Perşembe, Eylül 21, 2006

Vega müziği hafife mi alıyor?


‘’Bu Sabah Bir Umut Var İçimde’’ isimli şarkılarıyla terk edilen sevgililerin yeni
aşklara yelken açmak yerine eski sevgilinin yolunu gözlemesine neden olan grup Vega, 3.albümleri ‘’Hafif Müzik’’i çıkarttı. Grubun dinleyicilerinin gözü hala giden sevgilide midir, bilinmez ama bundan böyle kulağı yeniden Vega’da olacak.

Son albümün üzerinden üç yıl geçti. Neden bu kadar beklediniz yeni albüm için?

Tuğrul Akyüz: Evet, biraz uzun bir süre ama sebebi biz değiliz. ‘’Tatlı Sert’’ Universal’dan kaynaklı nedenlerle geç çıkınca bu albümün çıkışı da gecikti. Gerçi iki albüm arasındaki çalışmaları düşününce normal bir süre sayılabilir bu.

Yeni albümünüzün hazırlık süreci nasıl geçti?

Deniz Özbey: Önce Tuğrul çalışmaya başladı. Üstüne ben çalışmaya başladım. Bu yaklaşık bir senelik bir süreç. Geçen Ekim ayından itbaren de Serkan Ekinik ile birlikte çalışmaya başladık. Son prodüksiyonunu hep birlikte yaptık.

Serkan Hökenek: 1 sene içinde 12 parça ortaya çıktı.

Tuğrul Akyüz: Aslında bir seneden bile daha kısa sürdü. Arada birkaç ay ara verdiğimiz de oldu.

12 parça yaklaşık 40 parça arasından seçilmiş.

Tuğrul Akyüz: Evet. Gerçi seçilme denemez pek. Diğer parçalar seçilmemiş değil. Zamansızlıktan dolayı albüme girecek şekilde üretemedik onları, bitiremedik.

Serkan Hökenek: En azından kendi yolunu bulup tamamlanan 12 parça oldu. Ama sonuçta hepsi önemli bizim için. Oldukça fazla kullanılmayan materyal var. İleri de onlar da bir şekilde değerlendirilecek mutlaka. Albümde yer almasalar bile, konserlerde dinleyicilerle paylaşılabilir.

‘’Hafif Müzik’’te tüm parçaların söz ve müzikleri size ait.

Deniz Özbey: Sözler ve vokal bana ait. Ama bir parça için ilk başlangıç çok önemli. Ve ilk başlangıçta Tuğrul var. Birkaç parça hariç tüm parçaların kalp atışını Tuğrul sağlıyor.

Parçalarınızın her zaman duygu yoğunluğu çok fazlaydı. Bu albümde de öyle. Bunu nasıl sağlıyorsunuz:?

Deniz Özbey: Tuğrul’un çok radikal bir hayat tarzı var ve bunu gitarına yansıtıyor. Ben de O’nun yaptığı müziği çok iyi hissediyorum. Çok beğeniyorum onun yaptığı besteleri, çok etkileniyorum ve büyük bir hevesle atlıyorum parçaların üstüne. Dolayısıyla sözler de bu şekilde yoğunluk kazanıyor. Müzikal bir yoğunluk aslında bu

Serkan Hökenek: Genelde Tuğrul besteleri yapıyor. Üzerine Deniz ekliyor. Tuğrul alıyor ve yine Deniz’e gidiyor…Sonra Deniz son haline getiriyor sözleri. En son prodüksiyon aşamasına geçiliyor. Herkesin katkıda bulunduğu bir süreç bu.

Bu albümde kimlerle çalıştınız?

Tuğrul Akyüz: İlk defa Vega dışından birisiyle albümün yapımı sırasında çalıştık. O da Serkan Hökenek. ‘’Tatlı Sert’’in remix’lerini üstlendiği sırada keşfettik ve o dönem kafamıza koyduk onunla birlikte çalışmayı. Çok güzel anlaştık. Müzikal zevkimiz de yakın, hatta neredeyse aynı!

Serkan Hökenek Albümün geneli zaten üçümüz tarafından evde yapıldı. En son Çağlar Türkmen maestring’ini yaptı ve bu hale geldi.

Sizi dinleyenlerin en çok sevdiği parça ‘’Bu sabahların Bir Anlamı Olmalı’’ydı. Her yeni albümde bir öncekinden daha iyi olanı yaratma isteği göz önüne alınırsa, sizce yeni albümünüzde bu parçanın yerini alacak bir parça var mı?

Tuğrul Akyüz: Albümden en sevdiğimiz parçayı biz seçemiyoruz. Hepsi çok iyi.Yani o seçim dinleyiciye bağlı olarak oluşacak bir şey. Ayrıca albümün tüm yükünü bir parçanın almasından da hoşlanmıyorum. Öyle tek parçalık albümleri dinlemekten de zevk almıyorum.

Albümün isminde biraz ironi mi var? Neden Hafif Müzik?

Deniz Özbey: İroni ve temenni karışımı bir şey. Kendi adımıza ‘’Umarım, bu albümün çalışması eğlenceli ve sevgi dolu geçer’’ diye dilemiştim. Yani bu bizim zevk aldığımız bir albüm temennisiydi. Öte yandan da ‘’Hafif Müzik’’ bizim için çocukluğumuzdan kalma, şeker, nostaljik bir kavram. Kimse bu müziğin tam olarak ne olduğunu bilmez. Sadece bir gülümsersin. İnsanlar da albümü eline aldıklarında gülümsesinler istedik. Çünkü biz gülümsüyoruz.

Tuğrul Akyüz: Albümün ağır bir albüm olduğuna inanıyoruz. İçerik olarak oldukça dolu. Bu açıdan Hafif Müzik’le arasındaki tezatlık hoşumuza gitti.

