Cumartesi, Eylül 01, 2007

my name is pilot. proudpilot.


Ünleri İstanbul’u aşıp, Ankara ve İzmir’e ulaşmışken, burnumuzun dibinde bangır bangır büyüyen deneysel rock’ın kirli müziğiyle ruhları temizleyen pilotlarına seyirci kalmamalıydık. Kalmadık. Ekin Fil, Pınar Süt ve Kaan Akay’dan oluşan Proudpilot’ın Basatap ailesinin yakın dostu olduğu doğrudur. Ama babamızın oğlu olsa kötü müziğe müsamaha göstermeyiz. Proudpilot için ise ayılıp bayılıyoruz.
bstp: Sizde ne cevherler varmış da biz yeni farkına varmışız. Nasıl ve ne zaman bir araya geldiniz?
Ekin: Bu soruya Kaan cevap versin.
Kaan: Bence Pınar cevap versin
Pınar: Biz Kaan’la sevgiliydik yıllar önce. Sonra Ekin’le de kardeştik.... Bu birliktelikten verimli bir şey ortaya çıkaralım istedik.
Kaan: Ekin’le ben Pınar yüzünden tanıştım. Sonra beraber vakit geçirmeye başladık. Müzik zevklerimiz çok benzerdi. Birlikte çalmaya başladık.
Ekin: Ben o zamanlar başka bir gruptaydım. Pınar’la Kaan sonradan o gruba dahil oldular. Pınar basa Kaan davula geçti.

bstp: Milletin grubunun üzerine mi oturdunuz yani?
Ekin: Milletin grubu değil, yine bizim grubumuzdu. Sonra o grup dağıldı. Biz de üçümüz devam etme kararı aldık. 2000 sonları falandı.

bstp: Sonra kesintiye uğradınız galiba?
Ekin: Zaten arada bir stüdyoya gidiyorduk. Sonra 2003’de ben Fransa’ya gittim. Kaan İngiltere’ye gitti. Grup öyle dağıldı. Sonra 2006’da Stereolab konserinde buluştuk. Grubu tekrar kuralım falan diye Kaan’ı sıkıştırdık. Kaan da hemencecik geri geldi.

bstp: Niye özellikle o konser?
Ekin: Çünkü başka türlü rastlaşamıyorduk, görüşemiyorduk. O günden sonra da çalmaya başlayıp eğlenmeye devam ettik.

bstp: Siz ikiniz kardeşsiniz. Birlikte ev aleti çaldığınız çocukluk döneminiz oldu mu?
Pınar: Tabii canım. Tencere, tava... Allah ne verdiyse...
Ekin: Boş leğen.
Pınar: Bardak, çatal... Her nevi ev aleti çaldık.

bstp: Ev aletlerini nasıl paylaşmıştınız?
Pınar: Ben bardaklara kalemle vurmaktan tutun da vurmalı, üflemeli ne varsa çaldım.
Ekin: Ben de ne kaldıysa geriye... Genelde leğen severdim. Çeşitli vokal denemeleri yapıyordum.

bstp: İki kardeş leğene vururken sen ne yapıyordun Kaan?
Kaan: Ben de saçma sapan işler yaptım. Bar grubunda çaldım orada burada. Sürekli birileriyle müzik yapmaya çalıştım. Küçük denemelerim oldu.

bstp: Pınar sen ilk gitarı ne zaman aldın?
Pınar: Bir tane elektro gitarım vardı. 13 yaşımdayken babam almıştı. Onu çaldırdım, ondan sonra akustik gitar aldırdım. Ekin’in bas gitarı vardı, onu daha sonra ben çalmaya başladım.

bstp: Senin bası Pınar almış...
Ekin: Ben de onun klavyeyi aldım.

...

bstp: Konserlerinizde haleti ruhiyeniz nasıl?
Pınar: Ben nedense seyircilerin sıkıldığını düşünüyorum. Sanki öylece bize bakıyorlarmış gibi geliyor. Sahneden indiğimizde bize çok eğlendiklerini söylüyorlar ama inanasım gelmiyor. Sahnedeyken parçaları sayıyorum bazen bu yüzden. İki şarkı kaldı, bir şarkı sonra bitiyor falan diye..

bstp: Sahnede seni pek bir rahatlamış görüyoruz Ekin...
Ekin: Rahatlamaktan ne kastediyorsun anlamıyorum ama tabii ki sahneye alıştıkça daha çok keyif alıyorum. Çok da rahatladığımı sanmıyorum.
Pınar: Konser denilen şey aslında ne acayip. Ben de rahatsız oluyorum, bak herkes rahatsızmış.
Kaan: İlginç, komik bir durum aslında.. Hem bu kadar gergin olup hem inatla çalmak.
Ekin: Şekerim bunu da yaz. Sahne tozu yutmak başka bir şey. Vallahi!

http://www.myspace.com/proudpilot
devami: basatap.com


bi de buna bak:
rockandreprise.net/proudpilot.html

Bir zamanlar Chevreolet’lerde 45’likler dönerdi...


