Cuma, Eylül 22, 2006

Microdalga Fırın, Çim Biçme Makinesi ve Goldfrapp




Britanya Adası’nın şehir dışında, yeşillikler içindeki bir kulübesinden yükselen müzik sesleri nasıl olur sizce? Bir peri kızının lir çalmasını mı arzu edersiniz yoksa gayda sesleri mi? Tabii kulübe dediysek Heidi’nin dedesiyle birlikte önünde keçi otlattığı bir köy kulübesi düşünmeyin. İçerisi sizi yanıltır. Synthzerlar başta olmak üzere çağın manyetik seslerini içinde barındıran tüm aletler bu çatı altında. Berlin’in kaotik atmosferinin tersine büyük bir parti için ideal bir kır evi. Buradan yükselen çığlıklar ve erotik soundlar ise Goldfrapp’a ait.

Alison Goldfrapp ve Will Gregory ikilisi “Supernature” adlı albümlerini çıkaralı yine epey bir zaman oldu. Hatta İngiltere’nin medahar-ı iftiharı Coldplay’le birlikte çıktıkları 18 konserlik Avrupa turnesini de tamamladılar. Eski yılın son günlerinde Alison Goldfrapp, Madonna’ya sövmesiyle gündemdeydi. Madonna’yı son albümünde taklitçilikle ve hatta kati hırsızlıkla suçlayan Alison’un gözden kaçırdığı bir şey vardı: Stuart Price! Bu ay içinde İstanbul’a uğrayıp bir konser verecek olan Zoot Woman’ın has adamı olan Price, Madonna’nın tepeden bakan son albümü “Confessions On A Dance Flor”un prodüktörü olduğu kadar, Goldfrapp’ın aşağı yukarı Madonna’yla aynı dönemde çıkardıkları “Supernature” albümünün de prodüktörü. Haliyle iki albüm arasında Alison’un bahsettiği gibi bir benzerlik varsa bunun kabahatini Madonna’da değil Stuart Price’da aramak gerekli.

Neyse, dedikoduyu bırakıp ciddi konulara dönelim. Goldfrapp’ın müzikal yolculuğu 2000 tarihli “Felt Mountain” albümleriyle başladı. Kimileri için bu bazı grupların ilk albümlerinde yakaladıkları bir şanstı ve bu şans yüze bir kez gülerdi, kimine göre ise Goldfrapp daha iyisini yapabilirdi. Aslına bakarsanız bugüne kadar yayınladıkları üç albüm de birbirinden çok farklı. O nedenle hangisi daha iyi diye bir kıyaslamaya gitmek günah olmasa da mekruh sayılabilir.

İkilinin birliktelikleri ise çok eskilere dayanmıyor. Bir araya gelip de yıllarca müzik yaptıktan sonra güç bela bir albüm çıkaranlardan değil onlar. Sene 1999. İlk karşılaşma. Derin bir sessizlik. Şüpheci bakışlar ve karşısındakinin davranışlarını kodlayan iki farklı beyin. Sonra şiddetli bir çarpışma, patlama ve mekan değişir. Şimdi küçük bir oda. Yine sessizlik. Ama bu sessizlik temel iletişim biçimi olan konuşmanın yerine cızırtılı sesler ve buğulu bir vokalin kimi çığlık çığlığa kimi zaman ilahi okurcasına oluşturduğu bir sessizlik. Will ve Alison bir araya geldiğinde konuşma ihtiyacı duymuyor. “Konuşmuyorsun. Sadece müziğini yapıyorsun ve dünyanın en büyülü olayının içinde olduğunu farzediyorsun.” Diyor Alison.

“Supernature”da karşımıza işte bu sessizliğin mahsulü olarak içinde envai çeşit müzik aletinin bulunduğu bir kır evinden çıkıyor. Müzik aletlerinin arasına birkaç değişik boy çim biçme makinesi koymayı da ihmal etmeyin. Georgian tipi debdebeli bir şato beklemiyorsanız tabii. Amplifierların yanında mikrodalga fırın var. “Ve ekmek sandığı. Arkasında da dışarıda atların koşturduğu bir manzara.” İşte dekorasyonu bu sözlerle tamamlıyor Will. Synthesizerın sesine kuş cıvıltıları eşlik ediyor. Ve ortaya Berlin, New York ve Bristol arasında gidip gelen elektronik ve glam cross arası ortaya karışık bir Brit Pop çıkıyor.

