbir fikrim yok doğrusu. Gerçekten de birkaç yıl önce USM’de çalışmıştım. Tanrım, nereden duydun ki! Her neyse, seks sağlığı aslında düşündüğün kadar da seksi bir konu değil ama insanların ciddiye alması gereken çok önemli bir konu. Özellikle gençleri bu konuda elden geldiğince bilinçlendirmek gerekiyor. Ben o bölümde çalışırken çeşitli broşürler hazırlamıştım. İki kişiyi bile AIDS olmaktan kurtardıysam ne mutlu bana.

Dünyanın en büyük modern sanat galerilerinden Tate Modern bu yaz dış duvarlarını “street art”a açtı. Sokak sanatının, bu denli popüler ve kabul görür duruma gelmesini nasıl değerlendiriyorsun?
Dürüst olmak gerekirse, sokak sanatı görmek için sanat galerisine gitmek, kaplan görmek için hayvanat bahçesine gitmeye benziyor. Safari şansınız yoksa neden olmasın... Eğlenceli tabii ki ama bir o kadar da “güvenli” sanat. O arkadaşlar umarım işlerini milyon dolarlara dönüştürebilirler. Bana sorarsanız bu kadar kabul görüyor olması sokak sanatının sarsıcı ruhunu köreltiyor.

Oyuncakları sever misin?
Çok.

Oyuncak kameraları?
Oldukça havalı buluyorum, harikalar. Ben fotoğraf makinamı yanımdan hiç ayırmam. Click, click... Her şeyi, her yeri... Sonra da hepsini Facebook’a yüklerim.

Dondurma mı lokum mu?
Lokum.

(http://www.ndjames.com/)

Whop Magazine January '09

Cumartesi, Ağustos 02, 2008

Street Art At Tate





"Now, we are outside of the museum. One day we will be inside" Blek

A big cheer for Tate please not only just because of making us happy but also coming up with those wonderful street art works on its external walls. Have a bottle of Peroni or Efes depends on your flavor and settle down on the Millenium Bridge to see how changes iconic Tate façade by “vandalism”.

There are also various events such as Street Art Walking Tour, Street Art Talks which are all free (but you need to be there a bit early because only first comers be able to get in to Starr Auditorium), Street Art Films and Graffiti Research Lab.

As Blek Le Rat’s told us “Street Art is a present that we give to people for free” all the events are free. Let’s own it.

Londra-İstanbul illüstrasyon halleri






David Shillinglaw. Başlı başına bir yetenek. Yeterli değil tabii, harika demeliydik! Londra’nın göbeğinden çıkan bu olağanüstü illustrator geçtiğimiz aylarda sessiz sedasız İstanbul’a geldi, Siemens Galeri’de işlerini sergiledi ve aynı sessizlikte Londra’ya döndü. Genç sanatçıyla Old Street’te ayaküstü karşılaşıp küçük bir röportaj için kandırmaksa başlı başına bir şanstı. David’e yönelttiğimiz sorulardan öğrendik ki bizim her yerimizde kalbimiz varmış.


Henüz çok genç olmana rağmen son iki yıldır birçok sergide senin isminle karşılaşıyoruz. Hayır, bu durumdan hiç şikayetçi değiliz ama sanat sepet olaylarıyla ilişkin ne zaman başladı? Çok eski olmasa gerek?
Aslına bakarsan biraz eski diyebiliriz. En azından benim hatırlayabildiğim kadar eski…

Peki bu ilişki nasıl başladı?
Kendimi eğlendirmek için çizmeye başlamıştım ama iş olarak da gayet güzel gidiyor! Nasıl başladığının bir cevabı da yok aslında. İçinizden bir ses “yarat” diyor, sizi dürtüyor.

İşlerinde hangi teknikleri kullanıyorsun?
Kitaplara ve kağıt parçalarına küçük çizimler yapmayı seviyorum. Özellikle eski kitaplara… Sürekli sahafları dolaşıp ikinci el kitaplar alıyorum. Bunlar benim için vazgeçilmez çizim alanları… Çizerken her nevi kalem kullanıyorum. Keçeli kalemler, tip-ex’ler, boyalar… Elimin altında ne varsa işte.

Kapılar, kutular…
Ne bulursam. Geniş alanlarda çalışmayı da seviyorum. Sprey boyalar ve markerlar bunun için ideal. Aslında o an elimin altında ne varsa onu kullanıyorum diyebiliriz. Bu arada screen printing de seviyorum. Haritalar ve diyagramlardan da oldukça yararlanıyorum. Dünya üzerinde bir yerin ya da insan vücudunda bir parçanın çizgiler, paternler ve sembollerle yeniden yaratılmasından hoşlanıyorum.