Erkan Can denilince aklına ilk olarak “Mahallenin Muhtarları” yerine “Gemide” gelen kitlenin içinde olan bir dergi ekibi olarak kendisiyle röportaj yapmanın formüllerini arıyorduk. Geçtiğimiz ay vizyona giren “Takva”yı bahane edebilirdik. Bir müzik dergisinin bir sinema oyuncusuyla röportaj yapmasının da “hayranlık” dışında başka bir kılıfı olabilirdi. Mesela filmin müziklerinin Toronto’da ödül alması bizce Erkan Can’la konuşmak için geçerli bir bahane. Üstelik tesadüfen olay mahalinden geçen filmin müziğinin yaratıcısı Replikas’tan Gökçe Akçelik’in de röportaja dahil olması işin tuzu biberi…
bstp: Bir sinema oyuncusuna müzikle ilgili ne sorulabilir?
Erkan Can: Müzikle aramın nasıl olduğunu sorabilirsin.

bstp: Peki, nasıl?
Can: Müzikle aramız iyidir. Müziksiz olmaz, asla! Müzik hakikaten ruhumuzun gıdası yani. Böyle bir laf vardır ya, doğrudur. Ben en çok arabada müzik dinlemeyi severim. Yüksek sesle. Terapi gibi gelir bana. Evde müzik dinlemem, aklıma gelmez.

bstp: Neler dinlersiniz?
Can: Her türlü müziği dinliyorum, “geri kalmayalım, bilgimiz olsun” babında. Müziğin verdiği duyguya bakarım. Bende güzel duygular uyandırıyorsa, dinlerim. Arabada kasetlerim, CD’lerim var. Onları dinliyorum. En çok halk müziği severim. Sanat müziğine bayılırız. Çok ağır sanat müzikleri var ya, Dede Efendiler falan… Şimdi onların sözlerini unutuyoruz ama mırıldanırız. Kulak aşinalığımız vardır. Roman müziğini çok severim.

bstp: Müzikle ilişkiniz nasıl başladı?
Can: 1975’ten bu yana folklör hayatım var. Zamanında Bursa Karagöz Halk Dansları’nı kurduk. Şimdi 25 yıldır orada folklör festivali yapılır, Altın Karagöz için. Pek sesi sedası çıkmaz ama bütün dünya ülkeleri folklörde Altın Karagöz’ü almak için muhteşem bir şekilde yarışırlar. Bu vesileyle müzikle hep iç içeydim. Eskiden bu dernekte davul, zurnayla bütün yöreleri defalarca dinledik, çaldık, oynadık.

bstp: Şarkı söylüyor musunuz?
Can: İçimizden gelirse her türlüsünü söyleriz. Zamanında diyelim, Orhan Gencebay yeni çıktığında bayıldık. ‘Hatasız Kul Olmaz’lardan önce. O zaten büyük patlama yaptı. Efendime söyleyeyim, daha ziyade Orhan Gencebay, İbrahim Tatlıses gibi otantikleri severiz.

bstp: Bursa’daki yıllarınız nasıl geçti müzik açısından?
Can: Plakçı dükkanlarımız vardı. Arkadaşlarımızla birlikte hep buralarda takılırdık. Efendime söyleyeyim; Melodi Plak, Korkmaz Plak… 1975’lerden bahsediyorum. O zamanlar Almanya’da arkadaşım vardı. Bütün müzik listelerini gönderirdi bana. Yabancı bir albümü, burada yayınlanmadan üç beş ay önce ben bilirdim. Yurt dışından dergiler, plaklar gelirdi. Kimsede yokken dinledik biz bunları, çaldık, oynadık.

bstp: Dansla aranız nasıldı?
Can: Bursa Kültür Parkı’nın içinde Coca Cola’nın bir yeri vardı. Orayı pist yaptık. Hafta sonları açık çay yapıyorduk orada. Bu partilere o zamanlar çay deniyordu. Hava iyiyse Kültür Park’ta dans ediyorduk, kızlı erkekli. Güzeldi. Bir tane diskoteğimiz vardı, Acar Oteli’nde. Ona da damsız giremiyorsun, o zaman da kız arkadaş hemen yapamıyorsun. Allah’tan mahalle bizim olduğu için yer alıyorduk tabii. İlk açılış parçamız ‘Hotel California’. Onunla açarız, onunla kaparız, biter.

bstp: O dönem neler dinlenirdi?
Can: Ne bileyim işte, Beatles’ı saymıyoruz zaten. Onlar babaydı. Queen, Rolling Stones, Suzi Qatro, Adriana Çelantonto, Deep Purple… Efendime söyleyeyim, Led Zeppelin… Bunları çaldık, dinledik zamanında. Arabalarımıza kolonlar yaptık. Kasetler, 45’likler… Plaklı zamanlardı tabii. Chevreolet’lerde 45’lik çok çaldık.