Bu kadar tasviri boşuna yapmadık. Goldfrapp’ın “Supernature”ını dinlerken işte o kuş seslerini beyninizin derinliklerinde duyacak, sevgilinizle gelincikler arasında güneş dansı yapacak ve belki bir ayağı New York’ta bir ayağı Paris’te olan bir gökkuşağında kaydırak yapacaksınız. Ama “Ooh La La” sizi o ebemkuşağının tepesinden aşağı indirip Londra’da bir striptiz kulübüne götürecek. Kırmızı neon ışıkları; gövdesi zebra, fil ve belki tavuk ama kafaları insan olan tuhaf yaratıklar, kalabalık. Ve biraz ileride Alison striptiz yapıyor. Yırtık file çoraplarını çıkardığını hiç görmedik. Muhtemelen yine çıkarmayacak. “Ohhh La la la! İstediğim sadece parlak bir şehvet!”. Neye ihtiyacı olduğunu seksi bir matematik öğretmeni edasıyla dile getiren ve elinde cetveliyle üzerinize üzerinize gelen bu fena halde glam-pop parçasından “Love 2 C U” parçasına kadar kaçabilirsiniz. Bu kez, Alison’un kristal sesi ve tiz çığlıklarının eşliğinde buzdan bir kulübe gidiyoruz. Kirliden öte, bozuk hissi veren ritmler ise kulübün içinde sonsuz bir ışık ve ses huzmesi oluşturacak. Tabii bu sıralama albümü ortalardan bir yerlerden başlayıp, başa doğru dinleyen ve sonuna nasıl geldiğini anlayamayan teknik aksak kafalar için geçerli.

Albümün ilk üç parçasında tempo hiçbir şekilde düşmüyor. Belki vücudunuzun ritmi değişiyor. Ama “Ride A White Horse”u da atlattıktan sonra ferah ferah soluklanabileceğiniz parçalar geliyor. Kesik vokaller eşliğinde başlayan “U Never Know” dokunaklı ve içli bir parça. Albümdeki çoğu parça insana sanki dünyada günlük koşuşturmalar, yere tükürüp size omuz atan insanlar, kocaman kocaman gri plazalar ve klostrofobik, enformatik zengin mönülü ruh hastalıklarının kalmadığı ve hatta hiç olmadığı hissi uyandırıyor. Siz sanki bunlarla hiç karşılaşmamışsınız gibi sarı ayçiçek tarlaları arasında yüzünüzü yalayan hafif bir rüzgar eşliğinde uçurtmanızı uçuruyorsunuz. Borsanın dalgalanması, bitirme sınavları, şu saniye dünyanın her hangi bir yerinde patlayan bombalar ya da yarına yetiştirmeniz gereken bir yazı umurunuzda bile değil. İşte dünya böyle. Neşe ve keyif kaynağı bir gezegen burası. Ve hatta tüm uzaylılar da dost.

Son olarak Pawel Pawlikovski'nin son filmi "My Summer Of Love"dan bahsetmek gerek. Bafta Ödülleri'nde 'En İyi İngiliz Filmi' ödülü dışında 2004 Edinburgh Film Festivalinde, Standard British Film Awards'da ödüller alan ve birçok İngiliz eleştirmeninden tam not alan, iki lezbiyen kızın aşkı ekseninde dönen filmin etkileyici müzikleri de bizim ikilinin elinden çıkmış. Zaten küçük bir kasaba, orman, nehir ve yüksek dozda erotizm içeren bu filmin müziklerinin Goldfrapp’tan başkasına emanet edilecek olması düşünülemezdi.

Kopyalanmamış bir stil, her koşulda eğlence ve mutluluk ve tabuların yasak kelimeler söylenmeden bulunması, tiyatral sahne şovları, etkileyici görsellik ve seksüel abartı…’’Biz başardık. Çünkü sandığınızdan çok daha zekiyiz. Black Cherry albümünü yaparken biz hala kendimizi keşfetmeye çalışıyorduk. Oysa şimdi kendimizden eminiz.’’ . Alison’un bu sözlerinin üzerine Will şunları ekliyor: “Kendimizi ifade etmenin başka yollarını bulduk.’’ Kendi kurallarını yıkarken eğlenmek. İşte Goldfrapp’ın sırrı selameti...

basatap

Daisuke Inoue ve parodi Nobel’li aleti karaoke

Geçtiğimiz yüzyıl, gerekli alet edevat ve ses yoksunluğu gibi teknik yetersizlikler nedeniyle şarkı söyleyemeyen ama içinde star ruhu taşıyan henüz keşfedilmemiş yeteneklere süper bir alet sundu. Telaffuz ederken kulağa ginger, humbaracı, lapistes ya da jelibon kadar eğlenceli gelen bu kelime işlevi sırasında da aynı görevi yerine getiriyor; eğlendiriyor.