Resimlerine oldukça sade çizgiler ve basit teknikler hakim. Hayal gücün dışında hiçbir şey karmaşık değil. Sadelik sözcüğü kulağa nasıl tınlıyor?
Bana hoş geliyor. Zaten benim işlerimin temelini karmaşık şeylerin kırılıp dökülerek en basit dile ve forma dönüştürülmesi oluşturuyor. Evrensel dil denen şeyden hoşlanıyorum. Resimlerim herkese farklı bir şey ifade etse de, umarım ki en nihayetinde herkes tarafından anlaşılıyor. Anlamaya çalışmayanı da en azından eğlendiriyor.

Mükemmelliyetçilik ve hatalar senin sanatında nasıl yer alıyor? Sen hangisini tercih edersin? Dürüst ol lütfen.
Dürüstçe: İkisi her zaman el ele. Mükemmel kusurlar güzeldir.

Klasik sanatçı sorusu: Efendim, çizerken nelerden etkilenirsiniz?
Klasik sanatçı cevabı: Her şeyden etkilenebilirim. Herhangi bir şarkı, yemek, diyalog, sokakta bulduğum bir şey… Bu sorunun cevabı günden güne değişir.

“Neden?” sorusunu sever misin?
“Nasıl?” sorusunu tercih ederim.

İnsan vücudunu çok iyi tanıyorsun. Hiç doktor olmayı düşünmüş müydün?
Anatomik diyagramlardan her zaman çok hoşlandım ama doktor olmayı düşünmemiştim. Ama insan vücudu gibi karmakarışık bir yapının parçalara bölünüp açıklanması ilgimi çekiyor. Benim resimlerim vücudun psiko-coğrafi durumunu teşhir ediyor. Sanırım herkes bu resimlerde kendisinden bir şeyler bulabilir!

Senin anatomik resimlerin çok eğlenceli. İlkokul sınıflarının duvarlarında asılı olsa hoş olurdu. Sence?
Resimlerimi eğlenceli bulduğuna sevindim. Eğer, ilkokullardaki eğitim daha kişilikli olsaydı resimlerimin o duvarlarda asılması da harika olurdu.

Senin mottonun babana ait olduğunu biliyorum. “Özgürlük, kendini disipline edebilmek için bir haktır.” Bu söz yaşamında sana ne kadar yardımcı oluyor?
Çok. Babam oldukça bilge bir adam.

Başka bilgece bir sözü var mı?
Bütün insanlar sıra dışıdır. Ama en sıra dışı işler sıradan kişilerden çıkar.

Kaos senin sanatında muhterem bir yere sahip. Sistemimiz bu durum karşısında alıngan olabilir. Gönlünü almaya ne dersin?
Düzen ve kaos da iç içedir. Düzene saygı duyuyorum ama kaosu da her zaman kucaklıyorum. Hayatımda karşılaştığım en güzel şeyler hep hatalardan ortaya çıkıyor.

Senin pipisinde ve kukusunda kalpleri olan insanlarını çok seviyorum. Sence o bölgelerimizde kalbimiz var mı?
İlginç olan her yerde insanların kalbi var.

Peki şu kelimler karşısında bize ne cümle kurarsın: Robot?
Emeği ifade eden Çekçe bir kelime. Aynı zamanda bir çeşit dans.

Dadaism…
Kurt Schwitters. Dadaizmin babası. Muhteşem bir hareket.

Tahta oyuncaklar…
Çok hoş.

Jimi Hendrix…
Dahi.

Underground müzik grupları…
Eskileri tercih ederim..

Televizyon…
Kötü bir bağımlılık ve zaman kaybı. “Kitlelerin afyonu” da denmiş zamanında. Aslında kötü programlar dışında televizyonla bir problemim yok. Hatta bir keresinde ekrana resim yapmıştım. Gördüğünüz gibi kanvas gibi de kullanıp yararlı bir şeyler yapabilirsiniz.

Londra…
Evim. Güzel vakit geçirdiğim yer.

İstanbul…
Sakinlikten çok uzak, renkli ve güzel bir şehir.

Whop Magazine

Perşembe, Kasım 09, 2006

İflah olmaz duvar kankası Banksy!