bstp: Şimdi CD’ler var. Özlüyor musunuz plak dönemini?
Can: Plaklar ses kalitesi olarak tamam da, şimdi CD teknolojisi daha güzel yani. Plak nostaljik bir durum oldu. Başka ne dinledik baba? Tom Jhons’lar dinledik. ‘The Wall’ kimindi? Unuttum ulan, işe bak… Pink Floyd’u saymaya gerek yok. ‘The Wall’ çıktığı zaman, uçtuk. “Bu nasıl bir parça” dedik ya, helikopterler iniyor, kalkıyor. Sözleri İngilizce bilen ağabeylerimize sorardık. “Anlat bakalım, ne diyor” derdik, tercüme ederlerdi bize.

bstp: Bir sinema sanatçısı olarak, film müziklerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Can: Film müziği ayrı bir durum. Filmin atmosferini, sıkıntısını, hüznünü, sevincini kısaca tüm duygularını yansıtan bir şey. Filmde müzik olmazsa, zor. Müzik şart. Müzik bütün duyguyu yoğunlaştırır. Filmin içine çeker seni. Duygunu besler. Bir fanusun içine alır ve konsantrasyonunu güçlendirir.

bstp: Takva’nın müziklerini nasıl buldunuz?
Can: Şimdi Takva’nın müziklerini Replikas yaptı. Güzel. Çok güzel, ancak insanların gidip dinlemesi lazım. Ben nasıl tarif edeyim? Güzel diyebilirim ancak, çok güzel.

bstp: Gökçe, Takva’nın müzikleri nasıl ortaya çıktı? Çıkan sonuçtan memnun musun?
Gökçe Akçelik: Hikayenin en başından beri içindeydim. Aslında müzikle çok alakası olmayan aşamalarında da bulundum. Böyle olduğu için de çok uzun uzun, damıtarak filmin özüne inme şansım oldu. Bu açıdan çıkan sonuçtan memnunum.

by evren ünal
devami: http://www.basatap.com/

Perşembe, Kasım 09, 2006

İflah olmaz duvar kankası Banksy!






Yakalanma korkusunun ortaya çıkardığı adrenalin, şehrin gri ve sönük duvarlarını “özgürce” renklendirmenin ve sanatını açık alanda yüz binlerle paylaşmanın verdiği haz, pipolu ressam pozlarına girmeden sokak sanatı icra etmenin gururu… Ebeveynler her ne kadar “serserilik” olarak nitelendirse de günümüzde graffiti bir sanat akımı olarak kabul ediliyor. 1970’li yıllarda belirgin olarak ortaya çıkan bu duvar süsleme sanatı hala pek çok ülkede illegal olarak kabul edilse de, ruhunu duvarlara teslim eden özgür gençlerle baş edemeyen bazı belediyeler tarafından yavaş yavaş kabul görmeye başladı. Hatta ülkemizde bile graffiti sanatçılarına para verip şehrin sokaklarını şenlendiren belediyelere rastlamak mümkün.

Şimdilerde hip hop müziğiyle ve bol pantolon giyip ters şapka takan gençlerle özdeşleşen
graffiti sanatı kendi kahramanlarını yaratmayı başardı. On binlerce yıl önce mağara duvarlarına bizon resmi çizen graffitinin atalarını saymazsak, bugün ilk akla gelen “illegal” kahraman Banksy.

Kendisini gerilla sanatı yapan bir ‘anti’ olarak nitelendirmemiz yanlış olmaz. O, her ne kadar bir anti-kahraman olmayı tercih edip hiç ortalarda görünmese de, günümüzde özellikle gençler arasında bir kahraman haline gelmekten kurtulamadı. Bir yandan gaz maskeleriyle pozlar verip yüzünü, ismini, cismini saklamaya devam ederken, öte yandan hemen her gün bir gazetenin manşetini süslemekten de geri kalmıyor.

Gizem her zaman merak uyandırırmış. Tarih öncesi mağara resimlerinin sergilendiği bir sergide eserlerin orijinalleri yerine kendi eserlerini koyan, süpermarket arabası kullanan bir mağara adamı çizen, şımarık popçu Paris Hilton’un CD’lerini kendi korsan CD’leriyle değiştiren, Filistin ve İsrail’i ayıran duvarın üzerine protesto etmek amacıyla deniz manzaralı graffitiler çizen, CIA tarafından tehdit edildiğini iddia eden, İngiltere sokaklarını bezeyen 300 küsur graffitisi yetmezmiş gibi dünyanın birçok ülkesinin duvarlarında izini bırakan bu esrarlı adam kim?