Karaoke, pek çok icat gibi yine bir Japon işi. Ülkesi Japonya’da pek tanınmasa da Time dergisi tarafından çağın en etkili 20 Asyalısı arasında gösterilen Daisuke Inoue, karaokenin mucidi. Düşünün artık Inue; Mao Zedung ve Mahatma Gandi ile aynı listede. Bu ayrıcalığı sağlayan şey de Asya gecelerinin eğlence rengini değiştiren, inanılmaz alet karaoke!

Her yeni buluş zorunluluktan doğar. Kimse keyfinden ‘’Bunu daha önce yapan olmamış, dur mucidi ben olayım’’ diye yeni bir şey keşfetmez. Inue de yine zorunluluklar sonucu karaokeyi bulmuş. Gençliğinde bir kabarede sahneye çıkıp piyano eşliğinde şarkı söyleyen mucit, hem piyano çalıp hem de aynı anda şarkı söyleyemediğini fark etmiş. Sadece şarkı söylemek istediği için hazır müzik tonlarından oluşan aleti geliştirmiş ve adını da ‘’olmayan orkestra’’ anlamına gelen karaoke koymuş.

Bugün dünyanın her yerini karaoke çılgınlığının sarmasını, her sokak başında bir karaoke bar açılmasını ya da düğün dernek gibi geleneksel eğlencelerde bile karaoke yapıldığını gören Inoue zengin ve gururlu mudur sizce? Belki icadıyla gurur duyuyordur ama zengin olduğunu söyleyemeyeceğiz. Zira icadının patentini alamayan bu talihsiz mucit bugün böcek yemi ve fare kapanı gibi araç gereçler satarak hayatını kazanıyor. Üstelik insanlığa son derece faydalı olan bu eseriyle Nobel bile alamıyor. Ama bir grup Harward Üniversiteli’nin musluk suyuna kanserojen madde karıştırıp satışa sunan Coca Cola’ya kimya ödülü, nükleer deneme yapan Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’a barış ödülü verdiği parodi Nobel’ini almaya hak kazandı. Inoue ,ödül almaya temsilci göndermeye bile tenezzül etmeyen Coca Cola ve Fransız Hükümeti’nin aksine tören alanında hazır bulundu. Üstelik karaokede bir şarkıyı İngilizce söyleyerek büyük sempati topladı.

Mucidine Nobel mertebesinde ödül kazandıran Karaoke; genel olarak eğlendirme amacı taşısa da pek çok psikolojik, sosyolojik ve politik boyuta sahiptir. En basitinden arkadaşlarıyla karaoke bara gidip şarkı söyleyen kişi için büyük bir cesaret örneğidir; bu kişinin kendine güveni yerine gelir. Ya da ‘’sahne tozu’’ yutmanın verdiği gururla, içinde ileride star olabilme umutları yeşerir. Etraftan aldığı tezahüratlara bakarak, aslında karaoke barlarda harcandığına inanır. Zaten müzik tarihi; çocukluğunda kafasında annesinin çoraplarından güya saç yapmış bir şekilde karaoke yapıp, şarkıcılık oynayan yeteneklerle doludur.

Sosyolojik boyutu da psikolojik boyutu kadar önemlidir. İnsanların giderek yalnızlaştığı, televizyon denilen aletin evdeki muhabbeti öldürdüğü, arkadaşlarla takılmak deyiminin chat yapmayı ifade ettiği çağımızda karaoke; insanların sosyalleşmesini sağlar. Eğer karaoke yapmaya gittiğiniz kişi yeni tanıştığınız biriyse ya da iş arkadaşınızsa aranızda bir an evvel samimiyet oluşur, hatta birden en yakın arkadaşınız olabilir. Çünkü o sizin büyük medeni cesaretinize ve muhteşem sesinize şahit olmuştur.

Politik boyutu bizi çok ilgilendirmiyor. Hayır, 80’lerin apolitik, kayıp kuşağı olduğumuzdan değil. Konuyla alakası yok, ondan. Bu, ‘’Karaoke Kapitalizmi’’ diye bir kavram icat edip, masum ve eğlenceli bu aleti kapitalizme alet edenlerin suçu.

Bu çok işlevli alet son dönemlerde, medya mensubu deyimiyle, gündemin ortasına bomba gibi düştü. Bon Jovi’nin yeni albümü ‘’Have A Nice Day’’ şerefine düzenlenen karaoke partileri ve 9. İstanbul Bienali’de The Smiths karaoke projesiyle yer alan Phill Collins ile rezervasyon yapmadan değil karaoke yapmak, içeriye bile girmenin imkansız olduğu karaoke barlar sayesinde Uzakdoğu ve Amerika’nın ardından ülkemizde de karaoke rüzgarları esmeye başladı. Özellikle Collins’in karaoke projesi büyük ilgi gördü. The Smiths topluluğunun ‘’The World Won’t Listen’’ albümündeki tüm parçaların hazır bulunduğu karaoke aletiyle İstanbul’un yolunu tutan Collins’i, Smiths şarkılarını söylemek için can atan bir hayran topluluğu merakla bekledi. İstedikleri şarkıları karaoke eşliğinde söyleyerek kameraya kaydedilen bu küçük Smiths’ler harikalar yaratarak geçtiğimiz yılki bienalin en dikkat çekici performasına imza attılar.