Bir Ankara parçanız var. Ankara’da bırakılan bir sevgili mi?

Deniz Özbey: Hayır, İstanbul’da bırakılan bir sevgili! Aslında bırakılan bir sevgili de yok. Hayali bir şey o. Vega olarak bizim İstanbul dışında verdiğimiz ilk konser Ankara konseriydi. Bir ekip olarak bize ayarlanan bir minibüse bindik ve yola çıktık. İstanbul’dan ayrıldığımızda yağmur yağıyordu, Ankara’ya yaklaştıkça bu kara dönüştü. O yolculuğun bende yarattığı duygularla yazılmış bir şarkı o.

Ankara’yla aranız nasıl?

Deniz Özbey: Beni bıraksan nerede olduğumu bulamam ama çok seviyorum Ankara’yı. Çok muntazam bir şehir. İstanbul’a göre daha bir aile yeri gibi değil mi?

Serkan Hökenek Ama biz İstanbul’da yaşamaktan çok memnunuz.

Deniz Özbey: Tamam canım İstanbul’a küfür mü ettik? İstanbul sevgilimse, Ankara karım gibidir!

Albüm kapağında Rober Smith’e de teşekkür etmeyi ihmal etmemişsiniz.

Deniz Özbey: Biz onu akrabadan sayıyoruz. Çocukluk kahramanımız. O bizim ilk bir araya gelişimizdeki ortak noktamız. Ayrı bir yeri olduğu için, duyar mı duymaz mı bilinmez ama, biz uzaktan teşekkür etmek istedik.

Önümüzdeki günlerde neler var?

Deniz Özbey: Konserler olacak. Ben aslında hemen öbür albümün çalışmalarına başlamak istiyorum. Hem malzeme hazır hem de albüm yapılma sürecinin elektriğini çok seviyorum. Bu albümde mix’in bittiği gün hüngür hüngür ağladım. O ana kadar yaşadığım çok özel bir duygunun bittiğini hissettim ve çok üzüldüm.

CP

Narnia Günlükleri: Bir aslan, bir cadı ve bir gardrop!

Peter,Susan, Edmund ve Lucy adlı dört çocuk Londra’da geçirdikleri güzel günlerin ardından taşrada masallara layık bir evi olan Profesör Kirke’ün yanına gönderilirler. Bu seyahatin amacı, yaşadıkları şehir Londra’nın artık eskisi gibi güvenli olmamasıdır. Zira İkinci Dünya Savaşı ile birlikte Almanlar, Ada’nın merkezine hava saldırıları düzenlemeye başlamış ve özellikle küçük çocuklar için bu şehri yaşanmaz kılmışlardır. Henüz savaşlar, ırkçılık, vahşet ve Hitler gibi kavramlarla tanışmamış olan bu dört çocuk, yaşama ait kötü şeyleri Alman bombalarından değilse bile, onun sayesinde Profesör Kirke’ün evinde çıktıkları sıra dışı yolculukta tanıyacaktır.

Hikayenin örgüsü, çocuk deyince yakalamaca ve evcilikle birlikte ilk akla gelen oyunlardan biri olan saklambaç oyunuyla başlıyor. Siz çocuk olsaydınız saklambaç oynarken ilk nereye saklanırdınız? Gardrop doğru cevap. Belki siz her seferinde sobelenmiş olabilirsiniz ama bu dört afacan saklandıkları gardropta sihirli bir dünyayla tanışıyor: Narnia!

Filmde efsanevi bir aslan, büyülü dünya Narnia’nın kötü ve karanlık güçlerine karşı savaşıyor. Narnia ülkesini 100 yıl boyunca kara kışa mahkum eden kötü kalpli Beyaz Büyücü’ye karşı ise bizim ormanlar kralının mücadelesi yetersiz kalıyor. Kahinlere göre dört insanoğlu ortaya çıkarak Narnia’nın kış mevsiminden kurtarılmasında aslana yardımcı olacak. İyi ile kötünün destansı bir anlatımla çarpışacağı filmde kara kalpli Beyaz Büyücü’ye karşı gelecek dört insanoğlunun kimler olduğunu ise doğru tahmin ettiniz.

Kitapları dünya çapında 160 milyondan fazla satan C.S Lewis’nin 7 ciltlik ‘’Narnia Günlükleri’’ adlı romanından uyarlanan film, ‘’Yüzüklerin Efendisi’’ ve ‘’Harry Potter’’ gibi edebiyat klasiklerinin sinemaya uyarlanması furyasının içinde değerlendirilebilir. Zaten C.S Lewis ve ‘’Yüzüklerin Efendisi’’ serisinin yazarı J.R. Tolkien yakın arkadaşlar. Hatta ‘’Harry Potter’’ın yaratıcısı J.K Rowlings küçük büyücüsünün hikayesini yazarken ‘’Narnia Günlükleri’’nden yararlanmış.

Aynı zamanda eleştirmen olan yazar C.S Lewis, filme de ismini veren serinin ilk bölümü ‘’Narnia Günlükleri: Aslan, Cadı ve Dolap’’ı yayınladığında tarihler 1950 yılını gösteriyordu. Yazarın zaman içinde çağdaş bir peri masalı efsanesine dönüşen hikayesinin inandırıcılığı ise 1940’lı yıllarda bizzat İngiliz Ordusu’nun Nazi’lere yönelik hava saldırılarında yer almasından kaynaklanıyor. Kitap, yayınlandığı tarihlerde insanları 2. Dünya Savaşı’nın bombalarla dolu gerçeğinden koparıp, iyi ile kötünün mücadelesinin sürdüğü alternatif bir dünyaya götürüyor. Lewis’nin kurguladığı dünyanın inandırıcılık gücü de ayaklarının savaş gerçeğine basmasından kaynaklanıyor. Mücadele, umut, coşku ve ahlaki ikilemler Narnia evreninde de bizim dünyamızdakinden farklı değil.