Büyük olasılıkla kendisini tanımanın, eserlerini anlamaktan geçtiğini düşünen bu yeni yüzyıl dehasına kulak verelim. Madem şimdilik ismi bir muamma, biz de onun neler yaptığına bakalım ve hayret etmeye devam edelim. Her şeyden önce, şehrin duvarlarına şablonlar kullanarak birbirinden etkileyici çizimler ortaya çıkarmanın kahramanlık olarak nitelendirilmesini tuhaf karşılayabilirsiniz. Bu durumda size karşı iki teşhis koyabiliriz. Ya graffiti yapmanın ne kadar tehlikeli bir iş olduğundan haberiniz yok ya da çok kıskançsınız!

Sonuçta özel ya da kamu mülkiyetine ait olan duvarlara yapılan graffitiler söz konusu. Risk burada başlıyor. Bu duvarlar, graffiti savaşçılarının babasının malı değil, dolayısıyla kanunlar burada devreye giriyor ve ne kadar güzel olursa olsun duvarları konuşturmayı yasaklıyor. Söz konusu olan kişi Banksy olunca, tehdit ikiye katlanıyor. Çünkü o, bu duvarlara Mickey Mouse çizmiyor. Kimi zaman gözleri kapalı tutkuyla öpüşen Bush ve Saddam Hüseyin’i resmediyor kimi zaman elinde taş yerine bir buket çiçek fırlatan bir protestocuyu… Dolayısıyla onun eserleri renkli, estetik ve esprili olduğu kadar kimileri için oldukça rahatsız edici.

Dünyanın önde gelen müzelerine elini kolunu sallayarak girip orijinal sanat eserleri yerine kendi eserlerini koyan bu gözü kara adama “gerilla” denmesi de buradan kaynaklanıyor. Ama aklınıza yüzü kırmızı maskeli, elinde bomba olan gerillalar gelmesin. Onun maskesi bir maymun suratından oluşuyor ve elinde de genellikle şablonları oluyor. Buna rağmen girip de çıkamayacağı bir yer olmaması kendisine duyulan hayranlığı artırıyor.

Banksy’nin en büyük derdi savaşlar ve tüketim toplumuyla ilgili. İngiltere’de işlek bir caddenin duvarında polis memurlarını öpüştürmesi de tıpkı elinde çiçek fırlatan protestocu gibi şiddet karşıtlığı özleminin bir yansıması. Barışa dair en büyük eseri ise bugün savaşla anılan Ortadoğu topraklarında. Filistinlilerin karşı çıkmasına rağmen, Berlin’deki yıkılan “utanç” duvarının neredeyse 10 katı büyüklüğünde bir duvarın İsrail-Filistin sınırına inşa edilmesi Banksy’yi de rahatsız etmiş. O ilk defa kendisi için tuval olan bir duvarın yapımına karşı. Elbette protestosunu da kendi diliyle gerçekleştiriyor. Elinde uçan balonlar olan bir kız çocuğu, duvarın “öte” yanına geçebilmeyi simgeliyor. Duvarın “öte” tarafındakilere, her zaman gördükleri şehir yerine bir dağ manzarası sunuyor.

Banksy’nin en çok konuşulan eserleri arasında yer alan bu çalışmalar sırasında, Filistinli yaşlı bir adamla arasında geçen diyalog da ilginç. Banksy, duvardaki manzara çalışmasını bitirdikten sonra yanına yaşlı bir adam gelir ve duvarı çok güzel yaptığını söyler. Bunu övgü olarak algılayan Banksy de ona teşekkür eder. Oysa yaşlı amcanın derdi başkadır ve çok da nettir: “Ama biz duvarın güzelleşmesini istemiyoruz ki, hiç olmasın istiyoruz.”

Kahramanımızın son bombası ise gerçekten takdir edilmeyecek gibi değil ve direkt tüketim çılgınlığının sembolünü hedef alıyor. İngiltere’nin beş büyük müzik mağazasına girerek, çiçeği burnunda şarkıcı Paris Hilton’un CD’lerini kendi hazırladığı CD’lerle ustalıkla değiştiriyor. Elbette kapakta yine Paris’in şuh fotoğrafı var ama Banksy’nin ince zekasından nasiplenmiş bir şekilde. CD’yi satın alan Paris hayranlarını ise bir sürpriz bekliyor: Banksy’nin hazırladığı şarkılar! Evet, özellikle “Ben ne iş yaparım?” adlı şarkı, bizim şımarık sosyete kızını anlatmak için ideal bir parça. Elbetteki bu büyük “saldırı” karşısında manşetler bir kez daha Banksy ile süsleniyor: “Esrarengiz graffiti gerillası bu kez Paris’i hedef aldı!”