Karaoke barların kazandığı paralar İngiliz girişimci Mark Taylor’ün iştahını kabartmış olacak ki ‘’pornaoke’’yi icat ederek işin suyunu çıkarmış. İsim benzerliği tuhafınıza gitmesin. Zira bu ikisi kardeş. Pornaoke de tıpkı karaoke gibi dublaj ilkesine dayanıyor. Yalnız burada sevdiğiniz müzisyenin şarkısını değil, dev ekranda gösterilen pornografik bir filmin dublajını yapıyorsunuz. Yani ekrandaki başrol oyuncusu hanım kız ya da esas oğlanın seslerini taklit etmek esasına dayanıyor ve deyim yerindeyse kapalı gişe oynuyor. Bugün 65 yaşında olan Inoue, niye böyle bir şey düşünmediğine hayıflanıyor mudur acaba?

Biz daha masum olan karaokeye dönelim. Grup kurup, solist olmak isteyen ama etrafında yetenekli arkadaş bulamayan PJ Harvey ruhlu kişilerin en büyük dostu karaokedir. Düşünsenize bir gitarist ya da davulcuya ihtiyacınız yok. Arka planda istediğiniz şarkıyı birebir çalan bir alet ve önünde de elinde mikrofonla siz! Daha ne olsun? Şarkıyı tam bilmenize bile gerek yok. Zaten ekranda şarkıya ne zaman gireceğinizi belirten, sözlerin yer aldığı yazılar geçiyor.

Yalnız hatırlatmakta fayda var. Sahne tozu yutmuş kişilerin kolay kolay o neon ışıklı parlak dünyadan kopma şansları kalmıyor; bu eğlence tarzı alışkanlık yapabilir. Gece boyunca kıyamet gibi kopan alkış ve tezahüratlar yaşamınızın sonuna kadar devam etsin isteyebilirsiniz. Ya da sözleri kaçırıp, şarkıyı katlettiğinizde arkadaşlarınızın önünde rezil olmanın yol açtığı bir hırsa kapılabilirsiniz. Tehlikeli bir evre bu. Zira bundan faydalanmaya kalkıp, başarı garantili karaoke kursları açan müteşebbisler de ortaya çıktı.

Seul’da yaşayan Karaoke hocası Lee Byung Won, tüm dünya karaokecilerini uyarıyor: Karaokede başarısız olmak saç dökülmesi ve cinsel iktidarsızlık gibi sorunlarla bünyenizin sarsılmasına neden olabilir. ‘’Karaoke Kompleksi’’ denilen bu hastalığın kesin bir tedavisi de yok. Ama hastalığın ilerlemesini önleyen tedbirler alınabiliyor. Mesela karşısına geçtiğiniz bir ağaca karşı yüksek perdeden şarkı söylemek ya da kafanıza kova geçirip şarkı söyleyerek ses terbiyesi yapmak gibi. Ama bu aşamaya gelmeden siz tadında bırakın. Birkaç yakın arkadaşınızı yanınıza alın ve 2 bira içerek karaoke yapmanın eğlencesini yaşayın. Ve starlığınız, aldığınız tebrikler ve muhteşem olduğunu düşündüğünüz sesiniz o gecede kalsın.

basatap

Madonna: Yeni bir bilim dalı!


Kızlarını pür pak yetiştirmek isteyen ebeveynler için bir büyük tehlike, kendini şaşırmış gençleri dine çağıran Papa için çağın trajedisi, Bush için çuvaldız, parçalanmış benliklerine tutkal arayan küçük kadınlar için yıkılmaz bir put, çürümüş ahlak anlayışına karşı bekaretleriyle böbürlenen sivilceli kızlar için okkalı bir şamar, edepsizler için edep; edepliler için edepsiz… Bunların hepsinin sentezinden tuhaf bir şey çıkar. O tuhaflığın adı da Madonna konur.

O bir pop star?! Hayır, etraf pop stardan geçilmiyor. Onun bir farkı olmalı. Sıfatı hazır: Pop ikonu. Herkesin haddine değil. Ama bence yetersiz. Dinden politikaya, kültürden bir neslin yaşam tarzına kadar her alanda fikir yumurtlayan bu delikanlı kadına sadece pop ikonu demek biraz havada kalır.