Yakalanma korkusunun ortaya çıkardığı adrenalin, şehrin gri ve sönük duvarlarını “özgürce” renklendirmenin ve sanatını açık alanda yüz binlerle paylaşmanın verdiği haz, pipolu ressam pozlarına girmeden sokak sanatı icra etmenin gururu… Ebeveynler her ne kadar “serserilik” olarak nitelendirse de günümüzde graffiti bir sanat akımı olarak kabul ediliyor. 1970’li yıllarda belirgin olarak ortaya çıkan bu duvar süsleme sanatı hala pek çok ülkede illegal olarak kabul edilse de, ruhunu duvarlara teslim eden özgür gençlerle baş edemeyen bazı belediyeler tarafından yavaş yavaş kabul görmeye başladı. Hatta ülkemizde bile graffiti sanatçılarına para verip şehrin sokaklarını şenlendiren belediyelere rastlamak mümkün.

Şimdilerde hip hop müziğiyle ve bol pantolon giyip ters şapka takan gençlerle özdeşleşen
graffiti sanatı kendi kahramanlarını yaratmayı başardı. On binlerce yıl önce mağara duvarlarına bizon resmi çizen graffitinin atalarını saymazsak, bugün ilk akla gelen “illegal” kahraman Banksy.

Kendisini gerilla sanatı yapan bir ‘anti’ olarak nitelendirmemiz yanlış olmaz. O, her ne kadar bir anti-kahraman olmayı tercih edip hiç ortalarda görünmese de, günümüzde özellikle gençler arasında bir kahraman haline gelmekten kurtulamadı. Bir yandan gaz maskeleriyle pozlar verip yüzünü, ismini, cismini saklamaya devam ederken, öte yandan hemen her gün bir gazetenin manşetini süslemekten de geri kalmıyor.

Gizem her zaman merak uyandırırmış. Tarih öncesi mağara resimlerinin sergilendiği bir sergide eserlerin orijinalleri yerine kendi eserlerini koyan, süpermarket arabası kullanan bir mağara adamı çizen, şımarık popçu Paris Hilton’un CD’lerini kendi korsan CD’leriyle değiştiren, Filistin ve İsrail’i ayıran duvarın üzerine protesto etmek amacıyla deniz manzaralı graffitiler çizen, CIA tarafından tehdit edildiğini iddia eden, İngiltere sokaklarını bezeyen 300 küsur graffitisi yetmezmiş gibi dünyanın birçok ülkesinin duvarlarında izini bırakan bu esrarlı adam kim?

Büyük olasılıkla kendisini tanımanın, eserlerini anlamaktan geçtiğini düşünen bu yeni yüzyıl dehasına kulak verelim. Madem şimdilik ismi bir muamma, biz de onun neler yaptığına bakalım ve hayret etmeye devam edelim. Her şeyden önce, şehrin duvarlarına şablonlar kullanarak birbirinden etkileyici çizimler ortaya çıkarmanın kahramanlık olarak nitelendirilmesini tuhaf karşılayabilirsiniz. Bu durumda size karşı iki teşhis koyabiliriz. Ya graffiti yapmanın ne kadar tehlikeli bir iş olduğundan haberiniz yok ya da çok kıskançsınız!

Sonuçta özel ya da kamu mülkiyetine ait olan duvarlara yapılan graffitiler söz konusu. Risk burada başlıyor. Bu duvarlar, graffiti savaşçılarının babasının malı değil, dolayısıyla kanunlar burada devreye giriyor ve ne kadar güzel olursa olsun duvarları konuşturmayı yasaklıyor. Söz konusu olan kişi Banksy olunca, tehdit ikiye katlanıyor. Çünkü o, bu duvarlara Mickey Mouse çizmiyor. Kimi zaman gözleri kapalı tutkuyla öpüşen Bush ve Saddam Hüseyin’i resmediyor kimi zaman elinde taş yerine bir buket çiçek fırlatan bir protestocuyu… Dolayısıyla onun eserleri renkli, estetik ve esprili olduğu kadar kimileri için oldukça rahatsız edici.

Dünyanın önde gelen müzelerine elini kolunu sallayarak girip orijinal sanat eserleri yerine kendi eserlerini koyan bu gözü kara adama “gerilla” denmesi de buradan kaynaklanıyor. Ama aklınıza yüzü kırmızı maskeli, elinde bomba olan gerillalar gelmesin. Onun maskesi bir maymun suratından oluşuyor ve elinde de genellikle şablonları oluyor. Buna rağmen girip de çıkamayacağı bir yer olmaması kendisine duyulan hayranlığı artırıyor.