Görünen o ki; isminin popüler olmasını istemeyen Banksy gerçek kimliğini sakladıkça, hayranları her geçen gün artmaya devam edecek. Duvarlarda görülen espirili, sivri ve düşündürücü her resim karşısında heyecanlanılıp “Banksy bizim mahalleye de uğramış” diye şehir efsaneleri yaratılacak. Küçük çocuklar geceleri evlerinin karşısındaki duvarı gözetleyip bu gizemli adamı bekleyecek ve büyüyünce graffitici olmak isteyecek. Şimdi duvar ve sprey ikilisini yasaklayan otoriteler, yarın onun eserlerini baş tacı edecek ve dünyanın tüm şehirleri Banksy Açıkhava Müzesi’ne dönüşecek. Demedi demeyin…

Whop

Pazartesi, Ekim 09, 2006

Brecht'in punk'çi torunlari



‘’BOY MEETS GIRL, SO WHAT?’’ Brecht
Bu hikayeyi siz tamamlayacaksınız. Çünkü bu kabarenin bir parçasısınız.

1898 yılında Bavyera’nın Augsburg kentinde doğan bir adam, ölümünden 44 yıl sonra, 2000 yılında Boston’da bir punk kabare grubunun kurulmasına neden olacağını bilemezdi tabi.

Hani bir zamanlar dikdörtgen kafalı bir adamla, uzun siyah saçlarının arasında beyaz meçi olan karısının olduğu bir dizi vardı. Bunların yine kendileri gibi tuhaf iki çocuğu vardı. Karanlık, büyülü ve her daim tavandan örümcek ağlarının sarktığı bir ev. Oğlan çocukları değil ama pudralı suratlı büyük kızları böyle tuhaf bir ürperti uyandırırdı. Tanrım adı neydi, neydi? Her neyse, bizim bu Boston’lu deli fişek grup da işte tam bu dizideki gibi. Atmosfer 1920’li yıllara ait. Elemanların giysileri sanırsınız ki bu diziden esinlenmiş. Enine çizgili siyah-beyaz uzun çoraplar, her daim pudralı bir surat, takım elbiseyi tamamlayan silindir bir şapka. Bu karakterleri alın, Adams Ailesi’nin içine koyun. Dizinin adını da çıkardık böylece.

Piyanist, solist ve şair (söz yazarı demek hafif kaçar, o parçalar ancak uçuk bir şairin elinden çıkabilir) Amanda Palmer ve davulcu Brian Viglione’un bir araya gelmesiyle kurulan iki kişilik orkestra Dresden Dolls, yeni albümlerini yayınlamanın hazırlığı içinde. Biz de bunu bahane ederek onların yaptığı müziği tanımlamak gibi bir işe cüret etmeyeceğiz. Kızarlar. Bugüne kadar bunu yapmaya kalkan herkese kızmışlar çünkü. Bu konuda kimseye tavizleri yok. Bizim de amacımız onları kategorize etmeye kalkmak değil.

Yıl 2000. Ortalıkta tonlarca müzik yapan adam var. Rock grupları müzik kanallarını ele geçirmiş. Çeşitli müzik türleri birbirleriyle flört ediyor. Ama herkesin amacı nihai olarak aynı: Bu müzik kanallarında yer edinmek, çok satmak, daha çok satmak… Bunun için de en kolay yol her zaman pop müziğin kıçını yalamak. Bu altın kurala uyanların kimisi başarılı oluyor, kimi arada kaynıyor gidiyor. Yalnız müzik piyasası dünyanın her tarafında hızla akıp giderken, Boston’da bir çocuk katıldığı ev partilerinin birinde bir kızla karşılaşıyor. Kız bir yandan piyano çalıyor, bir yandan şarkı söylüyor. O anda çocuğun aklından şu cümle geçiyor:’’Oh my God!’’

Herkesin içinde böyle bir his vardır. Sanırsınız ki Tanrı’nın sizin için yarattığı kişi, şu an dünyanın her hangi bir yerinde sizin onu keşfetmenizi bekliyor. Sizin varlığınızda habersizce yediği yemeğin üzerine geğiriyor ya da başka bir şey…Umudunuzu yitirmeyin;Eninde sonunda onu bulacaksınız. Yalan! Öyle bir çift bir taneydi. Onlar da birbirlerini buldular! Evet, işte Brian ve Amanda’nın hikayesi böyle başlıyor. Amanda kendinden geçmiş bir vaziyette şarkılarını söylerken, Brian da aynı yoğunluğu hissediyor. Oğlan, ilk görüşte aradığın insanın ‘’o’’ olduğunu anlamanın verdiği emin duyguyla kızın yanına gidiyor. ‘’Müzikal ruh eşini buldun!’’