Ama yazarın en büyük başarısı tüm bu gerçekliği Beatrix Potter’ın kitaplarındaki konuşan hayvanlar, Nesbit’in öykülerindeki büyülü serüvenler, Andersen Masalları’ndaki kötü kalpli kraliçe ile cüceler, yürüyen ağaçlar, konuşan hayvanlar ve mitolojik karakterlerle harmanlayıp sunmasında gizli.

Fantastik sinemanın güçlü yapıtları arasında yer alması beklenen filmin yönetmeni Andrew Adamson, Lewis’nin yapıtı için şu sözleri sarf etmiş:’’Dünyanın her yerindeki milyonlarca hayranı gibi, bu kitabın benim çocukluğumda çok önemli yeri oldu. Kitaptaki anlatım o kadar başarılıydı ki, çocukluk yıllarımda sanki Narnia gerçekten varmış gibi hissederdim.’’

Eski kuşak Adamson’un en büyük hayali, bu klasik öyküleri günümüzün yeni kuşak izleyici ve okur kitlelerine kitaptaki ‘’gerçekliği’’ ile tanıtmakmış. ‘’Shrek’’ ve ‘’Shrek2’’ filmlerine imza atarak başarısını Oscar’la tescilleyen Yeni Zelandalı yönetmen, bu amacı için yıllarca titizlikle çalışmış. ’Narnia Günlükleri: Aslan, Cadı ve Dolap’’ filminin yönetmen için en büyük farklılığı ise oyuncuların çizgi film karakterlerinden çıkıp gerçek aktörler olması. Bir nevi Adamson’un artık gerçek oyuncuların yönetmeni olduğunu söyleyebiliriz.

Orijinal ismi ‘’Chronicles of Narnia: The Lion, The Witch and Wardrobe’’ olan filmde Narnia’nın iklimini kışa çeviren Beyaz Cadı rolü için ilk önce Michelle Pfeiffer’a teklif götürülmüş. Bu iddialı filmde oynaması için tek teklif götürülen Pfieffer, ailevi nedenlerle filmde rol alamayınca, ‘’Young Adam’’, ‘’The Deep End’’ ve ‘’The War Zone ‘’ gibi yapıtlarda yer alarak bağımsız film takipçilerinin dikkat çeken kadın yıldızları arasında yerini alan Tilda Swinton rolü kapmış. Ancak Tilda’nın bu filmde yer almasının ardından Hollywood’un aranılan aktrisleri arasında yer alacağını öngörmek için kahin olmaya gerek yok. Oyuncu kadrosunda Tilda Swinton’un yanı sıra Georgie Henley, William Moseley, Skandar Keynes ve Anna Popplewell gibi çocuk oyuncular yer alıyor.

Öte yandan Nicole Kidman da uzun süre Beyaz Cadı Jadis olabilmek için yönetmene göz kırpmış. Rivayetlere göre Kidman, ‘’Narnia Günlükleri’’nin milyonlarca fanatik hayranı arasında yer alıyormuş. Oscar ödüllü oyuncuya kitabı, İngiliz Edebiyatı ve felsefe alanında lisans diploması olan annesi tanıtmış. Ve sinemanın buzdan kraliçesi sıfatını hakkıyla taşıyan güzel oyuncu, filmin setine de bir ziyarette bulunmuş ama bu ziyaretten eli boş dönmüş.

Fantastik edebiyat eserlerinin sinema uyarlamasında kullanılan başlıca ülke neresidir? Filmin çekimlerinin bir bölümünün yönetmen Andrew Adamson’ın anavatanı Yeni Zelanda’da yapılması akıllara ‘’Yüzüklerin Efendisi’’ ve ‘’King Kong’’ filmlerinin yönetmeni Peter Jackson’ı getiriyor. Jackson da Adamson gibi filmlerinin bazı sahnelerini ülkesinde çekerek, Yeni Zelanda film sektörünün gelişmesine katkıda bulunmuştu.

Filmin bizim ülkemizi ilgilendiren magazinsel boyutu ise Beyaz Cadı’nın dört kardeşi kandırmak için kullandığı şekerlemede gizli. İngiltere’nin önde gelen siyasi gazetelerinden The Independent’e bile manşet olan şekerleme bildiğimiz Türk Lokumu. Kar cadısı çocukları büyülemek için Türk Lokumu verirken, çocuklar da bu şekerlemeye bayılıp daha fazlasını istiyor. Bu sahne sayesinde İngiltere’de lokum satışlarının patlama yapacağı öngörülüyor!

13 Ocak’ta gösterime girecek olan filmin aynı zamanda birçok dalda Oscar adayı olması bekleniyor. Walt Disney Stüdyoları Başkanı Dick Cook’un film hakkındaki görüşleri ise şöyle: “Heyecan yüklü öykü akışı ve son derece iyi çizilmiş karakterleriyle bu filmin, olağanüstü bir film serisinin başlangıcı olabilecek potansiyeli taşıdığına inanıyorum.Bu uyarlamanın , izleyicinin uzun süredir özlemle beklediği film olduğunu düşünüyoruz ve beyazperdeye aktarmaktan büyük heyecan duyuyoruz.”

Bugüne kadar kitapları çok çeşitli versiyonlarla izleyici karşısına çıkan Lewis’nin Narnia Günlükleri serisi, sinema uyarlamasından önce İngiltere’de televizyon dizisi olarak yayınlandı. Çizgi filmi de yapılan eserin . BBC televizyonunda tamamen kuklalar kullanılarak hazırlanan bir versiyonu da gösterildi.