Banksy’nin en büyük derdi savaşlar ve tüketim toplumuyla ilgili. İngiltere’de işlek bir caddenin duvarında polis memurlarını öpüştürmesi de tıpkı elinde çiçek fırlatan protestocu gibi şiddet karşıtlığı özleminin bir yansıması. Barışa dair en büyük eseri ise bugün savaşla anılan Ortadoğu topraklarında. Filistinlilerin karşı çıkmasına rağmen, Berlin’deki yıkılan “utanç” duvarının neredeyse 10 katı büyüklüğünde bir duvarın İsrail-Filistin sınırına inşa edilmesi Banksy’yi de rahatsız etmiş. O ilk defa kendisi için tuval olan bir duvarın yapımına karşı. Elbette protestosunu da kendi diliyle gerçekleştiriyor. Elinde uçan balonlar olan bir kız çocuğu, duvarın “öte” yanına geçebilmeyi simgeliyor. Duvarın “öte” tarafındakilere, her zaman gördükleri şehir yerine bir dağ manzarası sunuyor.

Banksy’nin en çok konuşulan eserleri arasında yer alan bu çalışmalar sırasında, Filistinli yaşlı bir adamla arasında geçen diyalog da ilginç. Banksy, duvardaki manzara çalışmasını bitirdikten sonra yanına yaşlı bir adam gelir ve duvarı çok güzel yaptığını söyler. Bunu övgü olarak algılayan Banksy de ona teşekkür eder. Oysa yaşlı amcanın derdi başkadır ve çok da nettir: “Ama biz duvarın güzelleşmesini istemiyoruz ki, hiç olmasın istiyoruz.”

Kahramanımızın son bombası ise gerçekten takdir edilmeyecek gibi değil ve direkt tüketim çılgınlığının sembolünü hedef alıyor. İngiltere’nin beş büyük müzik mağazasına girerek, çiçeği burnunda şarkıcı Paris Hilton’un CD’lerini kendi hazırladığı CD’lerle ustalıkla değiştiriyor. Elbette kapakta yine Paris’in şuh fotoğrafı var ama Banksy’nin ince zekasından nasiplenmiş bir şekilde. CD’yi satın alan Paris hayranlarını ise bir sürpriz bekliyor: Banksy’nin hazırladığı şarkılar! Evet, özellikle “Ben ne iş yaparım?” adlı şarkı, bizim şımarık sosyete kızını anlatmak için ideal bir parça. Elbetteki bu büyük “saldırı” karşısında manşetler bir kez daha Banksy ile süsleniyor: “Esrarengiz graffiti gerillası bu kez Paris’i hedef aldı!”

Görünen o ki; isminin popüler olmasını istemeyen Banksy gerçek kimliğini sakladıkça, hayranları her geçen gün artmaya devam edecek. Duvarlarda görülen espirili, sivri ve düşündürücü her resim karşısında heyecanlanılıp “Banksy bizim mahalleye de uğramış” diye şehir efsaneleri yaratılacak. Küçük çocuklar geceleri evlerinin karşısındaki duvarı gözetleyip bu gizemli adamı bekleyecek ve büyüyünce graffitici olmak isteyecek. Şimdi duvar ve sprey ikilisini yasaklayan otoriteler, yarın onun eserlerini baş tacı edecek ve dünyanın tüm şehirleri Banksy Açıkhava Müzesi’ne dönüşecek. Demedi demeyin…

Whop

Cuma, Eylül 22, 2006

Microdalga Fırın, Çim Biçme Makinesi ve Goldfrapp




Britanya Adası’nın şehir dışında, yeşillikler içindeki bir kulübesinden yükselen müzik sesleri nasıl olur sizce? Bir peri kızının lir çalmasını mı arzu edersiniz yoksa gayda sesleri mi? Tabii kulübe dediysek Heidi’nin dedesiyle birlikte önünde keçi otlattığı bir köy kulübesi düşünmeyin. İçerisi sizi yanıltır. Synthzerlar başta olmak üzere çağın manyetik seslerini içinde barındıran tüm aletler bu çatı altında. Berlin’in kaotik atmosferinin tersine büyük bir parti için ideal bir kır evi. Buradan yükselen çığlıklar ve erotik soundlar ise Goldfrapp’a ait.