1983 yılında ilk albümü “Madonna” ile müzik piyasasına adım attığında kızılca kıyamet kopmuştu. Onu inatla rock star yapmaya niyetli olan yapımcılara ilk yanıt Müzik Oscarları'ndan geldi. Bir sonraki albüm ''Like A Virgin'' geleceğin pop ikonunun habercisi niteliğindeydi. Sapsarı kısacık saçlarının altında büyük bir kararlılık çağrıştıran kara kaşları aslında tehlikenin sinyallerini veriyordu.

1987'ye geldiğimizde biz bu kızın kime ait olduğunu çoktan öğrenmiştik. ''Whose That Girl?'' albümüyle çoktan oturmuş, şov dünyasının kurallarını koymuş, kafaları allak bullak edip, yerleşik kadın imajını ters yüz edip bırakmıştı. En basiti, kliplerinde kadınları misyoner pozisyondaki edilgen durumundan kurtarıp, erkeğin üstüne geçen etken “objeler” değil; varlıklar olarak göstermişti.

Şov dünyası tüketim objesi haline gelmiş kadınlarla dolu. Ama hangi erkek Madonna'nın memesine ya da kalçalarına bakmaya cesaret edebilir? Hangi erkek duvarına astığı Madonna posterine bakıp kendini tatmin edebilir? Madonna tam bir kadındır, zorlaması yoktur. Ama nesne durumundan çıkıp, özne haline gelmiş bir kadındır. En seksi durumunda bile sizi rahatsız edercesine izler. Sizin onu izlemenize izin vermez.

Huni gibi sivri memeleri olan, terminatör kıyafetine benzeyen kostümü de bir şeyler anlatıyordu. “İstediğiniz buysa, işte burada!”. Aslında o kostümü seçerek kadın bedenine tapanlarla dalgasını geçer. Bunun aksini iddia edenler, Madonna'nın sadece bir meta olduğunu söyleyenler çıkacaktır. Ama yanılırlar; o dönem ''Material Girl'' zamanında kaldı. Şimdi bize anlattığı bir şeyler var ve anlatmaya devam ediyor.

Madonna'nın kafaları karıştırdığı tek alan elbette kadın cinselliği ve feminizm değil. Gençleri kaka şeylerden uzak tutup, uysal ve kolay güdümlenir prototipler durumuna getirmek isteyen düzenin icracılarına karşı dini de sorgulatan tavırları bir yerlerde yazılı. En azından ''Like A Virgin'' klibiyle Papa'nın kızarıp bozarmasına neden olmuş, koskoca adamdan zılgıtı yemişti.

Kaç milyon dolarlık serveti olduğunu hesaplamak için muhasebeci ordusuna ihtiyaç var. BMW’si Mersedes’i ve bir de Mini Cooper’ının dışında hanları, hamamları ve sarayları var. Ama bakmayın siz onun bu mal varlığına. O aslında ikonu olduğu tüketim toplumuna da karşı! Kısaca Madonna bu, varlık nedeni karşı olmak.

Peki bu durum ne kadar sürecek? Yerleşik kalıpları yerinden oynatan bu kadın ne oldu da sistemle ve onun oturmuş kurumlarıyla anlaşmaya gitti? Onun yüzünden ''Evlenip de erkeklerin esiri mi olacağım?'' diye düşünen pek çok kadın şimdi kız kurusu olarak evinde otururken, o, gitti aşık olup evlendi. Oldu mu şimdi? Üstelik aşk konusunda verdiği vaazlar da biraz değişti. Hatta daha da ileri gidip, hayatta en büyük başarının hayatı paylaşacak birini bulmak olduğunu söyledi!

Oysa ki ne kadar da korkmuştuk Madonna da ''adam'' oldu diye. Sen git evlen, yuva kur, iki tane çocuk doğur, yetmesin üçüncü için kocakarı reçeteleri peşinde koş sonra gel bize “I'm breakin' all the rules I didn't make’’ de. Yemezler. Madonna, alt üst ettiği kurumlarla çaktırmadan barıştı bile. Katolik olması şart değildi ama bileğine kırmızı kurdele bağlayıp Kabala’ya biat etmesi de bir dine dönüş simgesidir. Mesaj da açıktır: Din, dişe dokunur, işe yarar bir şeydir.

Erkeklerin hizmetine sunulmak için yaratılmadığını düşünen, aile ve topluma karşı bağımsızlık savaşı veren kadınların en büyük kabusu, her halde Madonna'yı ayağında çocuk pışpışlarken tahayyül etmek olurdu. O da oldu. Ama evli, çoluklu çocuklu 47 yaşındaki Madonna'yı ilk kez 22 yıl önce sahne aldığı Londra'nın Koko kulübünün sahnesinde izlerken hala içinde taşıdığı fahişeyi görüp gurur duyabilirsiniz. Hatta ona baktıkça kendi annelerinizin niye pembe file çorap ve bir korseyle dolaşmadığına üzülebilirsiniz.