"The Chronicles of Narnia" adlı yedi ciltlik kitabın, "The Lion, The Witch and the Wardrobe" bölümünün dışında sırasıyla, "The Magician's Nephew", "The Horse and His Boy", "Prince Caspian", "The Voyage of the Dawn Trader", "The Silver Chair" ve "The Last Battle" bölümleri yayınlandı. Bu demektir ki Narnia Günlükleri de bir seri olarak beyazperdede karşımıza çıkmaya devam edecek.

İlgisizliğin Bol Ölümlü Trajik Kazası: Münih

Sinemanın bol Oscar’lı ve filmleri bol gişe hasılatlı yönetmeni Steven Spielberg, bu kez herkesin boyunu aşan bir konuyu sinemaseverlerin karşısına dikiyor. 1972 yılında Münih Olimpiyat Köyü’nde 11 İsrailli sporcunun öldürülmesi ve sonrasında gelişen olayları beyazperdeye yansıtan yönetmen, konunun hala çözülememiş politik yönünü bir kenara bırakarak ‘’öldürmek’’ fiilinin insani boyutuyla ilgileniyor. Batı Almanya’nın Münih kentinde düzenlenen Olimpiyat Oyunları’nda Musevi asıllı yüzücü Mark Spitz’in yedinci altın madalyasını kazanmasından bir gün sonra Filistinli teröristlerin İsrailli sporcuların kaldığı kampı basarak İsrailli 11 sporcuyu öldürmesiyle sonuçlanan korkunç saldırıyı ve İsrail’in buna gecikmeden verdiği cevabı konu alan filmde, bu ‘’zor’’ görevi üstlenen intikam tugayının yaşadığı çelişkiler gözler önüne serilecek. Belki de filmden çıkanların kafasında ‘’Hangi ideal ülkü bir insanı öldürmenin verdiği acının önüne geçebilir?’’ sorusu uyanacak.

Filmde, Filistinli teröristleri öldürmek için oluşturulan İsrailli intikam grubunun liderliğini yapan Mossad ajanı rolünde aktör Eric Bana var. Bana, bugüne kadar oynadığı filmlerle belirli bir çizgi yakalamış; farklı rollerin hakkından başarıyla gelebilen bir oyuncu. 2003 yapımı yeşil yaratık ‘’Hulk’’ta Bruce Banner ve 2004 yapımı ‘’Troy’’ filminde Hector olarak karşımıza çıktıktan sonra hatırı sayılır oyuncu listesinde ilk sıralara doğru yola koyulmuştu. Özellikle Troy filminde Brad Pitt ve Orlando Bloom’un gölgesinde kalacağı düşünülürken, aksine büyük bir sükse yapmıştı.

‘’Münih’’ kadrosunda Eric Bana’nın yanı sıra Daniel Craig, Geoffrey Rush, Matheieu Kassovitz ve Ciaran Hinds gibi uluslar arası oyuncular yer alıyor. İzleyiciler, Ciaran Hinds’i ‘’The Phantom of the Opera’’ (Opera’daki Hayalet) filminden hatırlayacaktır. Ünlü İngiliz besteci Andrew Lloyd Webber’in müzikalinden sinemaya uyarlanan filmde Hinds, ‘’Firmin’’ rolünde karşımıza çıkmıştı.

Oyuncu seçiminde her zaman gerekli özeni gösteren Spielberg, bu filmde özelikle senarist seçiminde titiz davranmış. Senaryo yazımı için ilk olarak ‘’Forest Gump’’ ve ‘’The Insider’’ gibi gişede başarı göstermiş filmlerin senaristi Eric Roth’un kapısını çalan usta yönetmen, hemen ardından bu fikirden vazgeçiyor. Bu yan çizmenin altında yatan neden ise Roth’un senaryo diline egemen olan gerilimli hava. Başlı başına diken üstü bir konuya sahip olan ‘’Münih’’ filmini niteliği gereği sahip olduğu gerilimli havasından kurtarıp, daha dramatik ve yumuşak bir atmosferde çekmek isteyen Spielberg, bunun için “Angels in America” gibi duygusal çalışmasıyla tanınan Tony Kushner ile anlaştı. Burada nasıl bir farkla karşılaşılabileceğini filmin ilk 15 dakikasına egemen olan katliam görüntülerinden anlayabilirsiniz. Katliamın vahşi havasını izleyiciyi fazla zorlamadan nasıl verebileceğini kara kara düşünen yönetmen, çıkış yolunu senaryoyu hümanist Kushner’a devretmekte buluyor.

Büyük bir bütçeye sahip olan ve Oscar sezonuna yetiştirilen film ise başlı başına bir tartışma konusu. İsrail ve Filistin’in barış sürecinde perdeye yansıtılan film için Steven Spielberg eleştiri oklarına tutuldu. Her iki tarafa da yaranamayan yönetmen, filminin olabildiğince tarafsız olabilmesi için tarihi belgelerden ve o dönemi yaşamış olan insanların görüşlerinden yararlanmış. Ele aldığı konunun patlamaya hazır bir mayın tarlası olduğunun farkında olduğu için bununla da yetinmeyip, Haham’dan tutun da Amerikalı eski diplomat Dennis Rose’a kadar pek çok kişiden fikir almış. Hatta eski ABD Başkanı Bill Clinton da senaryoyu bizzat okuyarak Spielberg’e akıl hocalığı yapanlar arasında. Sadece bu isimlere bakarak bile ‘’Münih’’ filminin ne canşikar bir konuya sahip olduğu hakkında bir fikir edinilebilir.