Alison Goldfrapp ve Will Gregory ikilisi “Supernature” adlı albümlerini çıkaralı yine epey bir zaman oldu. Hatta İngiltere’nin medahar-ı iftiharı Coldplay’le birlikte çıktıkları 18 konserlik Avrupa turnesini de tamamladılar. Eski yılın son günlerinde Alison Goldfrapp, Madonna’ya sövmesiyle gündemdeydi. Madonna’yı son albümünde taklitçilikle ve hatta kati hırsızlıkla suçlayan Alison’un gözden kaçırdığı bir şey vardı: Stuart Price! Bu ay içinde İstanbul’a uğrayıp bir konser verecek olan Zoot Woman’ın has adamı olan Price, Madonna’nın tepeden bakan son albümü “Confessions On A Dance Flor”un prodüktörü olduğu kadar, Goldfrapp’ın aşağı yukarı Madonna’yla aynı dönemde çıkardıkları “Supernature” albümünün de prodüktörü. Haliyle iki albüm arasında Alison’un bahsettiği gibi bir benzerlik varsa bunun kabahatini Madonna’da değil Stuart Price’da aramak gerekli.

Neyse, dedikoduyu bırakıp ciddi konulara dönelim. Goldfrapp’ın müzikal yolculuğu 2000 tarihli “Felt Mountain” albümleriyle başladı. Kimileri için bu bazı grupların ilk albümlerinde yakaladıkları bir şanstı ve bu şans yüze bir kez gülerdi, kimine göre ise Goldfrapp daha iyisini yapabilirdi. Aslına bakarsanız bugüne kadar yayınladıkları üç albüm de birbirinden çok farklı. O nedenle hangisi daha iyi diye bir kıyaslamaya gitmek günah olmasa da mekruh sayılabilir.

İkilinin birliktelikleri ise çok eskilere dayanmıyor. Bir araya gelip de yıllarca müzik yaptıktan sonra güç bela bir albüm çıkaranlardan değil onlar. Sene 1999. İlk karşılaşma. Derin bir sessizlik. Şüpheci bakışlar ve karşısındakinin davranışlarını kodlayan iki farklı beyin. Sonra şiddetli bir çarpışma, patlama ve mekan değişir. Şimdi küçük bir oda. Yine sessizlik. Ama bu sessizlik temel iletişim biçimi olan konuşmanın yerine cızırtılı sesler ve buğulu bir vokalin kimi çığlık çığlığa kimi zaman ilahi okurcasına oluşturduğu bir sessizlik. Will ve Alison bir araya geldiğinde konuşma ihtiyacı duymuyor. “Konuşmuyorsun. Sadece müziğini yapıyorsun ve dünyanın en büyülü olayının içinde olduğunu farzediyorsun.” Diyor Alison.

“Supernature”da karşımıza işte bu sessizliğin mahsulü olarak içinde envai çeşit müzik aletinin bulunduğu bir kır evinden çıkıyor. Müzik aletlerinin arasına birkaç değişik boy çim biçme makinesi koymayı da ihmal etmeyin. Georgian tipi debdebeli bir şato beklemiyorsanız tabii. Amplifierların yanında mikrodalga fırın var. “Ve ekmek sandığı. Arkasında da dışarıda atların koşturduğu bir manzara.” İşte dekorasyonu bu sözlerle tamamlıyor Will. Synthesizerın sesine kuş cıvıltıları eşlik ediyor. Ve ortaya Berlin, New York ve Bristol arasında gidip gelen elektronik ve glam cross arası ortaya karışık bir Brit Pop çıkıyor.

Bu kadar tasviri boşuna yapmadık. Goldfrapp’ın “Supernature”ını dinlerken işte o kuş seslerini beyninizin derinliklerinde duyacak, sevgilinizle gelincikler arasında güneş dansı yapacak ve belki bir ayağı New York’ta bir ayağı Paris’te olan bir gökkuşağında kaydırak yapacaksınız. Ama “Ooh La La” sizi o ebemkuşağının tepesinden aşağı indirip Londra’da bir striptiz kulübüne götürecek. Kırmızı neon ışıkları; gövdesi zebra, fil ve belki tavuk ama kafaları insan olan tuhaf yaratıklar, kalabalık. Ve biraz ileride Alison striptiz yapıyor. Yırtık file çoraplarını çıkardığını hiç görmedik. Muhtemelen yine çıkarmayacak. “Ohhh La la la! İstediğim sadece parlak bir şehvet!”. Neye ihtiyacı olduğunu seksi bir matematik öğretmeni edasıyla dile getiren ve elinde cetveliyle üzerinize üzerinize gelen bu fena halde glam-pop parçasından “Love 2 C U” parçasına kadar kaçabilirsiniz. Bu kez, Alison’un kristal sesi ve tiz çığlıklarının eşliğinde buzdan bir kulübe gidiyoruz. Kirliden öte, bozuk hissi veren ritmler ise kulübün içinde sonsuz bir ışık ve ses huzmesi oluşturacak. Tabii bu sıralama albümü ortalardan bir yerlerden başlayıp, başa doğru dinleyen ve sonuna nasıl geldiğini anlayamayan teknik aksak kafalar için geçerli.