Amanda, hayat yarışında Brian’dan dört yıl önde gidiyor. Dolayısıyla bir abla olarak, Brian’ı Boston’un yer altı çevrelerine sokma görevi onun. Bakalım o dönemde bu çevrelerde kimler var: Film yapımcısı Michael Pope, sonradan grubun videolarına imza atıyor; komedyen Zea Baker, şimdilerde grubun sahne ve kostüm tasarımcısı ve The Martin Brothers, Dresden Dolls’un ödüllü sitesinin tasarlayıcısı tasarımcı kardeşler. Öte yandan kimselerin haberi olmasa da Boston’da müzik adına güzel işlerin döndüğü bir dönem. İşte böyle bir ortamda müziklerinin temellerini atan Amanda ve Brian kısa sürede Boston’nun en dikkat çeken grubu haline geliyor. Palmer’in ayaklarıyla piyano çalmayı başararak aşmış adamlar arasında yerini alan Jerry Lee Lewis’i andıran piyano çalış tekniği, Brian’ın yumuşak davul ritimleriyle birleşiyor. Alıştığınız üzere gitar, synth, bas ya da her hangi başka bir müzik aleti yok. Ama sürekli değişen ve hatta adeta çağlayan vokal ve yanar döner piyano ritimleri başka da bir alet aratmıyor. Nasıl ki şimdilerde Sex Pistols ya da The Beatles’dan çığır açan gruplar olarak söz ediliyorsa, bugünün müzikal tarihinin yazılacağı zaman da Dresde Dolls’dan öyle bahsedileceğine eminiz. Bunda sadece müzik tarzları değil, tamamı Plamer’e ait traji-komik sözlerin de etkisi olacak.

Müzik eleştirmenlerinin en büyük hevesi Dresden Dolls’u belli bir müzikal kalıba sokmak ya da yaptıkları her neyse ona bir isim bulmak. Bu işe kalkışmış epeyce çevre gruba bolca sıfat vermiş. Pop, punk, rock, pop-punk, rock-caz, acayip, tuhaf, terbiyesiz müzik vs. bunlardan bazıları. Ama bunca zahmet boşuna. Onlar zaten ‘’üreten bizsek, ismini koyan da biz olacağız.’’ diyerek kendileri yaptıkları müziğin adını koymuşlar: Brecht’ci Punk Kabare. Brecht’e yazının ilk başında değinmiştik. Bugüne kadar Epik Tiyatro’nun babası olarak bilinirdi. Ama artık bilmeden Brecht’ci Punk Kabare’nin de esin babası oldu. Zira, o olmasaydı Dresden Dolls olmayacaktı.

Brecht’e göre tiyatro izleyicinin ilgisini çekmeliydi. İzleyici, sadece izleyen değil, aynı zamanda oyunu oynayan olmalıydı. Tüm bunlar sadece bir oyun! Sadece bir oyun… Dresden Dolls da sahne performanslarında korku, şüphe ve derin acılar barındıran ama bunlara rağmen eğlence dolu şovlar sergileyerek Brecht’i selamlıyor. Kabareleri ve ironik şovları alışılagelen sahne kalıplarını kırıyor. Sahneye çıktıklarında Brian her zaman Amanda’nın piyanoya vuruşunu bekliyor. Sonra parçaya giriyor. Arada yine duruyor, yine devam. Sonra komedi, ardından drama. İzleyiciyi de tiyatral şovlarının içine sokuyorlar. Başta kendileri olmak üzere, maskara yapamayacakları kimse yok. İnsan en çok kendi acısıyla dalga geçerken eğlenirmiş. Dresden Dolls da bunu tembihliyor.

Almanya ve 2. Dünya Savaşı’yla büyük derdi olan Brecht gibi onlar da o yılların Almanya’sına takık durumdalar. Zaten isimleri de 2. Dünya Savaşı’nda bombalanan Alman şehirlerinden biri olan Dresden’in ünlü porselen bebeklerinden geliyor. Porselen bebekler onlar için savaşın ortasındaki masumiyeti çağrıştırıyor. Hatta bazı parçalarında, o dönemde yaşanan tecavüzleri tahrikkar bir tonla dinleyicinin kulağına fısıldıyorlar.

Tabii başka dertleri de var. Özellikle samimiyetsiz ve çürümüş manita ilişkileri ilgilendikleri başlıca konu. Ama bunu yaparken de ayıplama falan yok. Adeta günah çıkarma var. Çünkü kendilerinin de çok temiz olmadığı ortada. Sokaktaki sinir sahibi ve tikli insanların sesi Dresden Dolls. Tüm parçaların söz yazarı Amanda şarkıları için şunları söylüyor: ‘’Gerçek dünyanın bize ne yaptığının çok da farkında değiliz. Ama müzik bunu idrak etmenin iyi bir yolu. Biz şarkılarımızda bizi dinleyenler ne yaşıyorsa onu anlatıyoruz: Aşk, acı, korku ve çocukluk…’’ Dresden Dolls, kimisi için, sahnede çıplak kalıp, tiyatro yapan iki oyuncu kimisi için de çok daha fazlası. Ama caz, rock ve punk türlerini kabareyle harmanlayan grubu müzikal devrim olarak adlandırmak abartı olmaz.