Gerçi bilen bilir, hassas konulara dokunmak Steven Spielberg’in vazgeçemediği hobileri arasında yer alır. “E.T.: The Extra-Terrestrial” ve “Raiders of the Lost Ark” gibi fantastik filmlere imza attıktan sonra, ‘’biraz da riskli konulara el atayım’’ diye düşündüğünden midir bilinmez, soykırım olgusunu konu edinen “Schindler’s List’’ ve hemen ardından başka bir savaş filmi olan “Saving Private Ryan’’ ile karşımıza çıkmıştı. Özellikle “Saving Private Ryan’’ filminde izleyicinin sabır sınırlarını aşarak uzun süren kanlı sahneler çekmişti. Ancak bu iki politik film, Spielberg’in sinemasına yeni bir boyut kazandırdı. Artık karşımızda ‘’Jurassic Park’’, ‘’Hook’’, ‘’Jaws’’ gibi fantezi filmlerin dışında tamamen gerçek olaylara dayanan, insanları rahatsız eden ve toplumun hafızasının ayarlarıyla oynayan filmlerle duran, kısaca sinemanın her alanında varlık gösteren bir yönetmen olarak dikilmeye başladı.

Geçtiğimiz ay 59 yaşını deviren sinemanın ‘’dahi çocuğu’’nun ilk uzun metrajlı filmini 12 yaşında çektiğini düşünürsek bu kadar başarılı filmlere imza atmasını doğal karşılayabiliriz. Fesatlık yapmaya hiç gerek yok. 3 Oscar ödülü, 3 Oscar Ödül adaylığı ve 3 Directors Guild of America ödülü almasının manasını 3 rakamının Spielberg’in uğuru olmasında değil, sinemayla geçen 47 yıl içinde aramak gerekli.

Spielberg, hasılat rekorlarını elinde tutan yönetmen olma sıfatını ustalıkla kullandığı görsel efektler dışında, düşlerinizde bile göremeyeceğiniz hayal ürünü kahramanları gerçekmişcesine sinemaya yansıtmadaki ustalığıyla da kazandı. Drew Baryymore’un henüz erkeklerin hayallerini süsleyen bir kadın olmadan önce, minicik bir kız çocuğuyken çevirdiği ‘’E.T’’ filmini hatırlayın. O filmden sonra uzaylılarla arkadaş olmak için camlarda ufo bekleyen çocukların varlığı bile yönetmenin bu konudaki başarısına bir delalettir. Ya da ‘’Jaws’’ filmini izledikten sonra ayağını değil sığ denize, havuza sokamayan bir nesil de bu kapsamda örnek verilebilir.

Kıyamet gününden farkı olmayan bilimkurgu – gerilim filmi “War of the Worlds” başta olmak üzere, yönetmenin imza attığı bir çok film altın yumurtlayan tavuk misali gişe rekorları kırdı. Öte yandan oldukça vefalı bir kişilik olan Spielberg, bir başka ünlü yönetmen Stanley Kubrick'in ölmeden önce yıllarca üzerinde çalıştığı; ancak bir türlü çekimlerine başlayamadığı “Yapay Zeka - A.I. Artificial Intelligence” filmini bir Kubrick sorumluluğu edasıyla tamamlamayı başararak yine beklenen hasılatı yapmıştı.

Ancak tarafsızlığımızı koruyarak ustanın hüsranla sonuçlanan filmlerinin olduğunu da belirtelim.“ Empire of the Sun ” ve “ Always ” gibi aslında güzel konulara sahip olduğu halde izleyicinin ilgisini çekmeyen filmler de Spielberg sinemasında yer aldı. Ama bu dönem de kısa sürdü ve yönetmen 1989 yapımı “ Indiana Jones and the Last Crusade ” ile daha parlak günlerin yolunu açtı.

Sayısız sinema filminin yanı sıra çeşitli çizgi filmlere de imza atan Steven Spielberg, pc oyunlarından kafasını kaldıramayıp, dış dünyayla bağlantısını kesen oyun canavarlarıyla da tanışıyor. Sadece sinema yönetmenliğiyle yetinmeyen Spielberg, orijinal üç bilgisayar oyunu için Electronic Arts (EA) ile de bir sözleşme imzaladı. ‘’Münih’’ gibi ciddi işlerinin yanı sıra bundan böyle gelecek nesil oyunlar üzerine projeler yürütecek olan yönetmen "Oyun sektörünü incelerseniz eğlencenin odağında ve yeni fikirlere açık olduğunu görürsünüz.’’ diyerek bu sektöre de iyiden iyiye göz kırpıyor.

Ana konumuza geri dönerek Steven Spielberg’in son filmi ‘’Münih’’ üzerine yaptığı açıklamaya da yer verelim: “Tarihsel olaylara olup bittikten sonra geri dönüp bakmak kolaydır. Kolay olmayan ise, yaşanmış olayların o anları yaşayan insanlara nasıl göründüğünü gösterebilmektir. Münih katliamına İsrail’in verdiği cevabı bugüne kadar hep politik veya askeri terimlerle düşündük. O trajedinin intikamını almak üzere görevlendirilmiş insanların gözünden bakmak, bu korkunç olaya insani boyut ekleyecektir. O insanların üstlendiği görevi başarırken ne kadar acımasız bir çözüme başvurduğunu canlandırırsak, yapılan eylemin doğruluğu konusunda kuşkuların doğmasına yol açabiliriz. Bu sayede, günümüzde ulaştığımız trajik ilgisizlik konusunda önemli şeyler öğrenebileceğimize inanıyorum.” diyor usta. İzleyelim ve görelim. Belki de filmi izledikten sonra trajik ilgisizliğimiz nihai sona ulaşır. Kim bilir?

The Brothers Grimm



Şimdi yaslanın ve geçmişinize dönün…

Eğer çok sevdiğiniz büyükannenizin bir gün kurt olup sizi yemesinden endişe ediyorsanız ya da bir kır gezisinde eşek, horoz, köpek ve kedi dörtlüsünü bir arada görmek size doğal gelmiyorsa ve onların cin olmasından şüpheleniyorsanız çocukluğunuzun o pek de masum olmayan masallarına geri dönün. Çünkü tüm bu tuhaflıkları Grimm Kardeşler’in masallarına borçlusunuz.