Albümün ilk üç parçasında tempo hiçbir şekilde düşmüyor. Belki vücudunuzun ritmi değişiyor. Ama “Ride A White Horse”u da atlattıktan sonra ferah ferah soluklanabileceğiniz parçalar geliyor. Kesik vokaller eşliğinde başlayan “U Never Know” dokunaklı ve içli bir parça. Albümdeki çoğu parça insana sanki dünyada günlük koşuşturmalar, yere tükürüp size omuz atan insanlar, kocaman kocaman gri plazalar ve klostrofobik, enformatik zengin mönülü ruh hastalıklarının kalmadığı ve hatta hiç olmadığı hissi uyandırıyor. Siz sanki bunlarla hiç karşılaşmamışsınız gibi sarı ayçiçek tarlaları arasında yüzünüzü yalayan hafif bir rüzgar eşliğinde uçurtmanızı uçuruyorsunuz. Borsanın dalgalanması, bitirme sınavları, şu saniye dünyanın her hangi bir yerinde patlayan bombalar ya da yarına yetiştirmeniz gereken bir yazı umurunuzda bile değil. İşte dünya böyle. Neşe ve keyif kaynağı bir gezegen burası. Ve hatta tüm uzaylılar da dost.

Son olarak Pawel Pawlikovski'nin son filmi "My Summer Of Love"dan bahsetmek gerek. Bafta Ödülleri'nde 'En İyi İngiliz Filmi' ödülü dışında 2004 Edinburgh Film Festivalinde, Standard British Film Awards'da ödüller alan ve birçok İngiliz eleştirmeninden tam not alan, iki lezbiyen kızın aşkı ekseninde dönen filmin etkileyici müzikleri de bizim ikilinin elinden çıkmış. Zaten küçük bir kasaba, orman, nehir ve yüksek dozda erotizm içeren bu filmin müziklerinin Goldfrapp’tan başkasına emanet edilecek olması düşünülemezdi.

Kopyalanmamış bir stil, her koşulda eğlence ve mutluluk ve tabuların yasak kelimeler söylenmeden bulunması, tiyatral sahne şovları, etkileyici görsellik ve seksüel abartı…’’Biz başardık. Çünkü sandığınızdan çok daha zekiyiz. Black Cherry albümünü yaparken biz hala kendimizi keşfetmeye çalışıyorduk. Oysa şimdi kendimizden eminiz.’’ . Alison’un bu sözlerinin üzerine Will şunları ekliyor: “Kendimizi ifade etmenin başka yollarını bulduk.’’ Kendi kurallarını yıkarken eğlenmek. İşte Goldfrapp’ın sırrı selameti...

basatap

Perşembe, Eylül 21, 2006

Narnia Günlükleri: Bir aslan, bir cadı ve bir gardrop!

Peter,Susan, Edmund ve Lucy adlı dört çocuk Londra’da geçirdikleri güzel günlerin ardından taşrada masallara layık bir evi olan Profesör Kirke’ün yanına gönderilirler. Bu seyahatin amacı, yaşadıkları şehir Londra’nın artık eskisi gibi güvenli olmamasıdır. Zira İkinci Dünya Savaşı ile birlikte Almanlar, Ada’nın merkezine hava saldırıları düzenlemeye başlamış ve özellikle küçük çocuklar için bu şehri yaşanmaz kılmışlardır. Henüz savaşlar, ırkçılık, vahşet ve Hitler gibi kavramlarla tanışmamış olan bu dört çocuk, yaşama ait kötü şeyleri Alman bombalarından değilse bile, onun sayesinde Profesör Kirke’ün evinde çıktıkları sıra dışı yolculukta tanıyacaktır.