Kitaplarında büyüklere seks, küçüklere masal anlatan Madonna, yeni albümü “Confessions On A Dancefloor’”da tüm kirlilerini döktürüyor. Herkes Madonna olmak isterken o, ‘Super Pop’ parçasında kimler olmak istediğini anlatıyor ve kendisi hakkında ipucunu veriyor. ‘I Love New York’ ta George W. Bush’a laf atmaktan geri durmuyor. ‘Future Lovers’ta romantizmin doruklarına çıkıyor. Ne de olsa aşık bir kadın o. Her dilde özür dileyerek başladığı ‘Sorry’ parçasında da hikayeci adamlara birkaç sözü var.

Madonna bir pop ikonu mu? Fahişe mi, evinin kadını mı? Metafiziğe bağımlı mı yoksa hala Papa’yı kızdıracak potansiyeli var mı? Büyüyünce uslandı mı? Her yeni albümünde biraz daha teyze mi oluyor? Uslanmış gibi yapıp da donuk bakışlarını üzerimizde gezdirmeyeceği ne malum? Tahmin etmek zor.

Madonna, oturup hakkında birkaç satır bir şeyler yazılacak bir kadın değil. O insanlığa, fizik, kimya ve matematikten daha gerekli bir yaşam dersi. Madonna’yı bilmeyen, bugünü anlayamaz, geleceğini kuramaz. 3 saatte boşalıp 5 saatte dolan 2 giderli bir havuz probleminden daha büyük sorundur o. Bu nedenle üniversitelerde Madonna kürsüsü açılsın. Araştırma konusu değil; başlı başına bir bilim dalı olsun. Öğrenciler de severek okula gidip gelsinler. En büyük isteğimiz budur.

Perşembe, Eylül 21, 2006

Panic! at the disco: Name Taken etkili...

Panic at the disco

Sat back and took it so slow

Are you nervous? Are you shaking?

Save compliments to praise complation

We don’t have to feel we fit in

We can move back

We can leave them

Bir p!@td yazısına Name Taken sözleriyle başlangıç yapılmasını hoş karşılayın. Nihayetinde etrafta tuhaf isimlerle türemiş bir ton grup var. Hiç yoktan bir tanesinin isminin nereden geldiği bu sayede aydınlığa kavuşmuş olur. Grup elemanları üzerinde, Name Taken’in “Panic” parçasının ne kadar önemli olduğunu kavramak için yukarıdaki parçanın sözleri ve grup ismi arasında doğru orantı kurup, denklemi oluşturabilirsiniz.

Tabii, grubun bilmem kaç tane müzik sitesinin tepesine kurulması için ermiş bir dede gelip sihirli değneğiyle adamlara dokunmuyor. Onlar da her insan evladı müzisyen gibi anne-baba dırdırıyla, okulla, maydonozlu çorbalarla falan uğraşmak zorunda kalıyorlar. (Maydonozlu çorba sevmediklerini duyduk bir yerlerden…)

Aslında her şey, 12 yaşında bir çocuğun, babasından noel hediyesi olarak bisiklet yerine gitar istemesiyle başlıyor. Yaşadığı yerin leş bir kenar mahalle olmasının önemi yok heralde. Sonuçta Las Vegas, Las Vegas’tır. Her fakir çocuğun bir bisikleti vardır, diye düşünüyoruz. Üstelik bu çocuk, gitarı sonuna kadar hak ediyor. Ortaokulda adidas’ın yeni modelini almak için büyüklerine zırlayan tiplerden değil bu; hevesini alınca bir kenara atsın… Daha grup kuracak, grubu da emocuların The Secret Stars’tan sonra yeni ilahı olacak. İsmi de sesi ergenliği henüz atlatamamış izlenimi veren vokalist Brendon Urie’den önce anılacak: Ryan Ross.

Bu sırada Spencer Smith de yine babasına “davul, davul” diye tutturmuş, uzun ısrarlar sonucunda aldırmış da. Bu kısım tanıdık ve sıkıcı gelebilir ama gerçek: Komşu şikayetleri… Spencer’in babası, 40 yıllık dostlarıyla davul sesi yüzünden papaz olmuş. Ama bu şikayetlerin tek nedeni davul da değil, Blink 182 cover’ları. Spencer, Blink 182 cover’lamayı bırakınca şikayetler de azalmış.