Sinemanın şövalye düşkünü anarşist yönetmeni Terry Gilliam, nam-ı diğer Kaptan Kaos yine yapacağını yaptı ve çocukluğumuzda içimizi ürperten masallara imza atan Grimm Kardeşler’i beyazperdede karşımıza dikti. Ama saolsun Gilliam filmde Grimm Kardeşler’e kötü bir oyun oynayarak çocukluk günlerimizin intikamını alıyor.

Nasıl bir filmle karşılaşacağınızı merak ediyorsanız önce filmin yaratıcısının sabıkasına bakmakta fayda var. Kendi deyimiyle Huckleberry Finn ve Tom Sawyer tadında bir çocukluk geçirmesi Gilliam’ı hayal dünyası filmlerinin feriştahı yapmış. Hollywood sinemasını yakından tanımasına rağmen tercihini İngiltere’den yana kullanmış. Londra’da ‘’Do Not Adjust Your Set’’ (Televizyonunuzun ayarlarıyla oynamayın) adlı komedi şovuna katılmasıyla ilk filmlerinden olan Monty Python’un adımlarını atıyor. Burada biraz duralım. Monty Python sıra dışı bir komedi filmi olmasıyla ün salmış bir yapıt. Kimilerince sinema tarihinin en absürt ve saçma filmi; kimilerine göre ise komedi sinemasının en başarılı örneklerinden. Doğru tespit ise absürt komedi sinemasının en başarılı örneği. Ata binmek için ‘’at’’a gerek olmadığını, bu işi iki adet ‘’hindistancevizi’’nin rahatlıkla görebileceğini bu filmden öğrendik.

Sinema uygarlığına ‘’Twelwes Monkeys’’ ve ‘’Brazil’’ gibi başyapıtları kazandıran Gilliam, Grimm Kardeşler’e gelmeden önce yıllarca Don Quixote’u öldürmenin hayaliyle yaşıyor. 2001 yılında filmin çekimlerine başlasa da bir takım talihsizlikler nedeniyle sonunu getiremiyor. Ama ‘’The Man Who Killed Don Quixote’’ filminin çekim süreci başlı başına bir öykü oluyor ve ‘’Lost in the La Mancha’’ adıyla belgeselleşiyor. Bizde İstanbul Film Festivali’nde gösterilen belgesel, filmin ‘’yapılamama’’ öyküsünü anlatarak en az film kadar ilgi gördü.

Belli ki masal kahramanlarının yaratıcılarıyla bir derdi olan Gilliam, şimdi de Grimm Kardeşler’le uğraşıyor. Doğuda Dede Korkut neyse batıda Grimm Kardeşler o; tabii Andersen’le birlikte. Oturup kendi masallarını kendi yazan Andersen’in aksine Grimm Kardeşler başkalarından dinledikleri masalları derleyerek insanların düş gücüne sunuyor.

Filmde masal ve gerçek iç içe. Gilliam’ın Grimm Kardeşler’e oyunu da burada saklı: Masalın yaratıcıları, kendi masallarının kahramanı olursa ne olur? Köy köy dolaşarak ilim-irfandan nasibini almamış insanlara büyü yaptıklarını ve seytan çıkardıklarını söyleyip dolandıran bu iki uyanık kardeşin anlattıkları masallar ya gerçekse? İşte anlattıkları masallarla masum insanları kandırıp, geçimlerini sağlayan bu iki dolandırıcı bir gün gerçek bir sihirli lanetle karşılaşır. Bir adet büyü, bir adet orman ve cesarete olan ihtiyaç. Üçünü karıştırın: İşte size Bremen mızıkacılarının horozundan ya da kırmızı başlıklı kızın kurdundan korkan çocuk aklının Grimm Kardeşler’den intikamı!

Her fırsatta, ‘’Ben bir Hollywood yönetmeni değilim.’’ diye haykıran yönetmen Gilliam, Grimm Kardeşler filminin çekimlerinde epeyce sorunla karşılaşmış. Çekimlerin başlangıcında filmin yapımcısıyla sürtüşmeler başlamış. Yapımcının para demek olduğunu bile bile filmin çekimlerini bir süre ertelemiş. Gilliam, yapımcısına çektiği bu resti şöyle açıklıyor: ‘’Bu her filmde böyle olur. Yaratıcılıkla para birbiriyle çatışır ve karşılıklı tavizler verilir. Ben taviz vermedim ve seti terk ettim!’’. Sonradan yapımcıyla sorunlar halledilip tekrar mutlu aile tablosu çiziliyor.

Fantastik komedi tarzında çekilen filmin kadrosunda ise heyecan uyandıran isimler var. Matt Demon’un Will Grimm, Heath Ledger’in Jake Grimm karakterlerini canlandırdığı filmde, Matrix Reloaded’da göz dolduran Monica Belluci, Kraliçe Mirror olarak karşımıza çıkıyor.

People, Vanity Fair, Esquire, Ciak gibi pek çok ünlü yabancı magazin dergisi tarafından ard arda ‘’Dünyanın En Güzel Kadını’’ seçilen Belluci, bir orman cadısını canlandıracağı Grimm Kardeşler’de, bizlere cadıların her zaman çirkin olmadığını ispatlayacak. Sofia Loren’in varisi olarak gösterilen İtalyan oyuncu, siyah straplez elbisesiyle filmin galasında da en çok göz kamaştıran isim oldu.