Hikayenin örgüsü, çocuk deyince yakalamaca ve evcilikle birlikte ilk akla gelen oyunlardan biri olan saklambaç oyunuyla başlıyor. Siz çocuk olsaydınız saklambaç oynarken ilk nereye saklanırdınız? Gardrop doğru cevap. Belki siz her seferinde sobelenmiş olabilirsiniz ama bu dört afacan saklandıkları gardropta sihirli bir dünyayla tanışıyor: Narnia!

Filmde efsanevi bir aslan, büyülü dünya Narnia’nın kötü ve karanlık güçlerine karşı savaşıyor. Narnia ülkesini 100 yıl boyunca kara kışa mahkum eden kötü kalpli Beyaz Büyücü’ye karşı ise bizim ormanlar kralının mücadelesi yetersiz kalıyor. Kahinlere göre dört insanoğlu ortaya çıkarak Narnia’nın kış mevsiminden kurtarılmasında aslana yardımcı olacak. İyi ile kötünün destansı bir anlatımla çarpışacağı filmde kara kalpli Beyaz Büyücü’ye karşı gelecek dört insanoğlunun kimler olduğunu ise doğru tahmin ettiniz.

Kitapları dünya çapında 160 milyondan fazla satan C.S Lewis’nin 7 ciltlik ‘’Narnia Günlükleri’’ adlı romanından uyarlanan film, ‘’Yüzüklerin Efendisi’’ ve ‘’Harry Potter’’ gibi edebiyat klasiklerinin sinemaya uyarlanması furyasının içinde değerlendirilebilir. Zaten C.S Lewis ve ‘’Yüzüklerin Efendisi’’ serisinin yazarı J.R. Tolkien yakın arkadaşlar. Hatta ‘’Harry Potter’’ın yaratıcısı J.K Rowlings küçük büyücüsünün hikayesini yazarken ‘’Narnia Günlükleri’’nden yararlanmış.

Aynı zamanda eleştirmen olan yazar C.S Lewis, filme de ismini veren serinin ilk bölümü ‘’Narnia Günlükleri: Aslan, Cadı ve Dolap’’ı yayınladığında tarihler 1950 yılını gösteriyordu. Yazarın zaman içinde çağdaş bir peri masalı efsanesine dönüşen hikayesinin inandırıcılığı ise 1940’lı yıllarda bizzat İngiliz Ordusu’nun Nazi’lere yönelik hava saldırılarında yer almasından kaynaklanıyor. Kitap, yayınlandığı tarihlerde insanları 2. Dünya Savaşı’nın bombalarla dolu gerçeğinden koparıp, iyi ile kötünün mücadelesinin sürdüğü alternatif bir dünyaya götürüyor. Lewis’nin kurguladığı dünyanın inandırıcılık gücü de ayaklarının savaş gerçeğine basmasından kaynaklanıyor. Mücadele, umut, coşku ve ahlaki ikilemler Narnia evreninde de bizim dünyamızdakinden farklı değil.

Ama yazarın en büyük başarısı tüm bu gerçekliği Beatrix Potter’ın kitaplarındaki konuşan hayvanlar, Nesbit’in öykülerindeki büyülü serüvenler, Andersen Masalları’ndaki kötü kalpli kraliçe ile cüceler, yürüyen ağaçlar, konuşan hayvanlar ve mitolojik karakterlerle harmanlayıp sunmasında gizli.

Fantastik sinemanın güçlü yapıtları arasında yer alması beklenen filmin yönetmeni Andrew Adamson, Lewis’nin yapıtı için şu sözleri sarf etmiş:’’Dünyanın her yerindeki milyonlarca hayranı gibi, bu kitabın benim çocukluğumda çok önemli yeri oldu. Kitaptaki anlatım o kadar başarılıydı ki, çocukluk yıllarımda sanki Narnia gerçekten varmış gibi hissederdim.’’

Eski kuşak Adamson’un en büyük hayali, bu klasik öyküleri günümüzün yeni kuşak izleyici ve okur kitlelerine kitaptaki ‘’gerçekliği’’ ile tanıtmakmış. ‘’Shrek’’ ve ‘’Shrek2’’ filmlerine imza atarak başarısını Oscar’la tescilleyen Yeni Zelandalı yönetmen, bu amacı için yıllarca titizlikle çalışmış. ’Narnia Günlükleri: Aslan, Cadı ve Dolap’’ filminin yönetmen için en büyük farklılığı ise oyuncuların çizgi film karakterlerinden çıkıp gerçek aktörler olması. Bir nevi Adamson’un artık gerçek oyuncuların yönetmeni olduğunu söyleyebiliriz.