Bu kadar bahsettik. Sadede gelelim. Hole ve Radiohead’in prodüktörü olarak nam salan Sean Slade ve Paul Kolderie tarafından kaydedilen yeni Dresden Dolls albümü ‘’Yes! Virginia’’ 18 Nisan’da piyasada olacak. Hemen ardından onları geniş kapsamlı bir Avrupa turnesi bekliyor. Almanya’ya uğradıklarında Amanda belki bir zamanlar içinde olduğu avant-garde tiyatro topluluklarının içine girecek. Hem müzikal hem tiyatral anlamda methiyeler dizdiğimiz grubun başarısının asıl nedeni yenilikçi olmaları mı? Belki de. Ama bir çift çorap ya da reçelli muhallebi kadar birbirlerini tamamlıyor olmalarının da etkisi büyük.

basatap

Cuma, Eylül 22, 2006

Microdalga Fırın, Çim Biçme Makinesi ve Goldfrapp




Britanya Adası’nın şehir dışında, yeşillikler içindeki bir kulübesinden yükselen müzik sesleri nasıl olur sizce? Bir peri kızının lir çalmasını mı arzu edersiniz yoksa gayda sesleri mi? Tabii kulübe dediysek Heidi’nin dedesiyle birlikte önünde keçi otlattığı bir köy kulübesi düşünmeyin. İçerisi sizi yanıltır. Synthzerlar başta olmak üzere çağın manyetik seslerini içinde barındıran tüm aletler bu çatı altında. Berlin’in kaotik atmosferinin tersine büyük bir parti için ideal bir kır evi. Buradan yükselen çığlıklar ve erotik soundlar ise Goldfrapp’a ait.

Alison Goldfrapp ve Will Gregory ikilisi “Supernature” adlı albümlerini çıkaralı yine epey bir zaman oldu. Hatta İngiltere’nin medahar-ı iftiharı Coldplay’le birlikte çıktıkları 18 konserlik Avrupa turnesini de tamamladılar. Eski yılın son günlerinde Alison Goldfrapp, Madonna’ya sövmesiyle gündemdeydi. Madonna’yı son albümünde taklitçilikle ve hatta kati hırsızlıkla suçlayan Alison’un gözden kaçırdığı bir şey vardı: Stuart Price! Bu ay içinde İstanbul’a uğrayıp bir konser verecek olan Zoot Woman’ın has adamı olan Price, Madonna’nın tepeden bakan son albümü “Confessions On A Dance Flor”un prodüktörü olduğu kadar, Goldfrapp’ın aşağı yukarı Madonna’yla aynı dönemde çıkardıkları “Supernature” albümünün de prodüktörü. Haliyle iki albüm arasında Alison’un bahsettiği gibi bir benzerlik varsa bunun kabahatini Madonna’da değil Stuart Price’da aramak gerekli.

Neyse, dedikoduyu bırakıp ciddi konulara dönelim. Goldfrapp’ın müzikal yolculuğu 2000 tarihli “Felt Mountain” albümleriyle başladı. Kimileri için bu bazı grupların ilk albümlerinde yakaladıkları bir şanstı ve bu şans yüze bir kez gülerdi, kimine göre ise Goldfrapp daha iyisini yapabilirdi. Aslına bakarsanız bugüne kadar yayınladıkları üç albüm de birbirinden çok farklı. O nedenle hangisi daha iyi diye bir kıyaslamaya gitmek günah olmasa da mekruh sayılabilir.

İkilinin birliktelikleri ise çok eskilere dayanmıyor. Bir araya gelip de yıllarca müzik yaptıktan sonra güç bela bir albüm çıkaranlardan değil onlar. Sene 1999. İlk karşılaşma. Derin bir sessizlik. Şüpheci bakışlar ve karşısındakinin davranışlarını kodlayan iki farklı beyin. Sonra şiddetli bir çarpışma, patlama ve mekan değişir. Şimdi küçük bir oda. Yine sessizlik. Ama bu sessizlik temel iletişim biçimi olan konuşmanın yerine cızırtılı sesler ve buğulu bir vokalin kimi çığlık çığlığa kimi zaman ilahi okurcasına oluşturduğu bir sessizlik. Will ve Alison bir araya geldiğinde konuşma ihtiyacı duymuyor. “Konuşmuyorsun. Sadece müziğini yapıyorsun ve dünyanın en büyülü olayının içinde olduğunu farzediyorsun.” Diyor Alison.