Jake Grimm karakterini başarıyla canlandıran Heat Ledger ismi ise sinemaseverler için yabancı değil. Vatansever (The Patroit), Şövalye (A Knight’s Tale) ve Günahların Bekçisi (The Order) gibi filmlerde oynayan Ledger, son olarak 2005 yapımı Brokeback Dağı filmiyle karşımıza çıktı. Ledger, 2006 Şubat ayında da karşımıza zamparaların zamparası Giacomo Casanova olarak çıkacak. Casanova filminde de oyuncuya bir başka güzel Siena Miller eşlik edecek. Ancak şimdilik Jake Grimm rolündeki performansıyla aldığı övgülerin tadını çıkarmakla meşgul.

Bazıları için filmin iyi sayılmasında başlı başına etken sayılan bu oyuncular dışında, filmin görselliği de en büyük silahı. Mekan ve kostüm tasarımlarıyla Grimm Kardeşler tam bir festival havasında. ABD- Çek Cumhuriyeti ortak yapımı olan filmin çekimleri Prag’ın tarihi atmosferinde tamamlanmış.

Don Quixote ve Monty Python’dan sonra Gilliam’dan yine böyle bir film beklenirdi. Ülkemizde 9 Aralık tarihinde gösterime girecek olan film fantastik sinemaseverlerin beklentilerini boşa çıkarmayacak.

Son olarak Grimm masallarına bir göz atalım. Almanya’nın en çok basılan eserlerinden olan Grimm Masalları, dünya edebiyatında da klasikler arasında. Pek çok çocuğun bu masallarla büyüdüğünü ve geleceğin büyük adamları olduklarını düşünürsek ‘’Dünya nereye gidiyor ve bunda Grimm Kardeşler’in payı ne?’’ sorusunun cevabını da şu masallara göz atarak bulabiliriz: Bremen Mızıkacıları, Uyuyan Prenses, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, Kurt ve Yedi Keçi Yavrusu, Kaz Çobanı, Çizmeli Kedi ,Kül Kedisi ,Kırmızı Şapkalı Kız ,Erkek Kardeş Kız Kardeş ,Oduncunun Çocukları…

Ayyuka!

İstanbul, bize hemen her gece bir konser izleme çeşitliliği sunuyor. Müzikse müzik, eğlenceyse eğlence. Ama yok, bunların ötesinde aradığınız samimiyet ve farklılıksa o da var. Ayyuka elemanlarını aldık karşımıza konuştuk. Anladık ki, müzik piyasası oldukça sağlam bir gruba gebe. Şimdi albümlerini bekliyoruz merakla.

Sizce bir grubun ismi o grubu ne kadar ifade eder?

Özgür: Hiç, diyorum ben.

Altan: Çok

Alican: Ben de çok diyorum.

Ayyuka sizi yeterince ifade ediyor mu?

Alican: Müzikteki seslerle uyuyor bence..

Altan: Göğün en yüksek yeri anlamına geliyor. Ayyuk’a yapılan müzik gibi düşün.

Alican: Bir de ne Türkçe, ne İngilizce ne de Japonca. Telafuzu kolay. Bir Amerikalı bile rahatça söyleyebiliyor. Böyle yamulmuyor ağzı.

Altan: Dinar Bandosu diyemiyor ama Ayyuka diyor.

Özgür: Niye? Onlar da Eyyuka diyor:)

Grubun hikayesini dinleyelim.

Özgür: Lise yıllarında Altan’la takılmaya başladık. Ben gitar çalıyordum, Altan bas çalıyordu.

Altan: Özgür bana öğretiyordu. Ben de ona eşlik etmeye çalışıyordum.

Özgür: Ya ben 13 yaşından beri gitar çalıyorumJ Bir gün Altan gelip bana bas çalmak istediğini söyledi. Ben de ona; O zaman alacaksın bir bas çalışacaksın koçum, dedim. J Altan basabilmeye başladıktan sonra da doğaçlamaya başladık. Bayağı eğleniyorduk kendi aramızda.

Neler çalıyordunuz?

Altan: Sevdiğimiz şarkıları çalıyorduk. Sıkıldığımız zaman doğaçlamaya başlıyorduk ama doğaçlama ne bilmiyorduk.

Sonra?

Özgür: Sonra insanlar dinledi. ‘’Vay, bu çocuklar iyi takılıyorlar’’ dedilerJ O zaman grup değildik. Ama davulun eksikliği vardı. Şöyle kafamıza göre bir davulcu bulsak muhabbeti yapıyorduk.

Altan: Bas ve gitar olarak yıllarca çaldık. Sonra 2. gitaristimiz Ahmet geldi. Baktık onda da iş var; Özgür onu da eğitmeye başladı:)

Alican: Biz de Altan’la Eskişehir’de sürekli stüdyoya kapanıp bas-davul çalıyoruz. Ahmet ve Özgür gelince daha bir güzel oluyor. Biz böyle bir kaynaştık. İlk başta bir grup olduğumuzun bile farkında değildik.

Özgür: Beraber barlarda çalmak üzere cover’lar yapmaya başladık. Ama seçmece cover’lardı. Kabul ederlerse olur, olmazsa olmaz gibi bir tavrımız vardı.

Ve Ayyuka kuruldu.

Özgür: Gibi.

Alican: İlk konserimize çıktığımızda bile Ayyuka ismi yoktu. İstanbul’a döndükten sonra ev arkadaşım Ayyuka olsun dedi. Bizim de hoşumuza gitti.

Uzun zamandır bir aradasınız. Tahminen kaç konsere çıktınız ve nerelerde çaldınız?

Alican: Herhalde 30’u geçmiştir. En belirginleri Bodrum, Bursa, Eskişehir, Fethiye. İstanbul’da Sonic Youth ve Jonathan Ricthman konserlerinde çaldık.

Konserlerde cover mı yoksa kendi parçalarınızı mı çalıyorsunuz? Ağırlık hangisinde?