Orijinal ismi ‘’Chronicles of Narnia: The Lion, The Witch and Wardrobe’’ olan filmde Narnia’nın iklimini kışa çeviren Beyaz Cadı rolü için ilk önce Michelle Pfeiffer’a teklif götürülmüş. Bu iddialı filmde oynaması için tek teklif götürülen Pfieffer, ailevi nedenlerle filmde rol alamayınca, ‘’Young Adam’’, ‘’The Deep End’’ ve ‘’The War Zone ‘’ gibi yapıtlarda yer alarak bağımsız film takipçilerinin dikkat çeken kadın yıldızları arasında yerini alan Tilda Swinton rolü kapmış. Ancak Tilda’nın bu filmde yer almasının ardından Hollywood’un aranılan aktrisleri arasında yer alacağını öngörmek için kahin olmaya gerek yok. Oyuncu kadrosunda Tilda Swinton’un yanı sıra Georgie Henley, William Moseley, Skandar Keynes ve Anna Popplewell gibi çocuk oyuncular yer alıyor.

Öte yandan Nicole Kidman da uzun süre Beyaz Cadı Jadis olabilmek için yönetmene göz kırpmış. Rivayetlere göre Kidman, ‘’Narnia Günlükleri’’nin milyonlarca fanatik hayranı arasında yer alıyormuş. Oscar ödüllü oyuncuya kitabı, İngiliz Edebiyatı ve felsefe alanında lisans diploması olan annesi tanıtmış. Ve sinemanın buzdan kraliçesi sıfatını hakkıyla taşıyan güzel oyuncu, filmin setine de bir ziyarette bulunmuş ama bu ziyaretten eli boş dönmüş.

Fantastik edebiyat eserlerinin sinema uyarlamasında kullanılan başlıca ülke neresidir? Filmin çekimlerinin bir bölümünün yönetmen Andrew Adamson’ın anavatanı Yeni Zelanda’da yapılması akıllara ‘’Yüzüklerin Efendisi’’ ve ‘’King Kong’’ filmlerinin yönetmeni Peter Jackson’ı getiriyor. Jackson da Adamson gibi filmlerinin bazı sahnelerini ülkesinde çekerek, Yeni Zelanda film sektörünün gelişmesine katkıda bulunmuştu.

Filmin bizim ülkemizi ilgilendiren magazinsel boyutu ise Beyaz Cadı’nın dört kardeşi kandırmak için kullandığı şekerlemede gizli. İngiltere’nin önde gelen siyasi gazetelerinden The Independent’e bile manşet olan şekerleme bildiğimiz Türk Lokumu. Kar cadısı çocukları büyülemek için Türk Lokumu verirken, çocuklar da bu şekerlemeye bayılıp daha fazlasını istiyor. Bu sahne sayesinde İngiltere’de lokum satışlarının patlama yapacağı öngörülüyor!

13 Ocak’ta gösterime girecek olan filmin aynı zamanda birçok dalda Oscar adayı olması bekleniyor. Walt Disney Stüdyoları Başkanı Dick Cook’un film hakkındaki görüşleri ise şöyle: “Heyecan yüklü öykü akışı ve son derece iyi çizilmiş karakterleriyle bu filmin, olağanüstü bir film serisinin başlangıcı olabilecek potansiyeli taşıdığına inanıyorum.Bu uyarlamanın , izleyicinin uzun süredir özlemle beklediği film olduğunu düşünüyoruz ve beyazperdeye aktarmaktan büyük heyecan duyuyoruz.”

Bugüne kadar kitapları çok çeşitli versiyonlarla izleyici karşısına çıkan Lewis’nin Narnia Günlükleri serisi, sinema uyarlamasından önce İngiltere’de televizyon dizisi olarak yayınlandı. Çizgi filmi de yapılan eserin . BBC televizyonunda tamamen kuklalar kullanılarak hazırlanan bir versiyonu da gösterildi.

"The Chronicles of Narnia" adlı yedi ciltlik kitabın, "The Lion, The Witch and the Wardrobe" bölümünün dışında sırasıyla, "The Magician's Nephew", "The Horse and His Boy", "Prince Caspian", "The Voyage of the Dawn Trader", "The Silver Chair" ve "The Last Battle" bölümleri yayınlandı. Bu demektir ki Narnia Günlükleri de bir seri olarak beyazperdede karşımıza çıkmaya devam edecek.