“Supernature”da karşımıza işte bu sessizliğin mahsulü olarak içinde envai çeşit müzik aletinin bulunduğu bir kır evinden çıkıyor. Müzik aletlerinin arasına birkaç değişik boy çim biçme makinesi koymayı da ihmal etmeyin. Georgian tipi debdebeli bir şato beklemiyorsanız tabii. Amplifierların yanında mikrodalga fırın var. “Ve ekmek sandığı. Arkasında da dışarıda atların koşturduğu bir manzara.” İşte dekorasyonu bu sözlerle tamamlıyor Will. Synthesizerın sesine kuş cıvıltıları eşlik ediyor. Ve ortaya Berlin, New York ve Bristol arasında gidip gelen elektronik ve glam cross arası ortaya karışık bir Brit Pop çıkıyor.

Bu kadar tasviri boşuna yapmadık. Goldfrapp’ın “Supernature”ını dinlerken işte o kuş seslerini beyninizin derinliklerinde duyacak, sevgilinizle gelincikler arasında güneş dansı yapacak ve belki bir ayağı New York’ta bir ayağı Paris’te olan bir gökkuşağında kaydırak yapacaksınız. Ama “Ooh La La” sizi o ebemkuşağının tepesinden aşağı indirip Londra’da bir striptiz kulübüne götürecek. Kırmızı neon ışıkları; gövdesi zebra, fil ve belki tavuk ama kafaları insan olan tuhaf yaratıklar, kalabalık. Ve biraz ileride Alison striptiz yapıyor. Yırtık file çoraplarını çıkardığını hiç görmedik. Muhtemelen yine çıkarmayacak. “Ohhh La la la! İstediğim sadece parlak bir şehvet!”. Neye ihtiyacı olduğunu seksi bir matematik öğretmeni edasıyla dile getiren ve elinde cetveliyle üzerinize üzerinize gelen bu fena halde glam-pop parçasından “Love 2 C U” parçasına kadar kaçabilirsiniz. Bu kez, Alison’un kristal sesi ve tiz çığlıklarının eşliğinde buzdan bir kulübe gidiyoruz. Kirliden öte, bozuk hissi veren ritmler ise kulübün içinde sonsuz bir ışık ve ses huzmesi oluşturacak. Tabii bu sıralama albümü ortalardan bir yerlerden başlayıp, başa doğru dinleyen ve sonuna nasıl geldiğini anlayamayan teknik aksak kafalar için geçerli.

Albümün ilk üç parçasında tempo hiçbir şekilde düşmüyor. Belki vücudunuzun ritmi değişiyor. Ama “Ride A White Horse”u da atlattıktan sonra ferah ferah soluklanabileceğiniz parçalar geliyor. Kesik vokaller eşliğinde başlayan “U Never Know” dokunaklı ve içli bir parça. Albümdeki çoğu parça insana sanki dünyada günlük koşuşturmalar, yere tükürüp size omuz atan insanlar, kocaman kocaman gri plazalar ve klostrofobik, enformatik zengin mönülü ruh hastalıklarının kalmadığı ve hatta hiç olmadığı hissi uyandırıyor. Siz sanki bunlarla hiç karşılaşmamışsınız gibi sarı ayçiçek tarlaları arasında yüzünüzü yalayan hafif bir rüzgar eşliğinde uçurtmanızı uçuruyorsunuz. Borsanın dalgalanması, bitirme sınavları, şu saniye dünyanın her hangi bir yerinde patlayan bombalar ya da yarına yetiştirmeniz gereken bir yazı umurunuzda bile değil. İşte dünya böyle. Neşe ve keyif kaynağı bir gezegen burası. Ve hatta tüm uzaylılar da dost.

Son olarak Pawel Pawlikovski'nin son filmi "My Summer Of Love"dan bahsetmek gerek. Bafta Ödülleri'nde 'En İyi İngiliz Filmi' ödülü dışında 2004 Edinburgh Film Festivalinde, Standard British Film Awards'da ödüller alan ve birçok İngiliz eleştirmeninden tam not alan, iki lezbiyen kızın aşkı ekseninde dönen filmin etkileyici müzikleri de bizim ikilinin elinden çıkmış. Zaten küçük bir kasaba, orman, nehir ve yüksek dozda erotizm içeren bu filmin müziklerinin Goldfrapp’tan başkasına emanet edilecek olması düşünülemezdi.

Kopyalanmamış bir stil, her koşulda eğlence ve mutluluk ve tabuların yasak kelimeler söylenmeden bulunması, tiyatral sahne şovları, etkileyici görsellik ve seksüel abartı…’’Biz başardık. Çünkü sandığınızdan çok daha zekiyiz. Black Cherry albümünü yaparken biz hala kendimizi keşfetmeye çalışıyorduk. Oysa şimdi kendimizden eminiz.’’ . Alison’un bu sözlerinin üzerine Will şunları ekliyor: “Kendimizi ifade etmenin başka yollarını bulduk.’’ Kendi kurallarını yıkarken eğlenmek. İşte Goldfrapp’ın sırrı selameti...

basatap