Spencer ve Ryan okuldan arkadaşlar, bir şekilde bir araya gelip yanlarına Brendon ve Brent’i almalarında çok bir tesadüf yok. Buradan konu çıkmaz. Ama okul yaşamları birçok müzisyenin aynası gibi… İte kaka, okulu dışarıdan bitiren Spencer ve Brent’in aksine, Ryan daha kolejin ilk yılında okulun ona göre olmadığını anlıyor ve bırakıyor. Zaten çocuk, müzik ve okul arasında çatışıyor, bir de bu çatışmaya ailesi katılıyor. “Müzik hayatımda ailemden her zaman destek gördüm” gibi bir cümle yok onların hayatında. Aileler fakir tabii, bu nedenle her birinin misyonu önceden yazılmış: Doktor, hakim, emniyet müdürü ve hatta mümkünse Amerika Başkanı olacaklar.

Bu kadar baskıya can mı dayanır? Hepsi evini terk ediyor ve albüm kaydetme hayalleriyle Las Vegas’tan ayrılıyorlar. Bu sırada, Fall Out Boy’un elemanı Pete Wentz çocukları farkedip, kendi plak şirketine, Decaydance’a götürüyor. Ryan, “Decaydance’in kapısını çaldığımızda, onlar bizim sadece istediğini çalan bir grup olduğumuzu anladılar.” diyor. Elbette! Çocuklar, siz de zaten tam onların istediği tarzda müzik yapıyorsunuz. Evet, biraz eğlenceli, biraz duygusal, biraz pop, biraz punk, ondan da bundan da… Bir plak şirketi başka ne ister ki?

Panic! At The Disco ve ilk albümleri “A Fever You Can’t Sweat Out” şu sıralar MTV’den NME’ye, Pure Volume’den My Space’e kadar her yeri işgal etmiş durumda. Bu durumda insanın, bütün müzikal kariyerini iyi bir albüm yapmaya çalışmakla geçiren gruplara acıyası geliyor. Kesinlikle, p!@td kötü müzik yaptığı için değil, sadece ilk atışta 12’yi tutturduğu için. Ryan’ın sağda solda yaptığı açıklamalara göre, elemanlar 11 parçanın da birbirinden farklı tatlar barındırmasını istemiş. Ama albümü dinleyince ‘Intermission’ ve ‘Build God Than We’ll’ dışında diğer parçalar, komşunun tanıdık ıhlamur çayının kokusu gibi kalıyor. Tabii ismiyle de farklı bir yeri hak eden ‘The Only Difference Between Martyrdom and Suicude is Press Coverage’ i de ayırıyoruz. Gerçi çocuklar, farklılık yaratmak için epey bir düşünüp taşınmışlar. Çabalarını görmezden gelmek olmaz. Albümü iki bölüme ayırmışlar. İlk kısımda eğlenceli parçalar, drum machine ve synthesizer’la süslenmiş. İkinci kısımda ise daha nostaljik takılmışlar. Piyano ve akordeon, parçalara nilüfer yaprağındaki kurbağa kadar yakışmış.

Panic! at the disco, duygusal punkçılar (nasıl oluyor, biz de bilmiyoruz) arasında iyi bir yere oturdu bile. Bir kısım popüler olmalarına taksa da diğer bir kısım durumdan memnun. Şimdi, önümüzdeki Temmuz ayında uzun bir Amerika turuna çıkacaklar. Hem de Boston’un süper ikilisi Dresden Dolls’la birlikte. Yani, durumlarından memnunlar. Ryan’ın babası ise artık çocuğuna okulu yarım bıraktığı için kızmıyor. Duyduğumuz kadarıyla Panic At The Disco Fan Kulübü’ne üye olmuş ve hatta burada kart vizit işlerine bakıyormuş.

İç güveysinden hallice: Korn

Bol yağmur, sular altında kalan çadırlar, ne akla hizmetse yerlere serpiştirilen ve sonra ayaklara yapışan samanlar, müzik, müzik, müzik ve Korn! Bunlar geçtiğimiz yıl gerçekleşen Rock’n Coke Festivali’nden arta-akla kalanlar. Festivaldeki olumsuzlukların görmezden gelinmesini sağlayan en önemli etken kuşkusuz Korn, Cure, Skin, Offspring gibi gruplardı. Ama akılların artık zaptedilemez hale geldiği an kuşkusuz Korn’un sahne aldığı zamandı. Birçok insan oraya Cure dinlemeye gitmiş ama Korn’a vurulup geri gelmişti. Korn’u çoluk çocuk grubu bulan “ağır abi”ler ve “ne idiğü belirsiz müzik” kategorisine sokan heavy metalciler bile yağmura çamura aldırış etmeden grubu ağızları açık izlemişlerdi.