Alican: Kendi parçalarımız ağırlıkta oluyor. Seçtiğimiz cover’ların da gerçeğiyle pek bir alakası yok zaten, bizim parçalarımız gibi oluyor.

Çaldığınız mekanlarda, mekan sahiplerinin beklentisi ve ya müdahelesi oluyor mu?

Alican: İlk başta kimse kolaylık göstermiyor. Ama dinledikten sonra şaşırıyorlar ve çok seviyorlar.

Altan: Müdahale değil ama rica edebiliyorlar. Onlar, insanların bildikleri şarkılara eşlik ederek daha çok eğleneceklerini düşündükleri için böyle isteklerde bulunuyorlar. Sen de o yüzden bu soruyu soruyorsun zaten.

Evet.

Altan: Ama bu bizim yapabileceğimiz bir şey değil. En son Eskişehir konserimizde her zaman çaldığımız gibi çaldık. İnsanlar şarkıları bilmemelerine rağmen eğlendiler. Çok güzel bir konser geçti.

Özgür: Oynadılar:) Bizim şarkıların genelinde 9/8’lik ritmi olan parçalar var. Gayet oyun havası iki tane bestemiz var.

Altan: Evet, bazen gayet gazinoya bağlıyoruz. Düğün salonu havasında geçen konserler oluyor. Çok fazla tecrübemiz olmamasına rağmen insanlarla iç içe bir şey yapmaya çalışıyoruz. Asla kendi modunda şarkılarını çalan bir grup olmak istemiyoruz.

Baba Zula’dan oryantal dub terimini öğrendik. Sizden de pisikedelik oryantal rock.

Özgür: O bizim lafımız değil. Çok fazla türe takılmayan insanlarız. Pisikedelik denilen olay, hiçbir zaman amaçladığımız bir şey olmadı ama…

Altan: Dışardan söylenene kadar ben pisikedelik bir şey yaptığımızı hiç düşünmemiştim.

Alican: En dibinde rock grubu yani.

Özgür: Evet, etkilendiğimiz müzikleri kendimizce bir potada eriten rock grubuyuz.

Albüm ne zaman çıkacak? Şu an için ne kadar öncelikli?

Özgür: En öncelikli.

Alican: Albümün demolarını kaydettik. Bir iki şirketle görüşeceğiz. Büyük bir ihtimalle biriyle anlaşırız. Her şey aslında çok fazla hazır. Albümü hucum çalıp kaydedeceğiz. En erken nisanı bulur.

Albümde özellikle birlikte çalmak istediğiniz isimler var mı? Şu sıralar müzisyenler birlikte parçalara imza atarak birbirlerine destek oluyorlar.

Altan: Bugüne kadar bize en çok destek veren grup Replikas oldu. Athena elemanları da severler bizi. Ama birlikte çalışmak fikri şuan yok.

Özgür: Uygun bir şarkı olursa olabilir.

Alican: Şu anki şarkıların formu çok oturmuş bir halde. Bunların içine artı girecek bir insan yok. Çaça adlı parçamızın içinde grup vokal var. Belki orada ‘’Hopa hep beraber’’ gibi bir moda girebiliriz.

Battle Of Bands yarışmasında 3. lüğünüz var. Dereceye girmenin bir getirisi oldu mu size?

Alican: Biz o yarışmaya daha çok konser verme şansı olarak baktık. Orada birkaç insanın beğenisine bir şeyler sunuyorsun. Birinci ya da onuncu olmanın yapacağın müziği etkileyeceğine inanmıyorum.

Özgür: Sonra Roxy’ye başvurduk ve kabul edilmedik. Ama bu bizim müziğimizde bir değişikliğe yol açmadı. Demek ki yarışmaların bize bir katkısı yok:) (Ayyuka, daha önce BOB yarışmasında derece aldığı için Roxy’ye kabul edilmiyor.)

Deja-vu, Duman, Çilekeş, Mor ve Ötesi…Hepsi şarkılarında örtülü ve ya açık politik mesajlar veriyor. Sizin parçalarınızda politikanın yeri var mı?

Özgür:Ben müzikle dünyanın değiştirilebileceğine inanmak isterdim. Böyle bir şey olsaydı keşke ama inanmıyorum. İnanan varsa eyvallah… Bir çok grup geldi geçti. Çok gaza geldiler ama şimdi şirket yöneticisi falan oldular :)

Altan: Müzikle hiçbir şey değişmedi değil. Olumlu kazanımlar da oldu ama bunu başaranlar bir şeyleri samimiyetle anlattıkları zaman başardılar.

Bazı gruplar demosunu internetten yayınlıyor. Bir çok grubun da korsana karşı çok sert söylemleri var. İnternet üzerinden müzik paylaşımına sizin bakışınız nedir? Siz albüm indiriyor musunuz?

Özgür: Bolca! En son ne zaman albüm aldığımı hatırlamıyorum.

Altan: Hiçbir tavrımız yok.

Alican: Korsana karşı bir tavrın varsa çözümün de olmalı. ‘’Korsana hayır!’’ demek yetmez. Sen albümünü öyle bir çıkartırsın ki insanlar orjinalini almak ister. Şuan çoğu insanın albümüne koyacak bir fikri bile yok. Satmayınca da korsana mal ediyorlar.

Peki, son olarak roportör siz olsaydınız birbirinize ne sormak isterdiniz?

Altan: Bence sen tembellik yapıp soru hazırlamamışsın:)

Bu kadar soru sordum, insaf:)

Altan: Ama sevdiğimiz grupları sormadın. Ben Alican’a sevdiği grupları sorardım, çünkü en sevdiği şey sevdiği grupları saymaktır:)

Özgür, sen Altan’a ne sorardın?

Özgür: Niye evlendin? Rock’çı adam evlenir mi diye sorardım.