Bugüne kadar hakkında en çok atılıp tutulan gruplar arasında yer alan numetalin başöğretmeni Korn hakkında yazılıp çizilecek çok şey var ama bizim konuyu dağıtmaya niyetimiz yok. Derdimiz Korn düşmanlarına nispet yaparcasına, sevenlerine yeni albümün müjdesini vermek. Siz bunu hak etmiştiniz! Neyiniz eksik? Sonunda Korn da canlı kayıtlardan oluşan ve bugüne kadar sadece konserlerde dinleme fırsatı bulabildiğimiz parçalarını içeren bir live albüm yayınladı. İki yıl önce yayınladıkları “Greatest Hits Vol.1”i saymayın. “Live&Rare”de grubun dillere pelesenk olmuş parçalarının dışında, Pink Floyd’un ‘The Wall’ ve Metallica’nın ‘One’ parçaları da yer alıyor.

Korn’un elbette bütün konserlerinde bulunmadık. Ama adamların her konserinde mutlaka ‘The Wall’ çaldıklarını bilmek için orada bulunmak gerekmiyor. Basın ne işe yarıyor? Rock’n Coke’da da binlerce kişinin hep bir anda “azdığı” an, bu parçanın çalındığı andı. Grup elemanları da isabetli kararlarıyla parçayı albümün içine yerleştirmişler. Diğer isabetli parça ise Korn’un metal değil ancak “na-metal” olabileceğini savunanlara cevap niteliğinde albüme konulmuş sanki. 14 yaş gençliğinin “adım adım metalcilik” derslerinin ilk basamağı olan “Metallica’nın One parçası tez elden ezberlene” kanunu Korn’un bu albümünde vücut bulmuş. Ve de parçanın hakkı da yeterince verilmiş.

Şimdi, yıllara göre Korn’un parça isimlerinin yeni albüme dağılım grafiğini yazıya dökelim. “Live&Rare”e en fazla parça sokmayı başaran Korn albümü 98 tarihli “Follow The Leader”. Kapağında minik masum çocukların uçurum kenarında sek sek oynadığı bu albümden ‘Freak On A Leash’, ‘My Gift To You’, ‘Earache My Eye’ ve ‘Got The Life’ parçaları “Live&Rare”e girmiş. Sonraki dağılımlar ise daha adil. Tamamı canlı kayıtlardan oluşan albümün açılış parçası 2003 tarihli Korn albümü “Take A Look In The Mirrorédan ‘Did My Time’. “Ey ahali, Korn’u hangi parçayla bilirsiniz?” sorusunun olası cevabı ‘A.D.I.D.A.S’ ve ‘Falling Away From Me’ parçaları da bu albümde kanlı canlı yer alıyor. İçinden parça çıkmayan belki de tek albüm ise “See You On The Other Side”. Oysaki bu albümden ‘Politics’ ya da ‘Twisted Transistor’ parçaları da toplamada yer alsaydı hiç de fena olmazdı.

Birçok kişi, Korn’u yeni yetme kaykaycı çocukların idolü olmakla suçlar. Hatta üstüne üstlük, bu tarz müzik yapanların gitar çalmayı bilmediklerini bile iddia ederler. Oysa Korn, eleştirildikleri bu yeni müzik tarzıyla metal müziği ağır bulan rock dinleyicileriyle hip hopçıları bir araya getirdi. Dinlediği müziği garip bir şekilde sahiplenen ve kendisinden başka kimsenin dinlemesini istemeyen “müzik bencilleri”, belki de bu yüzden Korn’dan hoşlanmadılar. Oysa grup, Nirvana’dan sonra kimsenin başaramadığı bir şeyi başardı ve geniş bir kesime seslendi. Üstelik bu başarıyı numetal denilen bir tarzla yakaladı. “Nedir bu numetal?” diye merak edenler için de kısa bir tarif verelim. Heavy metalin içine biraz hip hop vokal, biraz sample ve bir DJ’in elinden çıkma rap altyapısı koyun. Üzerine de “Okuldan da, hayattan da nefret ediyorum. Fuck You” çeşnili sözler serpiştirin. İşte size new metal! Bugün Deftones, Linkin Park, Limp Bizkit gibi grupların varlıklarını Korn’a borçlu olduklarını unutmamak gerekir.

Gitaristleri Brian Welch’in doğru yolu yani Tanrı’nın yolunu bulduğunu söyleyerek gruptan ayrılması ve kendini dine imana vermesi Korn fanatiklerinin yüreğini ağzına getirmişti. Herkes grubun dağılmasını beklerken, onlar “See You On The Other Side”i yayınlayarak kalplere serin su serpmişti. Bunca eleştiri ve çalkantıya rağmen elemanlar yollarına devam ediyor. Hem de her zamankinden daha hızlı ve öfkeli...